Eserlerimiz

Salı, Eylül 08, 2009

Bekareti Önemsememenin Çağdaşlık Sanılması

anlamsız ve yersiz bir sanıdır. arkadaş ortamında yerine göre, eğer entellerin çoğunlukta olduğu bir ortamdaysanız hemen bu şekilde prim yapabilirsiniz mesela. onu boşverin, sözlük forum vs. ortamlarda bekareti önemsemeyen insan tribiyle acayip etki yaratırsınız. niye, çünkü bu saçmalık çağdaşlık sanılmaktadır. bekaret önemli değilmiş de ortaçağ zihniyetiymiş de bilmem ne.



var mı böyle bir şey ya, bekaret nasıl bir dünyada önemsiz olabilir? bence hiçbir dünyada olamaz. yani anlayamadığım şu, bekareti önemsememek, aslında içinde seksi, kullanmayı daha çok tercih ettiğim deyişiyle "sevişmeyi" önemsememeyi barındırıyor. yani aslında sevişmeyi, içindeki sevgiden çıkarıp salt sekse indirgiyorsun, bu sebeple de bekaret senin için önemsiz bir şey oluyor.

yahu burada öpüşmekten, el ele tutuşmaktan vs bahsetmiyoruz, sevişiyorsun. çırılçıplak kalıp en yoğun duygularını paylaşıyorsun karşındakiyle. öylesine bir şey değil bu. karşındakine tüm kusurlarını, en özelini gösterebilecek kadar güveniyorsun ve ona olan sevgin öyle büyük oluyor ki vücutlarınız birleşiyor. bu kadar özel ve büyük bir şeyi nasıl önemsiz bulabilir herhangi bir kişi.

hayır şunu anlarım, karşındakinin de senin de yaşınız gelmiştir 30'a falan. gençliği çoktan atlatmışsındır, geçmişinde de birini çok sevmişsindir sevişmişsindir, bunda bir şey yok tabi ki. evlenmiş olmasına da gerek yok, birini yeterince sevmiş olmak ve bunu yaparken bilinçli bir yaşta olmak yeterli.

ama arkadaşım ben anlamıyorum, 20 yaşına gelmiş en az 3 kişiyle sevişmişsin, ondan sonra bekareti önemsemiyorsun. e normal tabi sen hiç kimseyi gerçekten sevmemişsin ki. seninkine de en fazla seks denir işte. önüne gelenle patır patır yapmışsın. bu tarz biri çıkıp da bana çağ dışı derse ben buna ancak gülerim, senin çağında olmaktansa bizim yüzyıl daha iyi gibi derim.

mtv gençliği işte...

son olarak şunu da belirtmek isterim ki yukarıdaki yazı hem erkek hem kadınlar için yazılmıştır. iki cins için de bekaretten bahsedilmiştir. bence ikisi de aynı şey, fark yok.

Devamını Oku!

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

Park ve Sen

2 yıl önce yazdığım bir hikaye, ilk hikayelerimden diyebilirim hatta, belki de ilk...

İşten sanki arkamdan kovalayan birileri varmış gibi hızla çıkmıştım, zaten oldum olası zilin çalmasını bekleyen sonra da hızla kendini sınıftan atan çocuklardan biri olmuştum. Yorucu bir gün değildi aslında gayet sıradan monoton evrak işlerinin tamamlandığı anlamsız ve gereksiz bir sürü kâğıda imzalar basarak çok mühim görevimi tamamladığım günlerden biriydi işte.



Sanırdınız ki o kağıtlar olmasa ve o kağıtlarda imzam olmasa bütün dünya duracak, insanlık kaos ve anarşi içinde yıkılacaktı. Ama yine gariptir ki ben olmasaydım o kâğıtlar başkası tarafından imzalanacak ve dünya dönmeye huzur ve barış saçmaya devam edecekti, bu da yaptığım işin ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyordu bana, gözümün içine soka soka. Orada bulunan ben değil bir başkası da olabilirdi ve bu hiçbir şeyi etkilemezdi. Kağıt işleri, gelişmiş sanayi toplumları, bürokrasi… işte bunlar kent insanını birey olmaktan çıkarıp sadece kanunlar önünde biçilmiş görevler kadar insan yapan düzenin araçlarıydı ve ben de bu düzenin içinde sadece daha büyük bir çarktım. Tek işlevim başka bir çarkı çevirmekti ve başka çarklar da beni çeviriyordu ama asla sistemin tamamını göremezdiniz.

Bu yüzden de kendimi aramak için belki, bilmediğim yerlere doğru yürüdüm bu defa…

Aslında yanı başımda olan bu caddeye hiç girmemiştim, sadece varlığından haberdardım. İş çıkışında denk geldiğim için kalabalıktı, birçokları evlerine yetişme derdinde koşuşturuyor, kırmızının sarıya döndüğü anda kornasına asılıyor küfürler ediyordu. Kim bilir evinde belki onu bekleyen mutlu bir yuva vardı, benimse böyle bir derdim olmadığı için salına salına onları izliyordum. Başka bir grup insan da benim gibiydi daha çok, sanki onlar da sahipsizlerdi ve sadece oradan geçip gidiyorlardı, boş ve amaçsız. Bu benim yarattığım bir illüzyondu aslına bakarsanız, bu dünyada aynı şeyleri hisseden başkalarının olmasını istemiştim ve kafama göre insanlara da bu rolleri biçmiştim.

Sonra okul formalı gençler geçmeye başladı, ben de pek yaşlı sayılmazdım tabi ama okul forması giymeyeli o kadar uzun zaman olmuşu ki, hepsi de mutluydu sanki ve onlara özendim. Tek dertleri ya ertesi gün olacakları sınav ya da gerçekte eğlenceli olan konular hakkında başka arkadaşlarıyla ettikleri kavga olan bu gençler hayatın onlara ne getireceğini ya da götüreceğini bilmeden tasasızca gülebiliyorlardı.

Başımı öne eğdim ve onları görmezden gelmek için kendimi zorladım, tıpkı lise hayatımı görmezden gelmeye çalıştığım gibi onlardan da kaçtım, çünkü olacakları biliyordum ve bu durumda en iyisi kaçmaktı, hayat bana bunu öğretmişti işte. Arkama bakmadan kendimden kaçtım onlar da geçip gittiler zaten. Anılarımı da bastırmayı başarmış ve kendimce büyük bir zafer kazanmıştım.

Bu sırada yürümeye devam ediyordum elbette, farkında olmadan o kadar yürümüşüm ki artık caddeden eser yoktu, daha sessiz ve gayet tenha bir mahalleye gelmiştim. Burayı da sadece ismen biliyordum ama hoşuma gitti. Bir tür oyun parkı vardı ve içinde bir sürü çocuk mutlulukla oyun oynuyordu. Hem yorgunluktan hem de neşeli çocukların huzur veren manzarasından olacak, oyun parkına belli bir mesafede bulunan banklardan birine oturdum...
O banka oturmamı sağlayan neydi bilmiyorum ama şimdi düşününce bile yaşadıklarıma bir anlam veremiyorum, zaten olaylara anlam yüklemeyi bırakalı da çok oldu, şey, şeyden sonra işte…

Banka oturduktan sonra çok geçmemişti ki park kalabalıklaştı, sanırım çocuklar havanın iyi olmasını da fırsat bulmuş oynamaya çıkmışlardı. Bir kaçı top oynuyordu, kimisi kaydırakta kimisi de salıncaktaydı. Dikkatimi çeken garip bir ayrıntı oldu, her çocuğun başında anne babası yoktu. Genel olarak küçük yaşta olmalarına rağmen tek tük ebeveyn vardı. İçimden buranın güvenilir bir mahalle olduğunu geçirdim. Gerçekten de hatırı sayılır bir saygınlığı vardı ve sanırım bu yüzden de aileler çocuklarını iç rahatlığıyla oynamaya yollayabiliyorlardı. Çocuğum olmadığı için ebeveyn olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordum ama içten içe de ne kadar rahat olsalar da ailelerin pencerelerden balkonlardan çocuklarına göz kulak olduklarını hissedebiliyordum.

Derken top oynayan çocuklardan biri diğerlerini de kızdıracak şekilde sert bir şut çekince topları uzakta olan benim ayağıma kadar geldi. Topa vuran çocuk arkadaşlarının bağırışları yüzünden topunu almak için yanıma gelmeye başladı. Ben de topu elimle tuttum ve onu bekledim. Gülümsüyordum sanki kalkıp ben de oynayacakmışım gibi. Çocuk geldi ve “Topu alabilir miyim amca?” diye sordu. Yüzümde beliren yerli yersiz gülümseme artık bas baya sırıtmaya dönmüştü, çok sevimli bir çocuktu, en fazla 5-6 yaşlarındaydı, bembeyaz bir yüzü ve o yaşta daha açık olması gerekirken kapkara saçları vardı. Ailesi yabancılarla pek içli dışlı olmaması gerektiğini öğütlemişti sanki, o da bu yüzden belli bir mesafede duruyordu. Ben de öne eğilmiş topunu elimde tutuyor ve onu inceliyordum. “Topunuz güzelmiş” dedim, sırf onunla konuşmuş olabilmek için. Sanırım yüzümdeki sıcak ifadeyi anlamış olacak ki o da çekingenliğini bir kenara attı ve gülümseyerek “evet benim” dedi. Yanaklarında gamzeler vardı ve gülümseyince iyice çukurlaşıyor, çıkık ve al al duran sevimli elmacık kemikleriyle uyum sağlıyordu. “Adın ne senin?” diye sordum. “Burak” dedi. “Peki Burak al bakalım topunu, ama dikkatli oyna bu kadar sert vurma” dedim. Sadece güldü ve topunu alarak arkadaşlarının yanına döndü. Burak’ta çok garip bir şey vardı onu daha hiç tanımadan sevmiştim sanki. Kahverengi gözlerinin içi gülüyordu ve bakanlara huzur ve mutluluk saçıyordu.
Düşüncelerle dalıp gitmiştim ki parkın yan tarafından bir bayanın “Burak” diye seslenişi duydum. Annesi çağırıyordur diye düşündüm ve dönüp kadına baktım. Omzunda şık çantası ellerinde market poşetleri vardı. Büyük ihtimalle o da benim gibi işten çıkmış evine gidiyordu ve parktan çocuğunu alıp yemek yiyeceklerdi. Burak pek çok çocuk gibi dışarıda kalmayı istemek yerine hemen annesinin yanına koştu. Annesi de poşetleri bırakıp ona sarılmak için dönmüştü, böylece yüzünü de görebilmiştim. Ve gördüğüm manzara beni hayrete düşürdü…

O kadın sendin ve Burak’ın annesiydin. Oğluna seslenirken duyduğum sesinden tanımalıydım aslında ama dedim ya çok zaman olmuştu seni de görmeyeli ve hatıralarımı öylesine bastırmıştım ki artık refleks olarak bana seni hatırlatan her şeyi görmezden geliyordum. Burak’ın gözlerindeki ışıltı ve yanaklarındaki gamzeler senden ona bir miras olmalıydı ve ona duyduğum bir anlık sevgi bana seni hatırlatması sayesinde gerçekleşmişti. Olduğum yerde donup kaldım, ama sen ve oğlun uzaklaşıyordunuz.

O kadar uzun zaman oldu mu diye geçirdim içimden, yıllar seni daha da olgunlaştırmış ve farklı bir güzellik katmıştı. Aynı yıllar bende ise değişik etkiler yaratmış, her zaman yaşından büyük duran ben, yüzümdeki çizgilerin derinleşmesiyle iyice yaşlanmıştım. O kadar zaman olmuştu demek, senin yanında bir çocuk vardı, demek bir aile kurmuştun ve demek artık mutluydun. Bense hala bıraktığın gibiydim, anlamsız düşünceleri olan, arada boş yere sinirlenen fakat mutlu olmayı bilen ve mutlu edebilen biriydim. Yıllar çok şey götürse de birkaç sağlam dost da kazandırmıştı, çoğunlukla da beni bırakıp gittikten sonra onlar sayesinde kendimi toparlayabilmiştim. Hayatın benden kopardıklarına inat ben de ondan çalmayı öğrenmiştim ve inadına da olsa, geçici de olsa mutlu olmayı başarmıştım. Ama bir aile kurmak veya birini tekrar sevmek gibi yeteneklerimi asla geri getiremedim. Hep kendiliğinden olur bir gün diye beklediysem de içimdeki boşluğu dolduramadım ve bir daha kimseyi sevemedim bir türlü. Sen ise bir aile kurabilmiştin işte, hatta bir çocuğun bile vardı, evine alışveriş yapıyordun ve belki bu akşam mutlu bir yemek yiyecektiniz. Oysa ben boş evime gidip sadece uykum gelene kadar vakit geçirecek ertesi gün yine işe gidecek sonra yine aynı rutini devam ettirecektim. Senin evin bir yuva iken benimki sadece dört duvardı.

Düşünceler beynimden hızla geçerken ayaklarım sanki beni dinlemedi ve ayağa kalktım, seni takip etmeye başladım. Uzaklığımı özellikle korumaya dikkat ediyordum çünkü şu anda en son istediğim şey seninle karşılaşmaktı. Konuştuğunuzu görebiliyordum, anne-oğul muhabbet ediyordunuz ama ne konuştuğunuzu duyamayacak kadar uzaktım. Çok geçmeden parkı geçip bir ara sokağa girdiniz ve bir apartmana girip gözden kayboldunuz. Apartmanınıza baktım öylece ve hoşuma gitti, belki benim hayallerimde seninle yaşamayı düşlediğim eve benziyordu. Bir süre öylece durdum, sonra kendi evime gittim.

O gece nasıl geçti bilmiyorum, oturuyordum yemek yiyordum su içiyordum ama aslında sadece seni düşünüyordum. Sen ve seninle yaşadıklarım. Hatta benden götürdüklerini bile düşündüm, geçen onca seneyi düşündüm, ben neler yapmıştım, bu sırada sen bir aile kurmuşsun. Kimse bana söylememişti, neden? Aslında tahmin etmesi kolay, yaşadıklarımdan sonra bunu bilenler büyük ihtimalle bana bir düğün davetiyesi yollamayacak kadar anlayışlı olabilmişlerdir. Dostlarım arkadaşlarım, hepsi destek olmuştu bana ve anlıyorum ki bazı şeyleri gizleyerek aslında doğru olanı yapmışlardı. Aynı şehirde olmamız bile tesadüftü çünkü senin hayatın hakkında hiçbir bilgim yoktu. İyice geç olmuştu ve ben yine seni düşünerek uyuya kalmıştım.
Ertesi gün her zamanki gibi koşarak çıkmıştım işten ve günüm de diğerleri gibi geçmişti, boş ve anlamsız. Tek farkı bugün bütün boş kağıtlarda senin yüzün vardı, ve tabi ki oğlunun yüzü de. İşten çıkınca yine aynı parka gittim. Burak bu sefer yoktu, ama sen tahmin ettiğim gibi aynı yoldan geçtin, ve ben yine sana belli etmeden seni takip ettim. Bunu neden yapıyordum bilmiyorum sadece arkandan yürüyordum işte, ne seninle görüşmek gibi bir amacım ne de konuşmak gibi bir isteğim vardı. Sadece arkandan yürüyordum ve mutlu oluyordum, aynı eski günlerdeki gibi…

Günlerce o parka gitmeye devam ettim, önce oğlunu izliyordum sonra seni. Burak’ın babasını görememiştim henüz, görmek istediğimden de emin değildim aslında. Demek ki senden sonra geliyordu eve, belki de çok geç geliyordu, bilmiyorum. Günler geçtikçe Burak’la daha fazla konuşma imkanı bulmuştum, daha okula başlamamıştı, babasının adını da öğrendim, senin adını söylediğinde de bilmiyormuş gibi yapmayı başardım sanırım, Eskişehir’i bilip bilmediğini de sordum ve tahmin ettiğim gibi bilmekle kalmıyor çok seviyordu, tıpkı ikimizin de sevdiği gibi. Konuşmalarımız özellikle babasından kaçınacak şekilde oluyordu, ondan bahsetmek onun hakkında bir şeyler bilmek istemiyordum çünkü. Ama o kadar tatlıydı ki ve bana seni öylesine hatırlatıyordu ki onunla konuşmak büyük mutluluk veriyordu bana. Aslında daha çok günlük konulardan bahsediyor ona çeşitli öğütler veriyordum. Artık beni görünce oyununu bırakıp yanıma oturuyor annesi geleceğine yakın da oynamaya dönüyordu. Ona benden bahsetmemesini zaten söylemiştim, çünkü yabancılarla konuşmak sakıncalıdır, benden başka kimseyle de konuşmaması gerektiğini söyledim.

Burak zeki bir çocuktu, bir kaç gün geçmeden , “neden annemden kaçıyorsun ki ne var seni ona göstersem” dedi. Ben de bir şekilde kaçındım saçma bahaneler buldum ama o yine de inat etti ve “bugün seni anneme anlatıcam” dedi. Ona gerçek adımı söylememiştim ağzından herhangi bir şey kaçırır diye. Senden kaçmam da kendi isteğim için değildi. Huzurunun bozulmasını istemiyordum. Burak’ın babası beni belki biliyor belki bilmiyordu iki türlü de açıklaması zor bir durum oluşturacaktım ve bunca yıl sonra hayatına paldır küldür girip ufacık da olsa bir etki yaratmak istemiyordum. Tam geliyordun ki Burak sana doğru koşmaya başladı ve bana da baktı. Göz göze geldiğimizde anladım ki sana beni gösterecekti, işte diyecekti kaç gündür bu parka gelen bir adam, beni de çok seviyor sürekli konuşuyoruz, ve sen bana doğru bakacak ve belki beni tanıyacaktın. Sonra işin içinden çıkılmaz tonla olaylar silsilesi ile boğuşacaktık. Ben zaten fırtınanın içinde yaşıyordum ve alışıktım ama senin bundan ne ölçüde etkileneceğini bilmediğim için seni de kendi bataklığıma çekmek haksızlık olurdu.

Bu yüzden Burak sana koşarken ben de oturduğum yerden fırladım ve ikinizi görebileceğim ama sizin beni göremeyeceğiniz bir yere sığındım. Burak heyecan ve sevinçle elini oturmuş olduğum yere doğru salladı, ama beni göremeyince yüzü birden değişti. Senin de yüzünde kızgın bir ifade oluştu, eminim geçmiş günlerde benimle nasıl konuştuğunu anlatıyordu Burak, sen de bundan hoşnutsuz bir şekilde onu azarlamaya hazırlanıyordun. Çünkü haklıydın sonuçta çocuk da olsa yanlış bir şey yapmıştı ve çok tehlikeliydi.

Her zamanki gibi evinize doğru yürüdünüz ve ben de başım öne eğik yoluma devam ettim. Bir daha o parka gitmedim, çok kez kendimi yarı yoldan çevirmek zorunda kaldım, Burak’ı da seni de görmeyi ne kadar istesem de sınırlarımı aşmak istemedim ve geçmişte nasıl yaptıysam şimdi de hislerimi ve isteklerimi kalbime gömmeye çalıştım.

Her zamanki monoton hayatımı yaşıyordum, sen belki çok mutluydun, aynı şehirdeydik ve karşılaşmıştık, ama bu bize verilen tek şanstı bunu hissediyordum. Bu sefer de bu şansı kullanmayı ben istemedim çünkü hayat ikimiz için de çok farklıydı artık. Haklı olarak hayatında beni istemezdin bunu biliyordum. Bu yüzden bir daha o parka gitmeyeceğim, hatta o mahalleden bile geçmeyi düşünmüyorum, hani bir anlık bir zayıflıkla yönümü parka doğru çeviririm diye.

Anılarımdan tam kurtuldum derken yine hayatıma girmiştin ve ben yine aylarca sadece seni düşündüm, sonra yine alıştım, her zaman yapmak zorunda olduğum gibi, alışmak…

2007, Yaz...
Eskişehir


Devamını Oku!

Perşembe, Temmuz 23, 2009

Dumansız Hava Sahası

özgürlükler ve sağlık meselesinden tartışalım o zaman bu konuyu...

özgürlük, bize ilkokulda ezberletildiği gibi başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyordu değil mi? bu ezberimizi bozmayalım ve ilkokul 3 seviyesine inerek anlatalım ki, herkes anlayabilsin... boş beleş ezberlerimizi kafamızın bir yerinde veri olarak alalım ve ilk varsayımımızı "senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" olarak belirleyelim.



şimdi bu bağlamda dumansız hava sahası nedir, kapalı alanlarda sigara içme yasağıdır ki bu yerlerde sigara içmenin, içmeyen insanlara yüksek zararlar verdiğini hepimiz biliyoruz, biz bilmesek de bilim zaten bunu kanıtlamış, bize susmak düşer...

ben sigara içmiyorum, sigara içen sevgili bile edinmedim, kokusundan da nefret ederim, nargile bile içemem, hemen öksürürüm.

peki ama "sağlık" ve "özgürlük" kavramlarımız sadece sigara üzerinden mi tehlikede? işte benim karşı çıktığım nokta burada başlıyor. eğer yüce devletimiz ve pek muhterem akp hükümetimiz, haşmetli başbakanımız ve onun vezirleri (ay pardon bakanları) bizi bu kadar düşünüyorsa, neden şimdiye kadar sadece sigara konusunda bu denli kararlı davrandılar?

türkiye'de ve dünyada insanların neden öldükleri konusu incelendiğinde akciğer kanseri vb. rahatsızlıklar sonucu ölümler ilk sıralarda kendilerine oldukça zor yer bulabiliyorlar.

en üst sıralarda ise şunlar var: kalp hastalığı, trafik kazası, tüm kanser çeşitleri, diyabet ve hatta grip...

şimdi bunları tek tek inceleyelim...

kalp hastalığı: kalp hastalığı, damar tıkanıklığı ve buna bağlı kalp krizleri ile yaşanan sıkıntılara verilen genel addır. bunun en önemli sebebi de yanlış beslenme, eksik spor ve önleyici tıp hizmetlerinin eksikliğidir. şimdi kafamızda hepimizin bildiği bir manzara canlandıralım. bir alışveriş merkezinin yemek katında sigaranın da serbest olduğunu düşünelim. burada oturan ve sigara içmeyen sadece bir vatandaş için olası sağlık problemlerini analiz etmek istersek, elbette soluduğu havadaki sigara dumanı ilk sırada olacaktır, buna kimse itiraz edemez. ancak kafamızı kaldırıp, bakış açımızı genişletirsek, acaba bu sade vatandaş için o dumandan ölme olasılığı daha mı yüksektir, istatistiklere göre hayır. o yemek katında bulunan restoranlardan yemek yeme sonunda kalp ve damar rahatsızlıklarına yakalanma olasılığı gerçekten daha yüksektir. burada şunu belirtmek istiyorum, ey tayyip, sigara ile bu kadar savaşıyorsun eyvallah da, o kfc'de aynı yağda kaç kere kızartma yapılıyor bundan haberin var mı? veya burger king'de hamburgerlerin lezzetini artırmak için kullanılan kimyasalların denetimini bu kadar sıkı yapıyor musun?

çok basit, kesinlikle yapmıyorlar. cezalar bu kadar sert mi, asla değil. hiçbir restoranda bulaşıkhanelerde nasıl virüsler kol geziyor haberleri bile yok. aa ama olur mu serbest piyasa, özgürlük, onlara hep özgürlük, tam özgürlük... (ben salata yiyorum diyenler, biraz aşağıda gerekli açıklamaları bulacaksınız)

trafik kazaları: trafik kazasından ölümün bu denli yüksek olduğu ülkemizde, neden acaba kaza olasılığı çok yüksek yerlere bile gerekli önem verilmiyor. neden bir üst geçit veya bir ışıklandırma yapılmıyor? şundan kesinlikle emin olun ki kazalarda sürücü payı yüksek olsa da, önemli bir bölümünde de kalitesiz yol çok büyük rol oynamaktadır. özellikle çukurlar, yağmur veya kar yağışı sonucunda kayganlaşan yollar vs. çok sayıda ölüme, ailelerin toptan yok oluşu ile sonuçlanmaktadır. peki acaba yol yapımlarında görev alan taşeron firmalar bu denli denetleniyor mudur? kesinlikle hayır. zaten belediyelerin kendileri bile asfalt konu olduğunda büyük rantlar sağlıyorken, şehirlerarası yollarda bu tarz bir denetim veya kontrol mekanizması hayal gibi.

o zaman diyoruz ki, ey tayyip, haydi koy her kilometre başına bir radar ve polis, bakalım bu kadar kaza oluyor mu? koyar mısın, asla koymazsın, çünkü insan hayatı senin son düşündüğün şey, bırak bu yalanları artık... ya da de ki, türkiye'ye giren her otomobile mekanik hız sınırı koyacağız, hiçbiri 90'ın üzerine çıkamayacak. diyebilir misin? nerde sende o yürek, diyemezsin... insanların hız yapma özgürlüğü çok, çok önemli... başkalarının yaşama özgürlüğünün başladığı yerde, bu kimselerin hız yapma özgürlüğü bitmiyor, maalesef o insanların yaşamı bitiyor.

kanser türleri: bu konuda ne diyeyim ki ben... aslında her şey ortada. bizi çok düşünen devletimiz zamanında bardak bardak çayları içtiler. tanıdığı olanlar bilir, şu anda karadenizde her mahallede, evet her mahallede hiç yoksa 2 tane kanserli hasta var. niceleri öldü, niceleri de ölmeye devam ediyor.

kanser allahın takdiri tabi, ama yine kafamızda bir mizansen oluşturalım ve varsayımsal bir şehir insanının sigara dumanından ne kadar zehirlendiğini düşünelim. mesela diyelim bu varsayımsal kişimiz beşiktaş semtinde oturuyor olsun ve işi de maslak iş kulelerinde olsun. şimdi sorarım size, acaba bu kimse, istanbul çevresinde üretim yapan sanayilerin bacalarından çıkan dumandan ve egzoz gazından mı çeşitli kanserlere yakalanır, yoksa yolda suratına kırk yılda bir üflenen sigara dumanından mı? acaba bu kimsenin banyo yaptığı, yiyeceklerini yıkadığı suya hangi ağır sanayi atıkları ilmek ilmek karışmaktadır? şimdi bu kimsemiz, neden bağırsak kanseri, mide ülseri olmaktadır? sigara dumanından mı?

o zaman diyoruz ki, ey tayyip, sanayi bacalarındaki filtrelemeleri, sigara yasağı kadar denetliyor musun? boya fabrikalarının, atıklarının hangi sulara karıştığından haberin var mı? kesinlikle bunların hiçbiri olumlu yanıt alamayacaktır. aa ama olur mu, üretim önemli bir özgürlük. onların özgürlüğü önemli. benim kaliteli yaşam hakkımı, sağlıklı hava soluma hakkımı elimden almaları önemli değil, benim özgürlüğüm sadece kafelerde sigara içen insanlar tarafından ihlal ediliyor...

grip ve diğer viral hastalıklar: domuz gribinin pandemic olduğu şu günlerde, bir aşı geliştirme çabası var mı? bir önlem var mı? kış kapımıza dayandı, hepimizin bağışıklığı azalacak ve maalesef ciddi oranda ölüm oranları artacak. havaalanlarına ısı dedektörü koyarak mı korunuyor bizim özgürlüğümüz. yoksa sigara dumanından korunmak yetiyor mu?

diyoruz ki o zaman, ey tayyip, bu konuda sana bir şey demeyeceğim bile, yukarıda saydıklarım yeter de artar bile...

şimdi bu söylediklerime yapılabilecek en önemli eleştirilere baştan yanıt vermeye çalışalım.

diyeceksiniz ki, ey Anteros, siz sosyal demokratlar hep böylesiniz, sadece eleştirirsiniz, bir sistem bir çözüm ortaya atmazsınız...

el cevap: birincisi ben sosyal demokrat değilim.

ikincisi hayır, benim gayet sigara içmeyenların haklarını koruma konusunda farklı fikirlerim var, ve bu da aklıma yukarıda yaptığım kalp hastalığı riski analizinde aklıma geliyor.

okuduysanız, orada yaptığım "burger king, kfc çok zararlı onlar denetleniyor mu?" eleştirime gelebilecek en sağlam eleştiri, "arkadaşım onları zararlı olduğunu bile bile yeme o zaman, git salata ye sağlıklı yaşa" olacaktır. bunu buraya gelene kadar kendiliğinden düşünmüş herkesin alnından öpüyorum, helal olsun lan size. ama benim de buna cevabım şu, evet, her insan kendi sağlığını düşünme özgürlüğüne sahiptir ve bunu sonuna kadar yapmalıdır, yapmak zorundadır! öyleyse salata yemeyi seçen birisi, yine gideceği mekanları da seçemez mi?

çok basit, bir barın kapısının önünde, "bu müessese de tütün ürünleri içmek serbesttir" yazsa, ve diğerlerinde de bu ibare olmasa, acaba isteyen istediği yere gitmez mi? ben şahsen yakım çevremde de sigara içen çok az olduğu için bir yere gitmeden önce şunu mutlaka düşünüyoruz: "ya abi oranın havalandırması falan çok uyduruk hep duman altı, oraya gitmeyelim". e o zaman biz bu otokontrolü zaten yapmışız, devlet eliyle böyle saçma sapan bir yasağın gereği nedir? ve evet genelde de gitmiyoruz. ha ne oluyor, arada çok istersek belli bir yere gitmeyi, kırk yılda bir bir kerecik çekiyoruz dumanı, ama emin olun o sebepten akciğer kanseri olmuyoruz.

önermeye çalıştığım sistem şu, bırakalım mekan sahipleri, kendi mekanlarında sigara içilip içilemeyeceğine kendileri karar versinler, müşteri profillerini kendileri seçsinler. ben eminim kendi başına sigarayı yasaklayan müesseselerin müşterisi ciddi anlamda artacaktır. ha zaten şunu da yapın, sigara içilebilme ruhsatı çıkarın, bu ruhsatı almak isteyenlerden 6 ayda bir vergi alın. hem bütçeye ek gelir sağlayın, hem kimsenin özgürlüğünü kısıtlamayın.

ama şurada şunu söylemek zorundayım, elbette kamusal alanlarda yasak olmalıdır. örneğin alışveriş merkezlerinde. sigara içilebilir bölümler ya tamamen kapalı olmalıdır, veya böyle bir bölüm yoksa diğer her yerde sigara yasak olmalıdır. bahsettiğimiz ve eleştirdiğimiz, yasakların kişilerin özgürce gittikleri ve istedikleri takdirde gitmeme seçeneklerinin bulunduğu, bar-cafe ve restoranlar...

bu yüzden herkese diyorum ki, azıcık ezber bozun. ilkokulda öğrendiğiniz kavramların hepsini bir kenara bırakın ve düşün dünyanızı buna göre şekillendirin. özgürlüğün anlamını daha detaylı irdeleyin, ve televizyondan duyduğunuz her şeye inanmayın.

bugün sigarayı yasaklayanların yarın, küpe takmak yasaktır, çünkü sağlığa zararlıdır, demeyeceğinin garantisini, hiç kimse veremez, akıllı olun...


Devamını Oku!

Pazar, Temmuz 12, 2009

O'nun Hikayesi...

Diğer her hikaye gibi onun hikayesi de bir kızın hayatına girmesi ile başladı. Aslında sorsanız ona karşı başlarda hiçbir şey hissetmiyordu, sadece diğerleri gibi basit bir arkadaştı, ta ki kızın ona karşı farklı sinyaller gönderdiğini düşünmeye başlayıncaya kadar...



O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı, içten içe bunu o da hissediyordu. Bu yolun nasıl bir yol olduğunu çok iyi biliyor, gidişatın yönünü az çok kestirebiliyordu, tek bilmediği ise bunun önceki gibi olup olmayacağı idi.

Onu anlatmak, aslında yoldan geçen herhangi bir insanı anlatmaktan farksızdı. Yaşadığı toplumun tüm değerleriyle yıkanmış bir benliği, yine bu toplum tarafından ona biçilmiş görevi layıkıyla yerine getirmekten başka bir amacı olmayan bir ruhu vardı. Toplumsallamış insan tipinin en iyi örneğiydi, okumak onun için bir amaç değil araçtı, iyi bir işte çalışıp yeterince para kazanabilmeyi sağlamak için basit bir araç, aşılması gereken önemli bir basamak, diğer insanların ona biçtiği yolda sadece küçük bir bölümdü. Kendini bildi bileli yaptığı şey de buydu zaten, okumak en iyi yaptığı şeylerden biriydi de. Ders çalışmak, bir şeyler öğrenmek sadece sınavlarda alınması gereken yüksek notlar anlamına geliyordu ki bu da belli notları etkileyecek, dolayısıyla da toplumun ona verdiği görevin bir sonraki adımını diğer insan kitlelerine göre daha kolay atlamasını sağlayacaktı. Bu rolü anlamak, onu anlamanın en önemli kısmıydı, çünkü o, kişi olarak özelliği olmayan, sadece bu rolü devam ettiren basit bir bireydi, bu yüzden de verdiği kararlar, yaptığı hareketler, özetle tüm davranışları, bu rolün usulüne uygun oynanması ve verilen görevlerin tamamlanması demek oluyordu. Rol ise çok basitti, birkaç anlaşılabilir ilkeden oluşmaktaydı. Birincisi ve en önemlisi, “tek amaç kendini kurtarmak, diğer bireylerin önüne geçmektir”. İkincisi ise ilk ilkenin devamı olarak, “siyasi olaylara karışma, bırak onu, senin yerine birileri düşünür, birileri karar verir, fazla kurcalama”. Üçüncüsü de; “sadece sana söyleneni yap, çünkü bu senin için en iyi olandır”. İşte bu ilkelere inanarak yaşamak, rolünü en iyi şekilde yapabilme yeteneğini kazandırdı ona da. Toplumun ona verdiği amaç ise çok daha kısa ve açıktı; oku, çalış, vatani görevini(!) yap, evlen, çocuk yap, onları da okut ve öl. İşte onun için hayat bu kadar basitti, ve hikayenin asıl konusu ise, bu görevlerden en sancılı olanını yapması gerektiğini hissettiği zaman yaşadıklarıdır.

İyi bir üniversiteyi kazanmak, görevlerin içinde en çok kıvanç duyulan ve çevresi tarafından övgü toplayan başarısıydı. Çünkü bu yolla diğer görevlerin yolu açılmış, adeta ona çizilen yolun en önemli bariyerini aşmıştı. Bu konuda ona yardımcı olabilecek insanlar vardı ve bu kimseler de ellerinden geleni ardına koymamışlardı, sonuç da umulduğu gibi olmuştu.

Konu kızlarla ilişkiler olduğunda o hiçbir zaman etrafındaki bazı arkadaşları gibi olamamıştı. Hiç kız arkadaşı olmamış, buna pek de vakit bulamamıştı. Elbette aşkları olmuştu fakat genelde bunlar lisede herkesin yaşadığı gibi tek taraflı duygular olarak kalmış, üniversiteye başladığında da unutulup gitmişti. İlk yılların verdiği heyecan onda ilk olarak bahar aylarında yaşadığı ani duygusal değişiklikler, ve olur olmaz herkese aşık gezme ile sonuçlanmıştı.

Bir süre post-ergenlik dönemi devam etse de ilerleyen yıllarda daha seçici davranmaya başlamış, ayakları daha yere basar hale gelmişti. Hatta farkındalığı o kadar artmıştı ki eskiden yaşadığı şeylere gülüp geçiyor, hissettiği duyguların ne kadar çocukça ve yersiz olduğunu düşünmeye başlıyordu. Artık o büyümüştü, eskisi gibi değildi, en azından kendisi öyle sanıyordu. Düşündüğü ve hissettiği şeylerinse sadece ona biçilmiş rolün realitesi olduğundan habersiz, bunların kaynağının kendi içi olduğuna inanıyordu.

Üçüncü yılında artık zamanın azaldığını, toplumun ve çevresinin rahatça kabul edebileceği, kendisinin de az da olsa sevebileceği birini bulma olasılığının azaldığının bilinç-altında hızla onu kemirdiğini bilmeden, etrafındaki bu tanımlamaya en uygun kızlara “aşık” oluyordu. İşin ilginç tarafı bu role de uygun kişi uzun süredir tanıdığı, ancak asla o şekilde düşünmediği biriydi. Bu bile tek başına hissettiği şeyin aşk olmadığını göstermesine rağmen, kendisi bu bilinçten tamamen uzak bir şekilde, kızı tanıdıkça hayallere dalmaya başlamıştı bile. Kızın da ondan hoşlanıyor olma ihtimalinin yüksekliği, geçen sene yaşadığı talihsiz reddedilme travmasını tekrar yaşama olasılığını, sanal bile olsa düşürüyor, cesaretine cesaret katarken, onu ciddi ciddi sevdiği sanrısına daha yoğun bir şekilde inanmasına olanak tanıyordu.

Hayalleri kurmak onun için hiçbir zaman zor olmamıştı, o kızla da zor değildi. Kız tam aradığı gibiydi, fazla güzel dikkat çeken biri değildi, ki bu da ileride yaşayabileceği potansiyel bir aldatılma ihtimalini düşürüyordu, bu iyiydi. Toplumsal olarak boşanmak kötüydü, ve bu durum baştan önlenmeliydi. Kızın yumuşak başlı ve sessiz olması da yine olası bir tartışma ve fikir ayrılığından doğabilecek bir boşanma olasılığını ortadan kaldırıyordu. Ayrıca dikkat çekmemesi kendi düşük egosu için de, yanında o varken katlanılabilir bir kıskançlık seviyesi doğurmaktaydı. Kız tam bir aile kızıydı, bu da iyiydi. Aileye düşkün olmak yine toplumun en büyük saydığı erdemlerden biriydi. Çalışkanlık da aynı şekilde iyiydi, ve kızdada bol bol bulunmaktaydı, dersleri oldukça iyiydi ve hatta bu konularda ona yardımcı bile olabilirdi. İşinde başarılı, ortalama da olsa ciddi bir kariyer sahibi (asla kendinden yüksek bir mevkide olmamalıydı), ailesine düşkün ve sessizce eşinin sözünden çıkmayan bir eş hayali, onun aklını cezbetmekte yeterliydi. Hayatta bundan başka bir beklentisi olamazdı bile, çünkü iyi bir üniversiteyi de kazanarak zaten yeterli para kazanmayı ve üst düzey kariyerle birlikte, yine orta-üst sınıfa dahil olabilecek kadar bir kazancı garantiydi, tek eksiği bu hayalde tarif ettiği gibi bir eşti, ve bu hayalin eksik parçası da o kız olabilirdi. Hem ondan da hoşlanıyor gibiydi, bu sefer ötekiler gibi olmayabilirdi, umut vardı…

Önündeki ciddi bir engel ise kızla az da olsa geçmişi olan bir arkadaşlıkları olmalıydı. Kendi düşüncesine göre o kıza karşı ilgisini yoğun bir şekilde gösteriyordu, kızın bu durumun farkında olmaması imkansızdı. Kızdan aldığı sinyaller de kötüye yorulabilecek cinsten değildi, internette yazdığı iletiler, onunla olan yakınlığı ve sohbetlerinden çekip aldığı ince detaylar, hepsi doğru yönü işaret ediyordu, onun istediği yönü. Ama yine de emin olamıyordu elbette, zaman da daralmaktaydı zira etraf yüzlerce potansiyel rakiple doluydu. Hem arkadaşları da çok baskı yapıyorlardı ona, halbuki ne gerek vardı ki, istediği zaman konuşabilirdi, o sadece her şeyin doğru olmasını istiyordu, doğru zaman geldiğinde gerekli konuşmayı yapacak, ve güzel bir geleceğe birlikte, el ele yürüyeceklerdi artık. Artık olayı iyice resmiyete dökmenin vakti gelmişti, bunu o da biliyordu, aralarındaki ilişkinin arkadaşlıktan çıkıp farklı bir boyuta gelmesi onun için çok önemliydi. Bu, okul boyunca sürecek ciddi bir ilişki ve birbirini tanıma evresinden sonra gelebilecek bir nişanlılık, sonra da işini ve hayatını düzene soktuktan sonra yaşanacak bir evlilikten başka bir anlam taşımıyordu onun için. O yeni nesil bir muhafazakardı. Toplumun ona söylediği her şeyi elbette yapacak, ama filmlerden gördüğü ve öğrendiği diğer hayallerini de gerçekleştirecekti. Hem zaten zaman da artık eski tip geleneksel toplum yapısına sahip değildi, o da okumuş modern bir bireydi, en azından görüntüde, bu yüzden yeterli sürede bir flört dönemi gerekliydi ve kaçınılmazdı.

İşte bu hayallere dalıp gitmişti, ama hepsinin gerçek olabilmesi için önünde tek bir engel kalmıştı, kızla konuşmak. Kızla konuşmak konusu bile onun için bambaşka bir ritüeldi, yapılması gereken, ve doğru yapılması gereken bir zorunluluk, hayal ettiği gibi olmak zorunda olan, ve yıllar sonra çocuklarına anlatmaya değecek kadar orijinal ve güzel olmalıydı, yıllarca izleyerek büyüdüğü aşk filmlerinden farksız olmalıydı, her şey kusursuz, her şey mükemmel olmalıydı. mükemmel bir manzara eşliğinde olmalıydı bu, arkada mümkünse tam o ana uygun bir müzik, ve kendi ses tonu, yine mükemmel olmalıydı. hem kıza güven vermeliydi, hem de hissettiklerinin boş duygular olmadığını belirtmeye yetecek kadar duygusal. Ama asla fazla duygusal olmamalıydı, fazla duygusal erkekler kızlar tarafından iyi bir koca adayı olarak kabul edilmiyorlardı, ona göre hem biraz sert hem biraz yumuşak olmalıydı, daha da doğrusu, kızı koruyabilecek kadar sert, ama onu kayıtsız şartsız sevebilecek kadar da duygusal. Kendini bildiği kadar kızı da biliyordu, zira toplumun ideal erkek eş, tanımını da çocukluğundan beri yeterince öğrenmişti. Aynı kendi gibi olan bir kız da, nasıl kendi ideal kadın eşi arıyorsa, ideal erkek eşi arıyor olmalıydı, ve bu kız da aynı onun gibiydi, yeterince toplumsallaşmış, çevresinin ona öğütlediği her şeyi yapan ve kendini buna göre şekillendiren biri.

Bu seferki konuşma çok başka olmalıydı, ve olacaktı da. Her şeyi kafasında kurmuştu, somut olarak her şey mükemmel olabilirdi, ama bu sefer kendi de çok hazırdı. Artık o kızların karşısında ezilip büzülen çocuk yoktu, kendine güvenmeliydi, çünkü bu da karşısındakini etkileyebilirdi. Konuşması hazırdı, aynen kendi gibi olan arkadaşlarından aldığı anlamsız öğütleri de yazmıştı kafasına, sanki onlar çok biliyorlardı, ama söyledikleri kafasına yatmıştı, bu yüzden dinleyecekti. Kıza adeta kendini pazarlayacaktı, onu mutlu edebileceğini söyleyecek, ona güzel bir gelecek vaadedecekti. Tek istediği ise bir şanstı, sadece küçücük bir şans ve her nasılsa ondan sonra her şeyin mükemmel gideceğine inanıyordu, çünkü şimdiye kadar o eşiği hiç aşamamıştı, aştıktan sonra her şey kolay olmalıydı, en zor kısmı buydu, en azından o böyle sanıyordu, gerçek hiç böyle olmasa da.

Kendine olan bütün güvenini toplayacak, kızın arkadaşını da bir şekilde ayarlayarak, kafasında kurduğu o mükemmel yere, mükemmel zamanda gidecek, mükemmel şarkı ile desteklenmiş kusursuz konuşmasını yapacaktı. Ondan sonra ise ne olacağını çok düşünmüyordu, zaten anlamsızdı düşünmek, nasıl olsa yeterince kusursuz olursa ve düşündüğü gibi karşısında dik bir şekilde durup, doğru kelimeler ve doğru vurgu ile konuşursa başarısız olma ihtimali bile yoktu. Her şey çok güzel olacak, artık mutlu bir hayat sürecekti.

Dediği gibi de oldu aslında, planının zor kısımlarını utana sıkıla da olsa gerçekleştirebildi, sadece kızın arkadaşı bu duruma oldukça zor ikna olmuştu, bu da çocuğun sinirlerini bozmuştu biraz. Müstakbel kız arkadaşının en iyi arkadaşı ile arasının açık olması işleri zorlaştırabilirdi. Yine de kafasından bu düşünceleri attı, şu an yaşadığı kusursuz ana odaklanmalıydı.

Mükemmel manzara için Karaköy’deki Galata Kulesi’ni seçmişti, zira kız bundan önceki bir konuşmalarında başka bir kule için “ilan-ı aşk etmek için güzel bir yer” demişti, bunu hemen beynine kazımış, kendi ilan-ı aşkı için ona çok benzer olan bu yeri seçmişti. Başarısızlık olasılığı iyice düşmüştü bu şekilde, zaten başarısız olamazdı ama, bu şekilde olasılık tamamen ortadan kalkmıştı nerdeyse. Ancak kendisi hiç oraya gitmemişti, ama olsun biraz biliyordu sonuçta, hayallerindeki gibi bir sahneyi yaşamak, film karesine sıkıştırılmış hayatın gerçekliğini sorgulamadan, aynen onu taklit etmek için doğru yerdi Galata Kulesi.

Kızla kulenin yakın bir yerinde buluştuklarında adeta eli ayağına dolaşmıştı, konuşamıyordu bile, ama ona sorsanız çok sakindi ve kendinden emin olarak selamlaşmışlardı. Kuleye ulaşmaları için buluştukları yerden biraz yukarı doğru yürümeleri gerekmekteydi, bu da işine geliyordu, eski İstanbul’un o mistik havası kızın içindeki romantizmi ortaya çıkabilir, bu da yapacağı konuşmayı daha derinlere sokarak başarı şansını artıabilirdi. Arkadaşıyla da konuşmuştu zaten bu konuyu, tekrar tekrar üzerinden geçmişlerdi, her şey doğruydu, akla yatkındı ve kesinlikle bu şekilde olmalıydı.

Yürürlerken ilk konuyu kız açtı, elbette diğerleri gibi derslerden ve okulla ilgili konulardan bahsediyordu, oğlan da gerekli cevapları veriyor, kendi de saçma da olsa sohbeti devam ettirmeye çalışıyordu. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı, kuleye giden yol çok dikti, zaten birazdan yapacağı konuşma onu heyecanlandırıyordu ve bu ikisi birleşince iyice nefes nefese kalıyordu. Üzerine bir de terlemeye başlamıştı, ki bu iyi değildi, oldukça yakın olacaklardı konuşurlarken ve yakın iken duyulan ter kokusu her şeyi mahvedebilirdi. Bunları düşünürken ve kızla da konuşmaya çalışırken bir süre sonra kuleye geldiler. Biletleri oğlan ısmarladı, tam bir erkekti çünkü o, kıza biletini ısmarlıyor kapıyı açarken onun geçmesi için tutuyor ve ona yol veriyordu. Fakat kuleye girdiklerinde bir kötü sürprizle daha karşılaştı, durum iyice vahim hale geliyordu ama yılmayacaktı, asansörün bozuk olduğunu gösteren kağıdı okuduktan sonra, merdivenle de çıkabileceklerini söyledi kıza. Kız da ilk başta biraz mırın kırın etse de kabul etti, buraya kadar gelmişti artık.

Merdiven dardı ve çıkmaları gereken kat sayısı oldukça fazlaydı. Dik yokuşu çıkarken zaten nefes nefese kalmış biraz da terlemişti, ama bu dar ve rutubetli merdivenler durumu iyice kötüleştiriyordu. Artık ter kokusu gerçeğinden iyice çekinir olmuştu, bu kadar yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken böyle basit bir hatadan dolayı kaybetmesi korkunç olurdu, tekrar bu fırsatı sağlayamazdı. Neden böyle olmuştu ki zaten, filmlerde kimse terlemezdi, hiç kimse ter kokmazdı, hepsinin bembeyaz dişleri vardı, ve ses tonları mükemmeldi.

Merdivenler de bu düşünceler içindeyken sonunda bitmişti. Ama gördüğü manzara onu hemen mutlu edemedi, çünkü kulenin zirvesi hiç beklediği gibi değildi, çok dardı, ve rahat rahat konuşabileceği bir ortamı yoktu. Evet bir restoran vardı ama konuşmasını otururken değil ayakta, manzarayı izlerlerken yapmalıydı. İşin kötüsü gündüz iyi olan hava yavaş yavaş kasvetli bulutlar tarafından kapanmış, ciddi bir yağmur tehdidi oluşmuştu. İnsanların aralarından geçe geçe kenar kısma ulaşmış manzarayı seyretmeye başlamışlardı. Etrafta çok fazla turist vardı ve hepsi fotoğraf çekmeye çalışıyordu, hepsiyle de dip dibelerdi ama bu onu yıldırmadı, konuşacaktı kızla ve burada tam da bu anda olacaktı, başkalarının duymasını bile önemsemiyordu artık, ki duymamaları olasılık dışıydı. Yan yana durabildiler bir şekilde ve bir süre konuşmadan durdular. Oğlan tam nefesini içine çekmiş, mükemmel konuşmasını yapmak üzereyken birden müthiş bir gök gürültüsü duydular ve aniden, çocuğun hayatında görmediği kadar şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. İşte şimdi her şey rezil olmuştu, kızın bu durumdan hiç mutlu olmadığı belliydi, üzerindeki ince bir bluzdu ve ceketi de yoktu, yağmuru o da beklemiyordu. Etraflarındaki turistler ise pek bu durumdan şikayetçi gibi değillerdi, kimisi içeri girdiyse de yağmurdan kaçmak için, çocuğun yanındaki 200 kiloluk alman onu sıkıştırmaya devam ediyordu. Oğlan alman turist ile kızın arasında sıkışıyor gibiydi ve kız da çocuğun ona doğru bu itilmesinden hiç memnun değildi. Çocuğun bütün hayalleri bozuluyordu, ve kafasında kurduğu film karesi, akan yağmur suyuyla yavaş yavaş eriyordu. Hızlı düşünmeliydi ve doğru olanı yapmalıydı, anlık bir tereddütten sonra kız içeri girmek istedi, ve sesi çok kararlıydı, oğlanın karşısında dimdik durmuştu, ezik değildi.

Birlikte içeri girdiler ve bir süre üstleri başları ıslak, yağmurun dinmesini beklediler. Kızın ruh hali tamamen alt üst olmuştu ve çocuğun da bunu düzeltebilmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu, konuşması için hiç doğru bir zaman değildi. Yağmurun biraz azaldığını düşündükleri bir sırada kuleden çıkıp okullarına dönmek için yola koyuldular.
Onun beklediği gibi olmamıştı hiçbir şey, hatta her şey tamamen ters gitmişti bile diyebilirdi açıkça. İlerleyen günlerde de eline istediği gibi bir fırsat asla geçmedi, kızla yalnız kalamadılar, o da konuşmasını sürekli erteledi.

Aradan geçen birkaç hafta sonunda kızın başka biriyle birlikte olduğunu öğrendi, ilişkileri de ciddi gibiydi aslında, ilk önce oldukça sinirlendi, kıskandı, ama bir şekilde atlattı. Sonra da gerçekleri görmeye başladı, aslında o kızı hiç sevmemişti ki, hem o onun düşündüğü gibi biri değildi, yoksa neden gidip o çocukla çıksındı ki. O sadece kızı kafasında büyütmüştü böyle, hayalindeki insana benzediğini sanmıştı. Hem sevmiş olsa şimdi böyle hisseder miydi, basbaya sevmiyordu işte, hatta konuşmadığına mutlu bile olmuştu artık, belki de onu yeterince tanımayışının acısı ileride bir ilişkide olsalardı daha kötü çıkabilirdi. Evet artık böyle düşünüyordu ve onu tamamen aklından atmıştı.

Ya da böyle düşünmek, çok daha kolaydı…

07.05.2009, İstanbul


Devamını Oku!

Cuma, Haziran 19, 2009

Anadolu Sigorta Reklamı ve Baba

çok önemli bir figürdür ve öylesine geçiştirilemeyecek kadar idealize bir roldür. bahsettiğimiz reklam elbette bir koltukta eşiyle otururken evine hırsız giremeyeceğini anlatan, ancak bu sırada arka tarafta evi soyulan babanın olduğu.

tipi ve anlattıklarına bakarsanız, bu kimsenin tam anlamıyla "türk tipi erkek" olduğunu çok iyi anlayacaksınız. eşi de elbette türk tipi eş olmaktadır.peki nedir reklamda gösterilen türk tipi erkek, şudur:



erkeğimiz hafif göbeklidir, bu hem iyi kazandığını gösterir, hem de türk tipi eşinin ona iyi baktığını. eşini kolunun altına almıştır ki bu zaten anlattıklarıyla da paralel, koruyan kollayan erkek profili çizer. yine anlattıklarından "alttan ısıtmalı" vs. muhabbetlerinde yine erkeğimizin ailesini oldukça rahat ettirebilecek kadar iyi kazandığını anlıyoruz. anlatılanlardan ve adamın konuşma üslübundan babanın "tatlı-sert" dediğimizin seert kısmına yakın, "kodumu oturtan", yani özetle ailesini koruyabilecek fiziksel kapasiteye ve cesarete de sahip olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılmış.babamızın giyimi bile tam anlamıyla türk tipi, kot pantolon, göbekte kavuşmakta zorlanan bir gömlek, ama elbette kravat yok.

elbette türk tipi kadın da bu reklamda gözden kaçmamıştır. türk tipi kadın, zarif yapılı, ince olur ve eşi konuşurken onu sadece onore edecek şekilde onaylar. bunun dışında fikir belirtmeye hakkı yoktur. eşi konuşurken onu eleştiren bir şey söylemesi bile kesinlikle basit bir hayaldir! hanımın kıyafeti bile özenle seçilmiştir, tipik türk kadını hesabı, üzerinde normal ve parlak olabilecek bir renk, altında ise koyu renk bir pantolon. incecik verilen diğer ayrıntı ise evin erkeğinin konuşması sırasında ses çıkarıp ilgi çekmeye çalışan küçük bebeğin, anne tarafından nazikçe susturulmasıdır. işte anne, kendi susmakla kalmıyor, öz çocuğunu bile, babası konuşurken susturmaya çalışıyor. çünkü o baba, o konuşurken herkes susar!

diğer bir öğe de, ailenin sahip olduğu ufak bebektir. bu da özellikle son yıllarda verilmeye çalışılan, daha doğrusu oluşmuş bir kanıdır ve genelde ailelerin tek çocuğa yöneldikleri görülmektedir. bahsi geçen değişme elbette reklamda da gösterilmeye çalışılan "iyi kazanan, geliri yüksek" ailelerde oluşmaktadır. ha ama bana sorarsanız o reklamdaki çocuğa bir kardeş illa ki gelir. o adam rahat durmaz. işleri iyi de gitmeye başlarsa hele mutlaka "küçüğe bir kardeş" yapar.

bize sadece helal olsun demek kalır, bir reklam şirketinin türkiye'yi, ortalama türk ailesini bu kadar iyi analiz edebilmesi gerçekten takdire şayan. ama zaten bundan para kazanan insanlardan da bu beklenirdi.

reklamdaki öğelerin reklamcıların yarattığı bir şey olmadığını anlamak zorundayız. sonuçta reklamcılar sadece basit birer analist, gerçeğin bir taklidini yaratan insanlar. işte bu yüzden reklamda gözükenler tamamen gerçek, ve bu tip rezil ataerkil bir yapının suçu reklamcılarda değil toplumun ta kendisinde!

yeter artık, bireylere bu toplumsal rolleri yüklemenin kimseye faydası yok, bitsin!


Devamını Oku!

Perşembe, Mayıs 21, 2009

Türkiye'de Yükselen Lümpen Kültürü

kısa bir süreçte de olsa, uzun dönemde de irdelense gözden kaçmayacak olan, hatta herhangi basit bir gözlemcinin bile kolayca farkedebileceği, türkiye'de hızla artan ve popülaritesi de yükselen lümpen kültürünün tasvir şeklidir. burada elbette ciddi bir makale yazacak değilim, aa çılgın tespit yaptım da demiyorum, bir deneme ile makale arası bir yazı yazarak kendi gözlemimi paylaşıyorum. işin dalga geçme eğlenme kısmı bir yana, kimi zaman ciddi şekilde rahatsız da olduğun bu durumu gözler önüne sermek istiyorum. bu gözlemimi yaptığım yerler ise; istanbul (çok çeşitli ilçeleriyle), ankara, eskişehir, akşehir, düzce, afyon, kütahya, il ve ilçeleridir. bunu görmek için dediğim gibi özel bir gözlemci olup, hayatı fazlasıyla irdeleyen biri olarak, ayrıntılara takılmamıza gerek yoktur. etrafımızda, yaşayış şeklimizde ve değer yargılarımızda oluşan değişimleri, karşılaştığımız ve duyduğumuz olayları şöyle üstünkörü düşündüğümüzde bile anlayabileceğimiz bir değişimdir bu. bu artışın günümüze olan tezahürünü somut örneklerle anlatmak, yükselişin toplumsal izdüşümünü göstermek, sanırım durumu tüm çıplaklığıyla aktarabilmek için en mantıklı yol olacaktır, ben de bu yolu izleyeceğim.

bu artış ve yükseliş, yoğunlukla maalesef daha çok dar gelirli, mülksüz (proleter) sınıfa mensup insanlardan başlamıştır diyebiliriz. ama kimlerden ve nasıl başladığı çok da önemli değildir çünkü geldiğimiz noktada artık lümpenliğin sınıfı veya gelir grubu yoktur, durum bunu göstermektedir. küçük yaş gruplarından başlarsak, ilköğretim öğrencilerinin oynadıkları oyunları düşünebiliriz. eskiden, yani biz o yaşlardayken, arkadaşlarımızla birbirimize "ahkam, racon" kesmez, en fazla kertenkele keserdik, ya da en olmadı elma keser birlikte yerdik. bu noktada şunu da belirtmeliyim ki "eskiden buralar çok güzeldi, hep vişnelikti" şeklinde muhafazakar ve geçmişi öven bir tavırda olduğumun sanılmaması gereklidir. elbette eskiden de yanlışlar vardı, hem de çok fazlalardı, ama burada yapmaya çalıştığım görünümleri idealleştirerek bir kıyas yapmaktır.

neyse zaten sigaraya başlama yaşının ilköğretime inmesi, yine bu çağda yaşanan cinayetlerin ve okullarda artan "silah taşıma" oranlarının bu yükselen lümpen kültürüyle bağlantısını anlamak kimse için zor olmayacaktır. insanın gözünde elinde "kelebek" bir çakı olup, ağzında sigara ile okul duvarında oturan, "dersi asıp playstation'a gitme" hayalleri kurn bir ortaokul öğrencisi canlanması sorunu yeterince ortaya koyacaktır, işin en kötü tarafı ise bu imajinasyonun hiç de basit bir hayal olmaması, sık sık göze çarpan bir realite olmasıdır. bu ortaokul öğrencisi, küçük arkadaşımızın lisede ne yaptığını mı merak ediyorsunuz?

lümpen kültürünün günümüzde en yüksek olduğu yaş grubu lise öğrencileri veya lisede okuması gereken çocuk yaşlarıdır. "lisede okuması gereken" diyorum çünkü o yaşta lisede okuması gerekirken sanayilerde çalışan çok sayıda çocuk var. bunlara çocuk diyorum çünkü kanuni olarak onlar hala birer "çocuk". ama hayat onları nasıl bir hale soktuysa, onlar çocuk gibi düşünmüyor ve elbette çocuk gibi yaşamıyorlar. buradaki asıl sorun dar gelirlilik, fırsat eşitsizliği ve adaletsiz gelir dağılımı gibi konular gibi gözükse de, toplumdaki yoksulluğun sebebi bunlar olmasına rağmen bu grupta yükselen lümpenizm tamamen bu etmenlerden bağımsızdır. işte lümpen kültürünün yükselmesi derken de bunu kastediyorum zaten, eskiden de dar gelirlilik vardı, ama bu kadar yoğun bir lümpenizm yoktu. yani kıroluk yoktu, magandalık yapmak, vandallık yapmak yoktu.

suçlamamız gereken birileri veya bir şeyler var elbette, ancak bu suçlamanın hedefi tamamen tahmini olacaktır ve bundan sonra "liseliler" olarak tabir edeceğim lise çağındaki çocukları nasıl etkilediğine de bu şekilde bağlamak istiyorum. bence suçlu tamamen medyadır. evet bence durum bu kadar basit. suçun en büyüğünü de kurtlar vadisi'ne buluyorum, çünkü kim ne derse desin ortalama bir lisede kurtlar vadisi izlemeyen liseli yok gibi bir şey. bunu da gözlemlemek için çok yakın kaynaklarım olduğunu belirtmek isterim. özellikle liselilerde, ergenlik çağının mantıklı bir yansıması olarak ortaya çıkan "özenme" durumu, günümüzde ister istemez televizyon kaynaklı olmaktadır. işte belki de sadece bu yüzden televizyon yayınları çok ciddi denetlenmelidir, ama bunu kim duyar, hele ki bu lümpen kültüründen nemalanan siyasetçiler varken...

polat alemdar, çakır, adanalı, ve daha hatırlayamadığım yüzlerce rol model varken, liselilerin gidip discovery channel'da belgesel çeken bir adama özenmesini beklemek zaten büyük naiflik olur. ergenliğin getirdiği o anlamsız öfke, hormonların çıldırmışlığının sebep olduğu şiddete meyil ve bir de varsa dar gelir grubunda olmanın getirdiği aşağılık kompleksi birleştiğinde, kemerinde silah saklamak, ve etrafındaki diğer arkadaşlarına bu şekilde hava atmak elbette ki o yaşta biri için en kolay çözüm olacaktır.

burada dar gelirliliğin getirdiği ezikliği besleyen aptal magazin programları da ikinci büyük suçludur elbette. yukarıda bahsedilen durum daha çok erkek çocuklarını etkilese de, magazin programları hem kızları hem erkekleri çok derinden etkilemektedir. oralarda gösterilen "müthiş" hayatlar, varlıklı olmanın özendirilmesi ve hepsinin "çok mutlu" gösterilmesi, dertsiz tasasız bir hayat hayali yaratmakta, bu da toplumun her kesimini etkilese de özellikle bu tarz etkilere daha açık olan liselileri daha derinden etkilemekte, onları daha fazla özendirmektedir.

bunun yansıması olarak kısacık etek giyen kızlar, onlara laf atan tesbih sallayan erkekler ve bu durumdan rahatsız bile olmayan iki taraf ortaya çıkmaktadır. genç kız bu durumdan içten içe mutlu olarak, genç erkek de lümpenliğinin doruğunu yaşayarak, çift taraflı bir tatmin doğmaktadır. cebinde süper telefon taşımak için oradan buradan para bulmaya çalışan, marka ayakkabı giymek isteyen bir genci, kim o hale getirmiş olabilir ki? etmenleri bir tarafa bırakacak olursak, sonuçlar daha da net şekilde görülebilmektedir. özellikle de geçmişle kıyaslama yaparsak.

çok basit ve vurucu bir örnek vermemiz gerekirse, artık şu günlerde hangi genç kızımız, yine kız arkadaşlarıyla gittiği bir halk plajında, hiçbir rahatsız edici bakış altında kalmadan veya taciz edilmeden, bikinisini giyerek denize girebilir? çok net söylüyorum bunu artık hiç kimse yapamaz. beyaz donla denize girenler bile, artık çırıl çıplak denize girenler görüldükten sonra normal karşılanır olduysa, bu işte bir terslik var diye düşünmemiz doğaldır. örnekte de belirtildiği gibi, lümpen kültür doğduğu ortamda normal karşılansa bile, bu kültüre ait olmayan diğer tüm insanları rahatsız etmektedir.

konu sadece kadın hakları meselesine de bağlanmaya gereksinim duyulmadan, erkekleri de oldukça rahatsız edebilmektedir. bakın belki şahit olması zor bir durum ama erkeklere laf atan kızlar, yine erkekleri taciz eden kızlar var bu ülkede! şimdi ben çıkıp da "ya ben taciz edildim çok seksiyim" demiyorum, ama böyle bir durum yaşadım mı, evet, ve yaşayan başkasını da duydum. durumun sadece erkekler cephesinde bir yükseliş olmadığını gösteren en önemli başka bir örnek de, liselerde yaşanan kavgaların, artık erkekler arasında olmaktan çok kızlar arasında cereyan etmesi gerçeğidir. erkeklerden hiç de geri kalmayacak şekilde kızlar, içine silahların bile karıştığı yaralama olaylarına sebep vermektedirler, ve bu olayların sayıları artacak gibi de değildir. milli eğitim bakanlığı müfredat değiştirmekle dursun, liseler gerçek anlamda kana bulanmaktadır.

ilkokulunda veya lisesinde özel güvenlik sistemleri ve güvenlik elemanı bulunmuş olan kaç kişi vardır? şu sıralarda lisede veya ilköğretimde okumakta olan herkes bu soruya evet şeklinde cevap verecektir, ancak yaşı 20 ila 25 olan insanların yüzde 90'ının cevabı hayır olacaktır, çünkü bu kimselerin okul yıllarında okulda bir kavga çıkması çok büyük bir olaydı ve olayın olduğu okullar hemen dikkat çekerlerdi. günümüzdeki "adi" yaralama olayları, alışıla gelmiş çete kavgaları, ve uyuşturucu madde satıcısı lise öğrencileri düşünüldüğünde, birbirini yumruklayan birkaç lise öğrencisi melek gibi kalmaktadır. ezilmişliklerinin suçunu kusmak isteyen lümpenler, sosyal hayatlarının tamamında bu durumu doyasıya yaşamaktadırlar. paraya kıyıp aldığınız gözlüğünüzle sesli sesli dalga geçmekten geri durmazlar, yanınızda bir kız arkadaşınız olduğu zaman diken üstünde durursunuz, acaba biri bir şey söyleyecek, veya yapacak mı diye. gittikleri mekanlarda gürültü yaparlar, size bile sataşırlar yeri gelince, rahatsızlığın ve tacizin her halini görebilirsiniz bu kimselerden. bundan kaçış da elbette, lümpen kültürünün giremeyeceğini düşündüğünüz pahalı mekanlar veya semtlerde sosyal hayatınızı biçimlendirmek olacaktır ama bu lümpen olmayı reddeden, orta gelirli bir öğrenci için oldukça zor olacaktır. ama sırf, en azından kafanız rahat olsun diye bu seçeneğe yönelirsiniz.

sonuç olarak belirtmek istediğim şey; yukarıdaki dinamikler sonucunda lümpen kültürü ile toplumun diğer kesimleri arasında oluşan uçurum ve kutuplaşma olgusunun derinleşmesidir. bu derinleşme coğrafi olarak ayrılma, sosyal olarak ayrılma ve elbette siyasi olarak ayrılmaya yol açacaktır. bu da elbette günümüzde hepimizin oldukça farkında olduğu "elitist chp, halkçı akp" yanılgısına sürükler insanları. bu yanılgı gün geçtikçe azalır gibi görünmemekte, aksine yukarıda bahsedilen derinleşmeyi körüklemektedir. durumun diğer bir körükleyicisi de elbette siyasilerin bizzat kendileridir, siyasetlerini bahsedilen kültürler üzerinden inşa eden siyasiler, kutuplaşma var oldukça iktidarda olabilecekleri için, bu ikiliği giderme yollarını düşünmemektedirler bile.

özetle; yaşadıkları durumdan haklı olarak hiç de memnun olmayan kesimler, televizyondan izledikleri ve çok özendikleri o "büyülü" dünyanın mensuplarına karşı çok öfeklidirler ve durumlarından kimi zaman örtük, kimi zamanda açıkça onları sorumlu tutmaktadırlar. bunun dışavurumu da mantıklı olarak iki "grubun" kesiştiği ve etkileşimde bulunduğu sosyal hayatta gerçekleşmektedir. hangi cinsiyetin mensubu olursak olalım, artık hiçbirimiz sosyal hayatlarımızda rahat değiliz. işin ilginç tarafı bunun her iki taraf için de geçerli olmasıdır. yani hem "elitler" lümpenleri, "kendi bölgelerine" girdiklerinde ezmektedirler, hem de lümpenler yeri geldiğinde, azıcık giyimi düzgün biriyle dalga geçmekten geri durmazlar. dalga geçmenin öfkeyi yansıtmanın farklı bir türü olarak düşündüğümüzde, iki tarafın da bu tutumu farklı bir boyut kazanacak ve daha akla yatkın hale gelecektir.

"yukarıdaki yazıyı bir sözlüğe yazdığım için tamamen küçük harften oluşmaktadır, sonradan da düzeltmeye resmen erindim... böyle de anlayınız..."


Devamını Oku!

Cumartesi, Şubat 07, 2009

Buğday

bir buğdayla başladı hikâye.
yine bir bahardı,
kendi toprağımdan çıkarıp,
ellerimle verdim canım, suyum
benziyordun ona
buğdayla büyüyordun gün be gün
sonra
cennetin doğusunda avunduk
incir yapraklarıyla mağrur
sen
yasak güneş altında olgun, kavruk
çatlak teninle
kuru rüzgârla nazlanıyordun
ekmeğim
her taneni bilmek, tatmak istedim
ıssızlığa savrulduğumuz gün
sanki daha dün.



sonra
umarsızca düştüğümüz bu boşluk
bulutlara seni sordum
ağladılar
kuşlarla selam ettim
gülüp geçtiler
boynuz kulağı geçer mi hiç
ferhat, kerem, mecnun
bilmezler âdem yanmış
ipsiz bir mum

sonra
sen
bulutların ağlamadığı
kuşların gülüşmediği yerdeymişsin
şah damarına yakın
tam da
buğdayın geçtiği yerde
ikimizin birden
ellerimizi semaya açıp
güldüğü yerde.

sonra
hepimiz birer incir çekirdeği olup
gönüller kırmışız,
tam da o yerde
buğday yerine iri kızıl
düğüm düğüm bir elma bırakmışız
sonra
şerbetle şekerle gönül alıp
kabak tadında tatlılar yapmışız
oysa
asıl tatlı olan
cennetin doğusundaki o buğdaymış
çatlak tenli, olgun
hani şu kavruk
mağrur
yalnızlığımın aynası
ekmeğim
can suyum…

Devamını Oku!

Cuma, Ocak 30, 2009

Tarihten Yanlış Kanılar

Herkesin ortaokuldan sonra, daha az şanslıların ise üniversite yıllarıyla beraber kavradığı gibi tarih MEB ders kitaplarında yazanlardan ibaret değildir. Üstüne üstlük tarih, o kitaplarda yazanlardan çok daha farklı bir seyir izlemiş, bu sebeple o taze dimağlarımıza ilk sokulan bilgiler neden-sonuç ilişkilerini alt üst etmiş, ya da bu yanlışların en kestirme ve yaygın biçimi olarak ‘nesnellikten uzak’ yazılmış olabilir. Bunun Türkiye’ye özgü örnekleri ise saya saya bitmez: Selçukcuk, Osmancık; sen-bu-oyundan-çık…



-Almanya yenildi diye Osmanlı’nın da yenik sayılması,
-Cengiz Han’ın aynı anda hem Moğolların hem de Türklerin dedesi olması,
-Baltacı Mehmet Paşa’nın uçkur davası yüzünden Prut Savaşı’nın kaybedilmesi,

gibi…

Bu tip yanlış kanıların dünya tarihinde geçen bazılarından, sıkılmayacağınızı da umarak naçizane küçük notlarımla birlikte örnekler vermek isterim:
1)Çin Seddi’nin Ay’dan bile görünebilmesi:
Yahu Allah aşkına, böyle bir şey olabilir mi? Ay dede dediğin buradan 385 bin km uzakta bize hiç yüz çevirmeyen güleç bir amca. Bu amcanın gözleri o kadar hasta ve yorgun ki, topu topu 10 metre eninde ve çevreleyen duvarları da aynı renk olan bu yalnızca ve yalnızca insanın dünyevi boyut algısı için devasa olan duvarı görmesi mümkün değil. Valla değil! Bir de şöyle bir şeyler söyleniyor ki o daha da vahim: Çin Seddi uzaydan görülüyormuş… Yahu iyi de uzayın neresinden be adam? Hani, biz de sonuçta uzaylı değil miyiz, hepimiz aynı boşluğun(!) doğurduğu yaratıklar değil miyiz gibi felsefe yapma noktasına götüren düşünceler alabilir başınızı. Öyle değil midir ama burnunun ucu da uzayda, bilmem ne galaksisinin bilmem ne kara deliği de uzayda… İkisi de göremezsiniz, o ayrı…
2) Sindirella’nın sihirli pabuçlarının camdan olması:
9. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle en köklü ve güncel kalmayı başarabilmiş masallardandır sindirella. Şu ana kadar da toplamda 500’ü bulan uyarlamasıyla tarih boyunca ne kadar popüler kaldığını da kanıtlamıştır. Çok gereksiz bilgi farkındayım ama size bir sır vericem: sindirella’nın kralın şatosuna baloya giderken giydiği ayakkabılar cam değilmiş, altınmış altın… Bunun sebebi de 1697’de Charles Perrault tarafından yazılan uyarlamasında bir sözcüğün önceki uyarlamalardaki bir sözcükle karıştırılıp yanlış yazılması.
3) Âdem Elması
Elma nerden çıktı bilmiyorum ama bizim lisedeki felsefeci buna ‘’Âdem Kabağı’’ diyordu. Biz de adamla dalga geçmiştik, kırk gün kırk gece gülüşmüştük. Meğer adamın bir bildiği varmış… Korkmayın, söz konusu meyve kabak değil ama bizim hoca en azından elma olmadığının farkındaymış. Sağlam denilebilecek hiçbir kaynakta malum meyvenin elma olduğu yazmıyor. İncil’in ilk kısmı olan dünyanın yaratılışı (Genesis) bölümünde ‘’cennetin bahçelerinin içindeki bir ağacın meyvesi’’ diye bahsedilmektedir. Bazı İncil düşünürleri de bu meyvenin Âdem ve Havva’nın üzerlerinde yaprakları olması açısından ‘’incir’’ olabileceği kanısına varmışlardır. İslam âlimleri ise bu meyvenin, ya da her neyse yiyeceğin, ‘’buğday’’ ya da ‘’üzüm’’ olabileceğini öngörmüşlerdir. Peki, tüm bunlara rağmen neden hala elma kurban edilmiştir, orasını Allah bilir. Bence olay şu: ‘’Yeryüzünün bu ilk çifti incir çekirdeğini doldurmayan bir nedenle altından ırmaklar akan cennetten soğuk, ıssız ve çorak dünyaya gönderilmiş’’ demesin millet diye elma uydurulmuş. Şimdi karar veremedim ben; şu er bünyenin gırtlağının ortasında takılmış kalmış olan Âdem İnciri mi yoksa Âdem Kabağı mı? Sizce?
4) Roma yanarken Neon’un keman çalması:
M.S 64’de Neon kendi sarayının yakınlarında bir yangın peydah etmiş ve sonra hiç utanmadan, sıkılmadan, üşenmeden, yakınlardaki Maecenas Kulesi’nin üzerine tırmanarak kemanını çalıp, bir yandan arya söylemiş, bir yandan da ayakları altında yanan Roma’yı izlemiş. Külliyen yalan… Bir kere, bu olayın olduğu tarihte daha keman icat olmamış. İkincisi bu neon o kadar gaddar bir kral olmasına ve kendi öz annesini metres edinmesine rağmen kundakçı da değilmiş hani, o kadar da değil(!); yangın çıktığında 45 km uzakta Antium’daki villasında kuzu kuzu şömine ateşini izleyip cumartesi marka kırmızı şarabını yudumluyormuş. Keza yangını duyunca ‘’eyvah’’ demiş ve tulumbacıların hummalı yangın söndürme çalışmalarına katılmış bizzat. Yangından sonra aç kalanlara ekmek, evsiz kalanlara ev vermiş. Nero’nun Roma’yı yakıp yakmadığı halen tartışılır ancak yüzsüzlüğe vurup böyle fütursuzca bir davranışta bulunması çok mantıksız. Yaptıysa da helal olsun, ‘’large’’ adammış.
5) Bayan Godiva’nın çıplak at turu
Orta Çağlarda internet icat olunsaydı bile Google’a ‘’Lady Godiva’’ yazınca hatunun at üstünde çıplak fotoğrafları gelmezdi. Çünkü 11. yüzyılda İngiltere’nin Coventry vilayetinde böyle bir olay hiç yaşanmadı. Neymiş efendim, bayan godiva mercia kontu olan kocasının halka yüklediği ağır vergilerden çok dert yanmış, kocasına rica etmiş azaltsın diye, kocası da ‘’bak camiye kadar değil, mahallenin tüm sokaklarını at üstünde çıplak gezersen dediğini yaparım’’ demiş. Lan ‘’mercia’’ kontu, memleketini adamı ol da az ‘’merhamet’’ et,afedersin de gavat mısın sen de hanmını öyle milletin içine anadan üryan salıveriyorsun. Sokağa çıkma yasağı koymuş bir de uyanık, kim bilir kaç tane çilli ergen hatuna kapı deliğinden bakıp şevkle doldu. Evet, bunlardan biri de efsaneye göre ‘’peeping tom’’ imiş. Sözde beline kadar gelen upuzun saçları mahrem yerlerini örtmüş ama buna ancak kadir inanır. Bunun fantezisi yeter be! Velhasıl-ı kelam, böyle bir olay yok. Olaydan 200 yıl sonra ilk defa konuşulur olmuş böyle bir efsane.

Devamını Oku!

Çarşamba, Ocak 28, 2009

A Brief Survey About Contemporary Events Around The World

"A Brief Survey About Contemporary Events Around The World" belli makalelerin özeti şeklinde verilen ingilizce ödevimin başlığıdır. Hatalarıyla sevaplarıyla burada yayınlıyorum, henüz bu ödevden kaç aldığımı bilmiyorum.



Thousands of years ago, a man only known as Herakleitos said, “One can’t bathe in the same river twice.” We understand that even in the beginning of history as we know, people was aware of changing process around them, and they could do nothing to effect it. After Herakleitos, other social scientists and philosophers also studied on this phenomenon and they have contributed explaining it intensively. Karl Marx and Hegel, developed what Herakleitos build and cited its’ fundamentals. The term “dialectic” refers, and summarizes all this process about “change” and how it affects history of humankind.

As we discuss about change, we have to investigate history first. If we go deeper and deeper in history everyone can notice that nothing had stood still as they existed, and reflected change. Even the closest societies to outside world had changed because of its inner dynamics. Especially in the latest centuries, by the help of developments in transportation and communication systems, had given great momentum to the speed of change. For instance there is centuries between feudal age and Renaissance, but it didn’t took so much to get to industrialism before the invention of steam power. We have to understand that, the term “change” means an alternation and differing almost everything in the whole world, in technology, the way we think, in arts, and of course inevitably the way we live.

“Change, do we need it, or do we have to?”

Let’s try to discuss contemporary events, with the explanations given above. We mentioned that change is accelerated, and it’s getting more cruel and harsh every passing day. Think about a great avalanche, it destroys everything in front of it, and also, it gets bigger and bigger while continuing. This analogy helps us to understand about today’s globalization process. Nobody or nothing, even the cruelest governments stop this wave, and reflect the changes around the world.

For example, China’s last economic reforms are tending us to think about it very densely. In last decades, especially after the Second World War, China’s economy developed intensively and of course unexpected. Communist, central planned economical programs had been put into action by Mao Zedong, kept the countries growth in yearly two digit numbers, also resisted most economical crisis’ and protected country from outer effects. However, when we come to today, it seems that even China effected from the globalization wave and free market economical system, mostly impositioned by US. The recent global finance crisis made China’s factories shut down and vast amounts of workers became unemployed, and numbers are getting higher every day. In spite of after-war years, nowadays growth and development is not effected as high as it was from real economy and production. Which more important is, is your currency powerful against others’ and are your financial establishments strong enough to compete with outer world. Manufactory and industry became less important in last years. So in order to compete with these progresses, China started to consider some expansions with their economical ideology, absorbing some capitalist principles inside their own system. For example, government is considering to open some new under-developed sectors in order to struggle against unemployment, such as service sector. Another solution which has been worked on, is to make citizens spend more money, especially by creating a middle class in society. This way they aim creating domestic demand to goods and services, only by the help of this, manufacturers and enterprisers keep producing process continuing.

“Change, a new generation’s demand”

Making the best of effects of economical developments in changes, we shouldn’t underestimate other actors in history, especially social ideology shifts. Human psychic is another affect on changes in history. Even though most people tends to protect current condition, if they are not harmed by it so deeply, some others don’t want to accept things the way it is, and try to change it to another way. We can see many revolutionary acts of vast amounts of organized people in history, against tyranny, corruption and any other adverse facts. Sometimes it was against feudal masters, sometimes cruel kings, and sometimes it was against dictation of a whole class of society. It isn’t changed in our times too. Particularly young people are aware of the harm done by globalization and its twin brother neo-liberalism. Heavy industries’ effects to environment, increase of hunger and starvation in “third world countries”, more harsh effects of wars and civil losses are some of these new activists’ key arguments. We can all see these effects around the world by shifts in political predominant opinions. The ending of Bush administration in US is just another symbol for demonstrating this change in people’s minds. After Bush administration which was highly conservative and warlike, democratic parties’ principles which is shaped and gathered in Barack Obama, gave American people another option can happen. For a community fighting in abroad lands for years and devastated because of economical crises, change means more than a word, it also means hope. But it shouldn’t mean that Obama gave people this change, contrary, he and his party used this bias and demand for their own political successes. And of course by the great help of an organized and professional campaign, Obama is elected with a high rate of votes for president. Of course it is too soon to talk definitely about Obama and his cabinet, but it seems Obama picks his associates very carefully, and he actually thinks real changes in his countries domestic policies.

Another social event that took part was rebellion acts in Greece. After the death of Alexandros Grigoropoulos by a bullet triggered from a police gun, demonstrations happened with attendance of vast amounts of young people. These acts evolved into anarchic discourses and mostly aimed the government and their policies. In many cities of Greece, demonstrators attacked municipal buildings, multi-national corporate assets, and other public properties. Even these acts started with a death of a child, it wasn’t only about him, it happened because citizens were not happy nor wealthy. Many people are still living with the fear of losing their jobs, as it was before these acts. This unrest in community, also triggered these acts and gave it a momentum against many wealth owner multi-national companies. It seems, youth in Greece is very active in demonstrations and rebelling against their governments, but even most of them can’t get louder, all around the world young people is aware of something is happening really wrong in this system, and they all want to change it.

To summarize, concept of “change” and change demanding acts is happening all around the world without seeing political borders or stopping in front of walls. Moreover they can’t be stopped by using weaponry. These shifts happen sometimes good for mankind, and sometimes devastating. We single humans, should only listen to our inner voices, and try to choose our ways rightfully, not only for us, but for all humanity. Should we resist some changes, or should we just let it go, and allow someone else to determine our lives…


Devamını Oku!

Pazartesi, Aralık 29, 2008

Sesimi duyan var mı?

Şöyle bir baktığınızda, gerçekleştirmeye çalıştığımız ülkülerimiz, tam anlamıyla başarılı olana kadar söz konusu ülkü sahibi tembel, kaygısız ya da ilgisiz insan bünyesince, istemli ya da istemsiz köstekleniyor çoğu zaman. Örneğin, en basitinden ilk aşama anlamında belirli bir ülkü edinmek. İnanın bu aşamaya geçen, demem o ki bir şeyleri bir yerlerinden tutup ‘başlayabilen’ genel çerçeveye bakıldığında epey küçük bir oran. Hadi edindik diyelim, ülküyü harekete geçirmek için somut adımlar konusunda vuruyoruz ikinci kösteği de.

Ben de şöyle bir baktım da, blog sayfamıza uzun süredir yazı yazılmamış. Çok da büyük bir ülkü olmasa da (bakınız megalo-idea) yazar kadrosu olarak bizlerin de bu sayfayı büyütmek gibi insani, sıcak bir ülkümüz vardı. Anlaşılan ülküyü edinmişiz, somut adım olarak sayfamızı da açıp yol kat etmişiz, ancak yukarıda yarım kalan kösteklerin üçüncü biçimi olan savsaklamaya maruz bırakmışız öksüz sayfacığı. Araya giren dünya işleri ile okullu olmanın verdiği hafif kaygılar da kabul edilebilir nedenler arasında sayılabilir sanırım.
Saçmalamayı burada bitirmek gerekirse, bu yazıda gündemde öne çıkan gelişmeler yordamıyla Türkiye’nin son günlerde içinde bulunduğu toplumsal-politik durumu kendimce yorumlamaya çalışacağım. İşte yığınsal iletişim araçlarında öne çıkan konu başlıkları ve ben kölenizin önemsiz değerlendirmeleri:

Ankara’da bir sürrealist: Melih Gökçek
Melih Gökçek, Ankara Anakent Belediyesi başkanlık koltuğuna 1994’de oturdu. Bundan önce de Keçiören Belediyesi başkanlığı, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve milletvekilliği gibi önemli kamu görevlerinde çalıştı. Melih Gökçek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Şu ana kadar görülüyor ki kendisi eğitim durumu ve devlet deneyimiyle Türkiye yararına iyi işler yapabilecek gizilgüce sahip bir kişiliktir.
Diğer yandan, Melih Gökçek’in babası Adalet Partisi Gaziantep il başkanı imiş. Ben de sağ kesimin iktidarının doruk noktasında önemli bir eski sağ partinin eski il başkanı olsam, hiç şüphe yok siyaset okumuş tahsilli oğlumu devletin en güzel koltuklarına layık görürdüm. Keza Melih Gökçek daha askere gitmeden Çalışma Bakanlığı Özel Kalem müdür yardımcılığı koltuğuna oturmuş ve askerliğini de Kıbrıs Güzelyurt’ta güzel güzel yapmıştır. Melih Gökçek’in siyasi geçmişine ayrıntılarıyla girmeden önce bu yukarıdaki kısaltılmış özgeçmişi bilmekte yarar var diye düşündüm.
Melih Gökçek, 80’ sonrası sağ parti yaftasıyla kurulan hemen her partide etkin siyaset yapmıştır. Sırasıyla Anavatan Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Demokrat Parti ve ortak küme Ak Parti. Bu parti ve görev aldığı yıllar düşünüldüğünde Melih Gökçek çok zeki siyasi adımlar izlemiş ve koltuğunun en sağlam olabileceği partileri seçmiştir. Bu seçimlerinde ülküsel güdülerle hareket etmediği zaten açıktır.
1994 yılında Ankara’nın belediye başkanı olan Gökçek, 1999 seçimlerini de kazanarak Ankara’nın üst üste seçilen tek belediye başkanı olmuştur. 2004 yılında ise bu rekoru kırılması daha da zor hale getirmiştir. 1994 yılından önce gelişen olaylar ise oldukça ilginçtir. 1994 yılında yapılan yerel seçimler öncesinde Ankara Anakent Belediye Başkanı Vedat Aydın idi. Siyasi tarihte pek ismi duyulmayan bu kişi, 21 Eylül 1993’de belediye başkanlığı görevini sürdürmekte olan Murat Karayalçın’ın yeni hükümette başbakan yardımcılığına getirilmesi ile Ankara Anakent Belediyesi başkanı olmuştur. Bir dönem önce sosyal demokrat Karayalçın ile çok mutlu görünen Ankara, 21 Eylül 1993-27 mart 1994 arasında ne olduysa, tercihini Refah Partisi’nden yana kullanmıştır. Bu ara dönemdeki keskin değişikliğin nedeninin Vedat Aydın olmadığı kesindir. Bu zaman dilimi, 4 şubat’ta kısmen son bulan, ülkede ‘yaşasın şeriat’ diye bağıran kesimin sesinin en çok çıktığı döneme denk gelir.
Sözü fazla uzattığımın farkında varıp, güncel olaylara dönmek istiyorum. Melih Gökçek ve icraatlarından beni en çok güldüren Türk büyükleri sergisinde 17 Türk büyüğünden sonra kendi portresini de 18. sıraya koydurmasıdır. Bu nasıl bir megalomanlık, bu ne burnu kalkıklık, bu ne biçim bir işgüzarlıktır. Tamam ‘Tayyipli Devleti’nin önde gelen dalkavuklarından Melih bin Recepsin’ ancak bu kadar da olmaz ki be kardeşim. O portreyi oraya koyarken hiç mi düşünmedin bre densiz, benden daha büyük Türk büyüğü yok mu ulan eşeklik etmiş olmaz mıyım diye? En azından büyük bilim insanı Erbakan hocaya hürmet etseydin!
Melih Gökçek’in bir diğer icraatı ise Botaş’a taktığı milyonlarca liralık doğalgaz borcu. Gökçek borcu öteliyor, araya Tayyip giriyor, borçlar siliniyor, Botaş da koskoca anonim şirket, ne yapacak, bindiriyor halkın üstüne zamları, vuruyor kırbacı vuruyor kırbacı. Halktan çıkan bu kayıp para kimlerin cebine giriyor, Allah bilir, bilemiyorum. Sonuç olarak halkın üzerine zam külfetini getiren övüp övüp bitiremediğimiz hükümet. Kriz ortamında malum daha birçok şey gibi petrol ve doğal gaz fiyatları oldukça düştü. Bunun üzerine seçim öncesi doğalgaz indirimiyle, adaletsiz kömür yardımlarıyla göz boyamak artık koltuk sevdası için düşülen en adi seviye oluyor. Geldi kömür bitti tasa, kurbanım ben bu dinbaza!
Gökçek ile ilgili en güncel haber ise geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile canlı yayında girdiği tartışma.
Üzgünüm ki tartışmayı izleme ve tarafların savlarını öğrenebilme olanağım olmadı. Kulaktan duyma bilgilerle sağlıksız yorum yapmak istemiyorum ancak açık olan bir şey vardır: Ankara’da (pos bıyıklı) bir sürrealist ismiyle yığınsal iletişim araçlarında alay konusu olan 60’lık delikanlı Gökçek’in balonu sönmüştür. Umarım seçim anında seçmen, sağ omzu tarafından geldiği yanılsamasına düştüğü ‘Melih’e oy ver’ fısıltılarına kulak asmaz.

ozurdiliyoruz.com
Son günlerin bir diğer önemli gündem maddesi de sanal âlemin en çok konuşulan sitesi: www.ozurdiliyoruz.com
Bir katakulli yoksa 25 bini aşkın kayıt sayısıyla sözde ermeni soykırımı savına ‘inanmış’ Türkiyelilerin çoğuna ulaşılmış gibi görünüyor. Demem o ki bu sayı 100 bini geçemez. Olayın özüne gelirsek, ister 25 bin olsun ister 25 milyon, 1915-1918 yılları arasında Osmanlı Ermenilerinin yer değiştirmesi sırasında ölen Ermeni yurttaşların sistematik bir biçimde devlet politikasıyla değil, doğal zorunluluklar ve savaş şartları nedeniyle öldükleri savı Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anki sözde ermeni soykırımı politikasına resmi yaklaşımını sergiler ve bu tür bir avuç insanın ‘sözde’ girişimleri ile bu politika değişmez. Evet, bu insanlar ölen Ermeniler için birilerinden özür dileyebilir ve bunu da ‘’Büyük Felaket’’ kisvesi altında sunabilir ancak unutulmamalıdır ki bunlar ermeni diasporası’nın türkiye’deki etkinlikleri içindedir ve henüz kanıtlanmamış tarihi bir olayı gözü kapalı olmuş varsayan ‘’Türk Ermenicileri’’ gibi azınlık kışkırtıcılarının kirli bir oyunudur.
Kavram kargaşasını gidermek gerekirse, soykırım, uluslar arası tanımlara göre, öldürülen insan sayısına bakılmaksızın- ki hiç kimse ölmeyebilir de-bir ırka ait insanların devlet politikaları dâhilinde topluca öldürülme girişimidir. Asıl önemli olan da, soykırım tanımının ve kapsamının uluslar arası anlamda kabulü 1948’e rastlar ki sözde ermeni soykırımı söylentileri 1965’den sonra yayılmaya başlamıştır. Sonuç olarak, 1948 öncesi Ermeniler uluslar arası anlamda türkiye’den hiçbir talepte bulunmamış ve sözde soykırımı dillendirmemişlerdir.
Öte yandan, Türkiye’den, içimizden 25 bin kişinin ‘biz soykırım yaptık, özür dilemeliyim’ demesi, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Venezüella ve Arjantin gibi ülkelerin soykırımı tanıması yanında çok ilgili ve insanı bir yaklaşım kalıyor.
Özür metni çok karmaşık geldi bana: 1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.
Birincisi, ‘’Büyük Felaket’’ tanımı bizzat Ermenistan Ermenileri ve Diaspora tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Bu kampanyaya katılan toy dimağlar bilmelilerdir ki, attıkları imzanın Türkiye Ermenilerine hiçbir yararı yoktur, onlardan bağımsızdır. Şu an Türkiye’de yaşayan Ermenilerin acısını paylaşmak epey geç kalmış bir adım, kokuşmuş bir taziyedir. İşin garip tarafı da, asıl acısı paylaşılması gerekenler Ermenistan’da yaşayan aç Ermenilerdir. Diaspora ve Türkiyeli Ermeniler şu ana kadar soykırımcılık oynadıkları ve ülkelerindeki kardeşlerine zaman ayırmadıkları için özür dilemelidirler.
Konuya tamamıyla ‘fransız’ İsviçre ve Fransa gibi sözde özgürlükler ülkelerinde ermeni soykırımı yoktur demek suç iken, benim barbar ve düşünce özgürlüğü olmayan ülkemde, karşı tezlerin ülke içindeki genel görüş birliğini sarstığı ve ülkemizi doğrudan yıprattığı göz ardı edilip isteyen istediği gibi at oynatabilmektedir.

Filistin yine ağlıyor!
Dün Güney Kore’ye, Kosova’ya, Afganistan’a binlerce asker gönderen BM, bugün Filistin’de yaşananlara yıllardır olduğu gibi kayıtsız kalmaktadır. Küçük bir komünist devletin komşusunu işgali, uyuşturucu işini kontrol eden radikal İslamcı Taliban’ın ülkedeki hâkimiyeti gibi meselelere anında tepki verebilmiş BM, Filistin’de yıllardır akan kana neden bir dur deme zahmetine bile giremiyor? Ya da Lübnan’a yapılan saldırılardan sonra Türkiye’nin de büyük oranda katıldığı bölgeye yapılan yardımın benzeri neden Filistin’e de yapılmıyor? Bunlar benim etraflıca bilgi edindikten veya siyasi çıkarları keskin çizgileriyle gördükten sonra da anlayamayacağım olaylardır. Çünkü biliyorum ki İsrail sınırlarının dışındaki, Filistin köylerini ikiye bölen duvarı yıkamayan bir uluslar arası güç, bundan sonra olacaklara da sessiz kalacağını çoktan açıklamış olmuştur. Hani komşusu aç yatarken tok uyuyan bizden değildi? Bırakın açlığı, Filistin kan ağlıyor.
Türkiye’de Filistinlilere destek göstermek belirli grupların siyasi çıkarları için mi olmalıdır yalnızca?
Her geçen dün kıyamete daha çok yaklaşırken yaratandan tüm insanlık için iyilik ve barış dilemek kendi değersiz kalbimizi rahatlatmak amacından öte olmayan, bencil, ahiri bir istek olurdu. Bu yüzden bizler her şeyin her geçen gün daha da kötüye gideceğini bile bile elimizi taşın altına koyup, yapılan zulümlere tepki göstermeliyiz. Dünya ve ahiret için elden gelen en iyi şey budur.

Bu kadar uzun ve sıkıcı bir yazıyı kimsenin okuyacağını sanmıyorum ama, buraya kadar gelebilenlere teşekkür ederim. Bir sonraki blog girişimiz ne zaman olacak bakalım. Kib. Bye.


Devamını Oku!

Cuma, Kasım 28, 2008

Blogumuzun adı değişti

Evet bir süredir devam eden kuantum muhabbetleri üzerine birden ortaya çıkan bir fikir üzerine blogumuzun adı aniden değişti. Bu ülke bir gecede değişen şeylere çok alışıktır, buna da alışmanız dileğiyle =). Unutmayınız ki paradigma değişimleri kansız olmaz. Ama bizim kansız değişimizi okumak için bu yazının devamını okuyunuz.. Soğuk bir İstanbul gecesinde, aptal tv programlarının ışıldattığı o salonda, Batu ve ben zaping yapmaktaydık ki Siyaset Meydanında yine her zamanki gibi saçmalayan bir adam gördük. Yani adam o kadar saçma şeyler söylüyordu ve öylesine popülist açıklamalar yapmaktaydı ki ikimiz de baydık... Bunun üzerine aklıma çılgınca bir fikir geldi, evet belki de o an, o saniye bundan yüzyıllar sonunda etkisi anlaşılabilecek bir akımı başlattık. Kuantum Emekçileri, bu örgütün (evet örgüt diyorum her an içeri alınabilirim) ilk akla gelen adıydı. Kuantum Emekçilerinin en büyük amacı hayatı sorgulamaktır. Hayatı sorgularken de ilk sorumuz şu olacaktır; "Peki ama bu olayın kuantum evrenindeki etkileri neler olacaktır"

Bir düşünsenize, bir tartışma programında, genç seyircilerden birine söz verilmiştir. öğrencimiz hayata umutla bakan, ama biraz da gerçeklerin farkındalığının getirdiği kendini beğenmişlikle çevresini ti'ye almaktadır. Bu gencimiz mikrofonu sakince ele alır, ve sessizliğin oluştuğu bir anda can alıcı sorusunu sorar. "Ya bunları konuşuyosunuz ama, bu olayın kuantum evrenindeki yansımaları nelerdir? Bunları biliyor muyuz?"

Biz artık türk televizyonlarında bunları duymak istiyoruz. Bunu duyan seyirci ve konukların boş gözlerle birbirlenize bakmalarını istiyoruz. Oluşacak birkaç saniyelik ölüm sessizliğini kimin bozacağını görmek istiyoruz. Ve artık bu isteklerimizi gerçekleştirmek için eyleme geçtik. Evet, duyun, uyanın ! Kuantum evreninin bütün emekçileri birleşin !

Artık yaşananların, olayların ve olguların kuantum dünyasındaki ve paralel evrenlerdeki etkilerini öğrenmek zorundayız.

Mahallemizin sevilen siması Gürkan'a da, blogumuzun ilk isim babası olması sebebiyle teşekkür ediyoruz. Fakat Herakleitos'un da bundan yüzyıllar önce demeye çalıştığı gibi, her şey değişmek zorundadır, bu kaçınılmazdır. Kaçınılmaz değişimimiz herkese hayırlı olsun

= )



Devamını Oku!

Cuma, Kasım 07, 2008

Tuz

Göz yaşlarımı silmedim şimdiye kadar;
Hissettim tuzunu, tuzu kuru insanların, kuru gürültüleri içinde..

Senin denizinde boğulmak üzereyim bu sefer de,
Tuzun göz yaşlarımı bile acıtıyor, uyuşturuyor..
Sonrası mavi atlas döşeğimde sıcak, uygunsuz rüyalar:
Beyaz bir nilüfer utancından pembe pembe oluyor,
Yosunlar okşuyor tenimi, denizanası bağrına basıyor..

Şuursuzca, pervasızca, peşinde olduğum ne bilmeden,
Rengarenk mercanlara ve sürülere karışarak en dibe varıyorum..
Ve sonunda denize anlamını veren deniz kızı görünüyor..
Ordaydı işte, bana gülümsüyordu, beni çağırıyordu..

Belden aşağısı ben, yukarısı sendin;
Kocaman gülüşünle,saçlarınla,etinle ve sevginle insandın,
Ben ise bir pul kadar bile değerli olamayan pul yumağıydım..

Deniz kızına yaklaştıkça ayaklarımın altı ısınıyor,
Ve en sonunda da altımda kaynamaya başlayan kum beni
Hiç şüphe yok en sıcak rüyaya, magmaya çekiyordu..

Sonra derken, artık her noktasıyla karanlık dipten de düşerken,
Cesedimden yalnızca kellem kalmış dipte, hafif de üşüyorum,
Güneş ışığı sızıyor en yukarıdan en dibe, kellem şaşkın,
Son bir aydınlık, göz yordamıyla deniz kızını arıyorum,
Yazık, gitmiş oluyor sabah güneşiyle, gitmiş oluyor uyanınca..
Yaşam yine başlıyor ve ben yine tuzlukta bir tuz zerreciğiyim,
Akıp gidiyorum tatsız yaşama, tat olabilmekten bihaber…

04.57 , 07.11.08

Devamını Oku!

Perşembe, Kasım 06, 2008

Hamdolsun, aşk bize teğet geçiyor...

“Bakar mısınız?” diye seslendi garsona. Sesindeki samimiyetsizlik ve ince aşağılayıcılık çok belliydi ama kendisi sanki hiç böyle değilmiş gibi davranıyordu. Etrafına “çok içten biri” imajı vermeye bayılırdı. Bilmediği şey ise arkadaşı sandığı bir sürü insanın, aynı kendisinin de yaptığı gibi onun arkasından konuştuklarıydı....


“Ben bir macchiatto alayım” dedi. Kibar değildi, ama bunu sadece sezebiliyordunuz, ortada bariz bir kabalık yoktu aslında. Garson bana dönünce, “benimki de çay olsun madem” dedim. Burası benim pek alışık olmadığım, aslında hiç de sevmediğim şu şekil cafe’lerden biriydi. O çok severdi böyle yerleri. Zaten o kendi hayatı dışındaki bütün hayatların hayranıydı. Bildiğimiz kahvenin dört değişik adının olduğu ve fahiş fiyatlardan satıldığı bu mekanlarda hayatının sonuna kadar yaşayabileceğini düşünürdüm bazen. Onun da macchiatto ve cappucino arasındaki farkı bildiğinden şüpheliydim ama farklı bir şey yaptığını düşünmek mutlu ediyordu işte onu. Farklı olmak derken, onun gözünden farklı elbette. Ayak takımı tabir ettiği bizim gibi insanlardan farklı olmayı severdi. Aslında kendi de böyle olarak belli bir grubun içine dahil olduğunun bilincinde miydi, emin değilim. Bu dünyayı seviyordu kısacası, bu dünyaya ait olmadığını kabullenmek istemiyordu ve kimilerinin “prenses sendromu” dediği şeyi dolu dolu yaşıyordu. Keşke herkes onun sandığı gibi ona tapıyor, onun etrafında dolaşıyor ve sadece onun en iyi arkadaşı olmak için uğraşıyor olsaydı. Konuşma konularımız da genellikle onu çekemeyen diğer arkadaşları, yediği sözde kazıklar – ki bunlar asla ona gerçekten zarar veren şeyler değildi – ve ona yapılan yanlışlardı.

Ama bugün değil, bugünkü konumuz son zamanlarda konuştuğumuz konulardan oldukça farklıydı. Uzun zamandır ilk defa bir sevgilisi olmuştu ve bunun heyecanını yaşıyordu. Daha doğrusu pek heyecanlı değildi de kafasındaki dünyaya biraz daha yaklaşmış olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Dikkatimi çeken hayatındaki bu önemli gelişmeden bahsederken sanki sadece kendisini öne çıkarmasıydı. Aralarında çok ciddi bir bağ yokmuş gibi anlatıyordu. Bana daha çok yeni arkadaşını değil her zamanki gibi kendisini ve kendi görkemli hayatını anlatıyor gibiydi. Karşısındaki diğer kişiyi bu kadar basit görmesi ve bir eşya yerine koyması beni şaşırtmamıştı, o zaten herkese böyle davranırdı. Bense hep onun bir gün birine gerçekten aşık olacağını ve böylece içindeki gerçek kişiliği ve duygusallığı rahatça ortaya koyacağına inanırdım. Bu hayalim bu sefer pek gerçekleşmiş görünmüyordu çünkü ondan bahsettiği seyrek anlarda bile gözlerinde bir pırıltı göremedim… Halbuki aşık insan o kadar belli olur ki. İlk görüşte aşkın yarattığı ve insanın karnında hissettiği o kelebekleri gözle göremesem de hissederim. Bir insan bir diğerinin ismini anmaya korkuyorsa, çekiniyorsa, işte orada aşık bir insan vardır… Çünkü aşık insan sevdiğinin ismine bile değer verir, onun kutsal adının başkalarının kulaklarında yankılanmasını bile istemez, onu kıskanır…

“Buyrun, macchiatto ve çay” diyerek siparişlerimizi getirdi garson. Yüzüne bakarak kibarca teşekkür ettim. O ise hiç oralı olmadı. Bu önemli hikayesini böldüğü için garsona kızgın gibiydi hatta. Aslında garson tam zamanında gelmişti çünkü dalıp gittiğim düşüncelerden birden uyandım. Buraya oturduğumuzdan beri bana bir şeyler anlatıyordu ve ben kimi zaman başımla onaylayarak kimi zaman da “hı hı” diyerek onu dinlediğimi gösteriyordum. Ben herkesi dinlerim zaten, kimseyi oyalamayı da sevmem. Ama bazen öylesine kopuyordum ki konudan istemsizce. Benimle arkadaşlığına devam etmesinin sebebini de buna bağlıyorum. Onun hayatında belki de onu böyle dikkatli dinleyen başka hiç kimse yoktu. O ise sadece anlattıklarının dinlenilmesini isteyen küçük bir çocuktan farksızdı. Her zaman böyleydi, bundan sonra da böyle olmaya devam edecekti. Bu kadar emin konuşuyorum çünkü onunla tanışmamız ta ilkokul çağlarımıza denk gelir. Yani biz çocukluk arkadaşıydık ve artık o kadar uzun süredir birbirimizi tanıyorduk ki ikimiz de ayda bir oturup bazı şeyleri konuşmamız gerektiğini hissediyorduk belki de. Son birkaç yıldır ise bu sohbetlerimiz iyiden iyiye onun bana hayatını anlatmasına dönüşmüştü.

Kahvesinden bir yudum almak için fincanını ağzına götürdüğünde bir sessizlik anı yakalayabilmiştim sonunda ve konuyu kendi istediğim yere getirebileceğimi hissettim. Doğrudan gözlerine baktım ve hafifçe gülümseyerek, “Onda ne buluyorsun, yani onunla neden çıkıyorsun, nesini beğeniyorsun?” diye sordum. Şaşırmış gibiydi. Bir süre hiçbir şey söylemedi, sonra “ne bileyim, hoş biri, beni güldürüyor, tatlı biri ve hepsinden önemlisi bana değer veriyor” diye cevapladı. İşin ilginç tarafı bunları söylerken tek tek kelimeleri seçmiş ve düşünmüş olmasıydı. Cevabı o kadar yüzeyseldi ve anlatırken gözleri o kadar donuktu ki şaşırma sırası bu sefer bendeydi. Sanki bunlar kendi hissettiği şeyler değildi de çaktırmadan masanın altından süpersonik telefonuyla internete girmiş ve google’da “bir insan başkasıyla neden çıkar” yazmış, sonuçlar çıktıkça da sırayla bana söylemiş hissi uyandırıyordu. Benim biraz hayal kırıklığına uğradığımı anlamış olacak ki o da bana ters ters bakmaya başlamıştı. Aslında haklıydı, şimdi saçma davranana ben olmuştum. Ona göre bu saydıkları biriyle “sevgili” olmak için yeterliydi, daha ne gerekiyordu ki. Daha doğrusu hayatta başka ne olabilirdi ki. Evet, o hoş biriydi, tatlı bir insandı, ona değer veriyordu ve anladığım kadarıyla zengindi bile. Eh onunla da ilgilendiğine göre ortaya bir ilişki çıkmaması için hiçbir sorun yoktu aslında. Gerçekten sorun bendeydi, onun bakış açısına göre her şey mükemmeldi ve o da hayata başkalarının açısından bakamayacak kadar meşgul biriydi…

Sohbetin kalanında ben daha çok çay fincanımla ilgili oldum. Elbette onu dinlemeye devam ediyordum ki o da anlatacak daha bir sürü şey bulmuştu. Yeni ilişkisinde anlatacak başka şey kalmayınca rutin sohbetlerimize geri döndük, yani büyük dertlerine ve son partide başına gelen olaylara…

Saat epey ilerlemişti ve ben de sıkıntıdan ölmekle bayılmak arasında gidip geliyordum ki o hayat kurtarıcı açıklamasını yaptı. “Ya kusura bakma ben başka bir arkadaşıma söz vermiştim de, kalkalım mı?” diye sordu. Cümlenin yapısı ve kullanılan kelimeler sizi yanıltmasın bu kesinlikle bir soru değildi aslında. Bunca yıllık arkadaşlığımız hatırına bari bana karşı dürüst olması gerekirken bana karşı bile o yapmacık maskesini takıyor ve sanki benden bir ricada bulunuyormuş gibi yapabiliyordu. Halbuki benim bir seçim hakkım yoktu, o kalkıp gidecekti işte, ben de her zamanki hayatıma geri dönebilecektim sonunda.

Hesabı istediğimiz sırada bana döndü, “Ee sen nasılsın son zamanlarda, pek bir şey anlatmadın” dedi. Hafifçe güldüm, camdan dışarı bakıyordum ve sorusu üzerine iyice uzaklara daldım. Sonbahar tüm gücüyle hissediliyordu ve sokaklara kuru yaprakların turunculuğu hakimdi. Sessizce “hamdolsun, aşk bize teğet geçiyor” dedim… Elbette beni anlamadı, zaten tam bu sırada hesap da gelmişti. Belli ki acelesi vardı, oradan çıktık, vedalaştık ve ben evime doğru yürümeye başladım. Yolda gördüğüm her yüz O’nun yüzüydü…

6 Ekim 2008 18:45


Devamını Oku!

Komik Bir Şey Varsa Birlikte Gülelim

Biz Kaç Kişiyiz