Eserlerimiz

Perşembe, Temmuz 23, 2009

Dumansız Hava Sahası

özgürlükler ve sağlık meselesinden tartışalım o zaman bu konuyu...

özgürlük, bize ilkokulda ezberletildiği gibi başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyordu değil mi? bu ezberimizi bozmayalım ve ilkokul 3 seviyesine inerek anlatalım ki, herkes anlayabilsin... boş beleş ezberlerimizi kafamızın bir yerinde veri olarak alalım ve ilk varsayımımızı "senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" olarak belirleyelim.



şimdi bu bağlamda dumansız hava sahası nedir, kapalı alanlarda sigara içme yasağıdır ki bu yerlerde sigara içmenin, içmeyen insanlara yüksek zararlar verdiğini hepimiz biliyoruz, biz bilmesek de bilim zaten bunu kanıtlamış, bize susmak düşer...

ben sigara içmiyorum, sigara içen sevgili bile edinmedim, kokusundan da nefret ederim, nargile bile içemem, hemen öksürürüm.

peki ama "sağlık" ve "özgürlük" kavramlarımız sadece sigara üzerinden mi tehlikede? işte benim karşı çıktığım nokta burada başlıyor. eğer yüce devletimiz ve pek muhterem akp hükümetimiz, haşmetli başbakanımız ve onun vezirleri (ay pardon bakanları) bizi bu kadar düşünüyorsa, neden şimdiye kadar sadece sigara konusunda bu denli kararlı davrandılar?

türkiye'de ve dünyada insanların neden öldükleri konusu incelendiğinde akciğer kanseri vb. rahatsızlıklar sonucu ölümler ilk sıralarda kendilerine oldukça zor yer bulabiliyorlar.

en üst sıralarda ise şunlar var: kalp hastalığı, trafik kazası, tüm kanser çeşitleri, diyabet ve hatta grip...

şimdi bunları tek tek inceleyelim...

kalp hastalığı: kalp hastalığı, damar tıkanıklığı ve buna bağlı kalp krizleri ile yaşanan sıkıntılara verilen genel addır. bunun en önemli sebebi de yanlış beslenme, eksik spor ve önleyici tıp hizmetlerinin eksikliğidir. şimdi kafamızda hepimizin bildiği bir manzara canlandıralım. bir alışveriş merkezinin yemek katında sigaranın da serbest olduğunu düşünelim. burada oturan ve sigara içmeyen sadece bir vatandaş için olası sağlık problemlerini analiz etmek istersek, elbette soluduğu havadaki sigara dumanı ilk sırada olacaktır, buna kimse itiraz edemez. ancak kafamızı kaldırıp, bakış açımızı genişletirsek, acaba bu sade vatandaş için o dumandan ölme olasılığı daha mı yüksektir, istatistiklere göre hayır. o yemek katında bulunan restoranlardan yemek yeme sonunda kalp ve damar rahatsızlıklarına yakalanma olasılığı gerçekten daha yüksektir. burada şunu belirtmek istiyorum, ey tayyip, sigara ile bu kadar savaşıyorsun eyvallah da, o kfc'de aynı yağda kaç kere kızartma yapılıyor bundan haberin var mı? veya burger king'de hamburgerlerin lezzetini artırmak için kullanılan kimyasalların denetimini bu kadar sıkı yapıyor musun?

çok basit, kesinlikle yapmıyorlar. cezalar bu kadar sert mi, asla değil. hiçbir restoranda bulaşıkhanelerde nasıl virüsler kol geziyor haberleri bile yok. aa ama olur mu serbest piyasa, özgürlük, onlara hep özgürlük, tam özgürlük... (ben salata yiyorum diyenler, biraz aşağıda gerekli açıklamaları bulacaksınız)

trafik kazaları: trafik kazasından ölümün bu denli yüksek olduğu ülkemizde, neden acaba kaza olasılığı çok yüksek yerlere bile gerekli önem verilmiyor. neden bir üst geçit veya bir ışıklandırma yapılmıyor? şundan kesinlikle emin olun ki kazalarda sürücü payı yüksek olsa da, önemli bir bölümünde de kalitesiz yol çok büyük rol oynamaktadır. özellikle çukurlar, yağmur veya kar yağışı sonucunda kayganlaşan yollar vs. çok sayıda ölüme, ailelerin toptan yok oluşu ile sonuçlanmaktadır. peki acaba yol yapımlarında görev alan taşeron firmalar bu denli denetleniyor mudur? kesinlikle hayır. zaten belediyelerin kendileri bile asfalt konu olduğunda büyük rantlar sağlıyorken, şehirlerarası yollarda bu tarz bir denetim veya kontrol mekanizması hayal gibi.

o zaman diyoruz ki, ey tayyip, haydi koy her kilometre başına bir radar ve polis, bakalım bu kadar kaza oluyor mu? koyar mısın, asla koymazsın, çünkü insan hayatı senin son düşündüğün şey, bırak bu yalanları artık... ya da de ki, türkiye'ye giren her otomobile mekanik hız sınırı koyacağız, hiçbiri 90'ın üzerine çıkamayacak. diyebilir misin? nerde sende o yürek, diyemezsin... insanların hız yapma özgürlüğü çok, çok önemli... başkalarının yaşama özgürlüğünün başladığı yerde, bu kimselerin hız yapma özgürlüğü bitmiyor, maalesef o insanların yaşamı bitiyor.

kanser türleri: bu konuda ne diyeyim ki ben... aslında her şey ortada. bizi çok düşünen devletimiz zamanında bardak bardak çayları içtiler. tanıdığı olanlar bilir, şu anda karadenizde her mahallede, evet her mahallede hiç yoksa 2 tane kanserli hasta var. niceleri öldü, niceleri de ölmeye devam ediyor.

kanser allahın takdiri tabi, ama yine kafamızda bir mizansen oluşturalım ve varsayımsal bir şehir insanının sigara dumanından ne kadar zehirlendiğini düşünelim. mesela diyelim bu varsayımsal kişimiz beşiktaş semtinde oturuyor olsun ve işi de maslak iş kulelerinde olsun. şimdi sorarım size, acaba bu kimse, istanbul çevresinde üretim yapan sanayilerin bacalarından çıkan dumandan ve egzoz gazından mı çeşitli kanserlere yakalanır, yoksa yolda suratına kırk yılda bir üflenen sigara dumanından mı? acaba bu kimsenin banyo yaptığı, yiyeceklerini yıkadığı suya hangi ağır sanayi atıkları ilmek ilmek karışmaktadır? şimdi bu kimsemiz, neden bağırsak kanseri, mide ülseri olmaktadır? sigara dumanından mı?

o zaman diyoruz ki, ey tayyip, sanayi bacalarındaki filtrelemeleri, sigara yasağı kadar denetliyor musun? boya fabrikalarının, atıklarının hangi sulara karıştığından haberin var mı? kesinlikle bunların hiçbiri olumlu yanıt alamayacaktır. aa ama olur mu, üretim önemli bir özgürlük. onların özgürlüğü önemli. benim kaliteli yaşam hakkımı, sağlıklı hava soluma hakkımı elimden almaları önemli değil, benim özgürlüğüm sadece kafelerde sigara içen insanlar tarafından ihlal ediliyor...

grip ve diğer viral hastalıklar: domuz gribinin pandemic olduğu şu günlerde, bir aşı geliştirme çabası var mı? bir önlem var mı? kış kapımıza dayandı, hepimizin bağışıklığı azalacak ve maalesef ciddi oranda ölüm oranları artacak. havaalanlarına ısı dedektörü koyarak mı korunuyor bizim özgürlüğümüz. yoksa sigara dumanından korunmak yetiyor mu?

diyoruz ki o zaman, ey tayyip, bu konuda sana bir şey demeyeceğim bile, yukarıda saydıklarım yeter de artar bile...

şimdi bu söylediklerime yapılabilecek en önemli eleştirilere baştan yanıt vermeye çalışalım.

diyeceksiniz ki, ey Anteros, siz sosyal demokratlar hep böylesiniz, sadece eleştirirsiniz, bir sistem bir çözüm ortaya atmazsınız...

el cevap: birincisi ben sosyal demokrat değilim.

ikincisi hayır, benim gayet sigara içmeyenların haklarını koruma konusunda farklı fikirlerim var, ve bu da aklıma yukarıda yaptığım kalp hastalığı riski analizinde aklıma geliyor.

okuduysanız, orada yaptığım "burger king, kfc çok zararlı onlar denetleniyor mu?" eleştirime gelebilecek en sağlam eleştiri, "arkadaşım onları zararlı olduğunu bile bile yeme o zaman, git salata ye sağlıklı yaşa" olacaktır. bunu buraya gelene kadar kendiliğinden düşünmüş herkesin alnından öpüyorum, helal olsun lan size. ama benim de buna cevabım şu, evet, her insan kendi sağlığını düşünme özgürlüğüne sahiptir ve bunu sonuna kadar yapmalıdır, yapmak zorundadır! öyleyse salata yemeyi seçen birisi, yine gideceği mekanları da seçemez mi?

çok basit, bir barın kapısının önünde, "bu müessese de tütün ürünleri içmek serbesttir" yazsa, ve diğerlerinde de bu ibare olmasa, acaba isteyen istediği yere gitmez mi? ben şahsen yakım çevremde de sigara içen çok az olduğu için bir yere gitmeden önce şunu mutlaka düşünüyoruz: "ya abi oranın havalandırması falan çok uyduruk hep duman altı, oraya gitmeyelim". e o zaman biz bu otokontrolü zaten yapmışız, devlet eliyle böyle saçma sapan bir yasağın gereği nedir? ve evet genelde de gitmiyoruz. ha ne oluyor, arada çok istersek belli bir yere gitmeyi, kırk yılda bir bir kerecik çekiyoruz dumanı, ama emin olun o sebepten akciğer kanseri olmuyoruz.

önermeye çalıştığım sistem şu, bırakalım mekan sahipleri, kendi mekanlarında sigara içilip içilemeyeceğine kendileri karar versinler, müşteri profillerini kendileri seçsinler. ben eminim kendi başına sigarayı yasaklayan müesseselerin müşterisi ciddi anlamda artacaktır. ha zaten şunu da yapın, sigara içilebilme ruhsatı çıkarın, bu ruhsatı almak isteyenlerden 6 ayda bir vergi alın. hem bütçeye ek gelir sağlayın, hem kimsenin özgürlüğünü kısıtlamayın.

ama şurada şunu söylemek zorundayım, elbette kamusal alanlarda yasak olmalıdır. örneğin alışveriş merkezlerinde. sigara içilebilir bölümler ya tamamen kapalı olmalıdır, veya böyle bir bölüm yoksa diğer her yerde sigara yasak olmalıdır. bahsettiğimiz ve eleştirdiğimiz, yasakların kişilerin özgürce gittikleri ve istedikleri takdirde gitmeme seçeneklerinin bulunduğu, bar-cafe ve restoranlar...

bu yüzden herkese diyorum ki, azıcık ezber bozun. ilkokulda öğrendiğiniz kavramların hepsini bir kenara bırakın ve düşün dünyanızı buna göre şekillendirin. özgürlüğün anlamını daha detaylı irdeleyin, ve televizyondan duyduğunuz her şeye inanmayın.

bugün sigarayı yasaklayanların yarın, küpe takmak yasaktır, çünkü sağlığa zararlıdır, demeyeceğinin garantisini, hiç kimse veremez, akıllı olun...


Devamını Oku!

Pazar, Temmuz 12, 2009

O'nun Hikayesi...

Diğer her hikaye gibi onun hikayesi de bir kızın hayatına girmesi ile başladı. Aslında sorsanız ona karşı başlarda hiçbir şey hissetmiyordu, sadece diğerleri gibi basit bir arkadaştı, ta ki kızın ona karşı farklı sinyaller gönderdiğini düşünmeye başlayıncaya kadar...



O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı, içten içe bunu o da hissediyordu. Bu yolun nasıl bir yol olduğunu çok iyi biliyor, gidişatın yönünü az çok kestirebiliyordu, tek bilmediği ise bunun önceki gibi olup olmayacağı idi.

Onu anlatmak, aslında yoldan geçen herhangi bir insanı anlatmaktan farksızdı. Yaşadığı toplumun tüm değerleriyle yıkanmış bir benliği, yine bu toplum tarafından ona biçilmiş görevi layıkıyla yerine getirmekten başka bir amacı olmayan bir ruhu vardı. Toplumsallamış insan tipinin en iyi örneğiydi, okumak onun için bir amaç değil araçtı, iyi bir işte çalışıp yeterince para kazanabilmeyi sağlamak için basit bir araç, aşılması gereken önemli bir basamak, diğer insanların ona biçtiği yolda sadece küçük bir bölümdü. Kendini bildi bileli yaptığı şey de buydu zaten, okumak en iyi yaptığı şeylerden biriydi de. Ders çalışmak, bir şeyler öğrenmek sadece sınavlarda alınması gereken yüksek notlar anlamına geliyordu ki bu da belli notları etkileyecek, dolayısıyla da toplumun ona verdiği görevin bir sonraki adımını diğer insan kitlelerine göre daha kolay atlamasını sağlayacaktı. Bu rolü anlamak, onu anlamanın en önemli kısmıydı, çünkü o, kişi olarak özelliği olmayan, sadece bu rolü devam ettiren basit bir bireydi, bu yüzden de verdiği kararlar, yaptığı hareketler, özetle tüm davranışları, bu rolün usulüne uygun oynanması ve verilen görevlerin tamamlanması demek oluyordu. Rol ise çok basitti, birkaç anlaşılabilir ilkeden oluşmaktaydı. Birincisi ve en önemlisi, “tek amaç kendini kurtarmak, diğer bireylerin önüne geçmektir”. İkincisi ise ilk ilkenin devamı olarak, “siyasi olaylara karışma, bırak onu, senin yerine birileri düşünür, birileri karar verir, fazla kurcalama”. Üçüncüsü de; “sadece sana söyleneni yap, çünkü bu senin için en iyi olandır”. İşte bu ilkelere inanarak yaşamak, rolünü en iyi şekilde yapabilme yeteneğini kazandırdı ona da. Toplumun ona verdiği amaç ise çok daha kısa ve açıktı; oku, çalış, vatani görevini(!) yap, evlen, çocuk yap, onları da okut ve öl. İşte onun için hayat bu kadar basitti, ve hikayenin asıl konusu ise, bu görevlerden en sancılı olanını yapması gerektiğini hissettiği zaman yaşadıklarıdır.

İyi bir üniversiteyi kazanmak, görevlerin içinde en çok kıvanç duyulan ve çevresi tarafından övgü toplayan başarısıydı. Çünkü bu yolla diğer görevlerin yolu açılmış, adeta ona çizilen yolun en önemli bariyerini aşmıştı. Bu konuda ona yardımcı olabilecek insanlar vardı ve bu kimseler de ellerinden geleni ardına koymamışlardı, sonuç da umulduğu gibi olmuştu.

Konu kızlarla ilişkiler olduğunda o hiçbir zaman etrafındaki bazı arkadaşları gibi olamamıştı. Hiç kız arkadaşı olmamış, buna pek de vakit bulamamıştı. Elbette aşkları olmuştu fakat genelde bunlar lisede herkesin yaşadığı gibi tek taraflı duygular olarak kalmış, üniversiteye başladığında da unutulup gitmişti. İlk yılların verdiği heyecan onda ilk olarak bahar aylarında yaşadığı ani duygusal değişiklikler, ve olur olmaz herkese aşık gezme ile sonuçlanmıştı.

Bir süre post-ergenlik dönemi devam etse de ilerleyen yıllarda daha seçici davranmaya başlamış, ayakları daha yere basar hale gelmişti. Hatta farkındalığı o kadar artmıştı ki eskiden yaşadığı şeylere gülüp geçiyor, hissettiği duyguların ne kadar çocukça ve yersiz olduğunu düşünmeye başlıyordu. Artık o büyümüştü, eskisi gibi değildi, en azından kendisi öyle sanıyordu. Düşündüğü ve hissettiği şeylerinse sadece ona biçilmiş rolün realitesi olduğundan habersiz, bunların kaynağının kendi içi olduğuna inanıyordu.

Üçüncü yılında artık zamanın azaldığını, toplumun ve çevresinin rahatça kabul edebileceği, kendisinin de az da olsa sevebileceği birini bulma olasılığının azaldığının bilinç-altında hızla onu kemirdiğini bilmeden, etrafındaki bu tanımlamaya en uygun kızlara “aşık” oluyordu. İşin ilginç tarafı bu role de uygun kişi uzun süredir tanıdığı, ancak asla o şekilde düşünmediği biriydi. Bu bile tek başına hissettiği şeyin aşk olmadığını göstermesine rağmen, kendisi bu bilinçten tamamen uzak bir şekilde, kızı tanıdıkça hayallere dalmaya başlamıştı bile. Kızın da ondan hoşlanıyor olma ihtimalinin yüksekliği, geçen sene yaşadığı talihsiz reddedilme travmasını tekrar yaşama olasılığını, sanal bile olsa düşürüyor, cesaretine cesaret katarken, onu ciddi ciddi sevdiği sanrısına daha yoğun bir şekilde inanmasına olanak tanıyordu.

Hayalleri kurmak onun için hiçbir zaman zor olmamıştı, o kızla da zor değildi. Kız tam aradığı gibiydi, fazla güzel dikkat çeken biri değildi, ki bu da ileride yaşayabileceği potansiyel bir aldatılma ihtimalini düşürüyordu, bu iyiydi. Toplumsal olarak boşanmak kötüydü, ve bu durum baştan önlenmeliydi. Kızın yumuşak başlı ve sessiz olması da yine olası bir tartışma ve fikir ayrılığından doğabilecek bir boşanma olasılığını ortadan kaldırıyordu. Ayrıca dikkat çekmemesi kendi düşük egosu için de, yanında o varken katlanılabilir bir kıskançlık seviyesi doğurmaktaydı. Kız tam bir aile kızıydı, bu da iyiydi. Aileye düşkün olmak yine toplumun en büyük saydığı erdemlerden biriydi. Çalışkanlık da aynı şekilde iyiydi, ve kızdada bol bol bulunmaktaydı, dersleri oldukça iyiydi ve hatta bu konularda ona yardımcı bile olabilirdi. İşinde başarılı, ortalama da olsa ciddi bir kariyer sahibi (asla kendinden yüksek bir mevkide olmamalıydı), ailesine düşkün ve sessizce eşinin sözünden çıkmayan bir eş hayali, onun aklını cezbetmekte yeterliydi. Hayatta bundan başka bir beklentisi olamazdı bile, çünkü iyi bir üniversiteyi de kazanarak zaten yeterli para kazanmayı ve üst düzey kariyerle birlikte, yine orta-üst sınıfa dahil olabilecek kadar bir kazancı garantiydi, tek eksiği bu hayalde tarif ettiği gibi bir eşti, ve bu hayalin eksik parçası da o kız olabilirdi. Hem ondan da hoşlanıyor gibiydi, bu sefer ötekiler gibi olmayabilirdi, umut vardı…

Önündeki ciddi bir engel ise kızla az da olsa geçmişi olan bir arkadaşlıkları olmalıydı. Kendi düşüncesine göre o kıza karşı ilgisini yoğun bir şekilde gösteriyordu, kızın bu durumun farkında olmaması imkansızdı. Kızdan aldığı sinyaller de kötüye yorulabilecek cinsten değildi, internette yazdığı iletiler, onunla olan yakınlığı ve sohbetlerinden çekip aldığı ince detaylar, hepsi doğru yönü işaret ediyordu, onun istediği yönü. Ama yine de emin olamıyordu elbette, zaman da daralmaktaydı zira etraf yüzlerce potansiyel rakiple doluydu. Hem arkadaşları da çok baskı yapıyorlardı ona, halbuki ne gerek vardı ki, istediği zaman konuşabilirdi, o sadece her şeyin doğru olmasını istiyordu, doğru zaman geldiğinde gerekli konuşmayı yapacak, ve güzel bir geleceğe birlikte, el ele yürüyeceklerdi artık. Artık olayı iyice resmiyete dökmenin vakti gelmişti, bunu o da biliyordu, aralarındaki ilişkinin arkadaşlıktan çıkıp farklı bir boyuta gelmesi onun için çok önemliydi. Bu, okul boyunca sürecek ciddi bir ilişki ve birbirini tanıma evresinden sonra gelebilecek bir nişanlılık, sonra da işini ve hayatını düzene soktuktan sonra yaşanacak bir evlilikten başka bir anlam taşımıyordu onun için. O yeni nesil bir muhafazakardı. Toplumun ona söylediği her şeyi elbette yapacak, ama filmlerden gördüğü ve öğrendiği diğer hayallerini de gerçekleştirecekti. Hem zaten zaman da artık eski tip geleneksel toplum yapısına sahip değildi, o da okumuş modern bir bireydi, en azından görüntüde, bu yüzden yeterli sürede bir flört dönemi gerekliydi ve kaçınılmazdı.

İşte bu hayallere dalıp gitmişti, ama hepsinin gerçek olabilmesi için önünde tek bir engel kalmıştı, kızla konuşmak. Kızla konuşmak konusu bile onun için bambaşka bir ritüeldi, yapılması gereken, ve doğru yapılması gereken bir zorunluluk, hayal ettiği gibi olmak zorunda olan, ve yıllar sonra çocuklarına anlatmaya değecek kadar orijinal ve güzel olmalıydı, yıllarca izleyerek büyüdüğü aşk filmlerinden farksız olmalıydı, her şey kusursuz, her şey mükemmel olmalıydı. mükemmel bir manzara eşliğinde olmalıydı bu, arkada mümkünse tam o ana uygun bir müzik, ve kendi ses tonu, yine mükemmel olmalıydı. hem kıza güven vermeliydi, hem de hissettiklerinin boş duygular olmadığını belirtmeye yetecek kadar duygusal. Ama asla fazla duygusal olmamalıydı, fazla duygusal erkekler kızlar tarafından iyi bir koca adayı olarak kabul edilmiyorlardı, ona göre hem biraz sert hem biraz yumuşak olmalıydı, daha da doğrusu, kızı koruyabilecek kadar sert, ama onu kayıtsız şartsız sevebilecek kadar da duygusal. Kendini bildiği kadar kızı da biliyordu, zira toplumun ideal erkek eş, tanımını da çocukluğundan beri yeterince öğrenmişti. Aynı kendi gibi olan bir kız da, nasıl kendi ideal kadın eşi arıyorsa, ideal erkek eşi arıyor olmalıydı, ve bu kız da aynı onun gibiydi, yeterince toplumsallaşmış, çevresinin ona öğütlediği her şeyi yapan ve kendini buna göre şekillendiren biri.

Bu seferki konuşma çok başka olmalıydı, ve olacaktı da. Her şeyi kafasında kurmuştu, somut olarak her şey mükemmel olabilirdi, ama bu sefer kendi de çok hazırdı. Artık o kızların karşısında ezilip büzülen çocuk yoktu, kendine güvenmeliydi, çünkü bu da karşısındakini etkileyebilirdi. Konuşması hazırdı, aynen kendi gibi olan arkadaşlarından aldığı anlamsız öğütleri de yazmıştı kafasına, sanki onlar çok biliyorlardı, ama söyledikleri kafasına yatmıştı, bu yüzden dinleyecekti. Kıza adeta kendini pazarlayacaktı, onu mutlu edebileceğini söyleyecek, ona güzel bir gelecek vaadedecekti. Tek istediği ise bir şanstı, sadece küçücük bir şans ve her nasılsa ondan sonra her şeyin mükemmel gideceğine inanıyordu, çünkü şimdiye kadar o eşiği hiç aşamamıştı, aştıktan sonra her şey kolay olmalıydı, en zor kısmı buydu, en azından o böyle sanıyordu, gerçek hiç böyle olmasa da.

Kendine olan bütün güvenini toplayacak, kızın arkadaşını da bir şekilde ayarlayarak, kafasında kurduğu o mükemmel yere, mükemmel zamanda gidecek, mükemmel şarkı ile desteklenmiş kusursuz konuşmasını yapacaktı. Ondan sonra ise ne olacağını çok düşünmüyordu, zaten anlamsızdı düşünmek, nasıl olsa yeterince kusursuz olursa ve düşündüğü gibi karşısında dik bir şekilde durup, doğru kelimeler ve doğru vurgu ile konuşursa başarısız olma ihtimali bile yoktu. Her şey çok güzel olacak, artık mutlu bir hayat sürecekti.

Dediği gibi de oldu aslında, planının zor kısımlarını utana sıkıla da olsa gerçekleştirebildi, sadece kızın arkadaşı bu duruma oldukça zor ikna olmuştu, bu da çocuğun sinirlerini bozmuştu biraz. Müstakbel kız arkadaşının en iyi arkadaşı ile arasının açık olması işleri zorlaştırabilirdi. Yine de kafasından bu düşünceleri attı, şu an yaşadığı kusursuz ana odaklanmalıydı.

Mükemmel manzara için Karaköy’deki Galata Kulesi’ni seçmişti, zira kız bundan önceki bir konuşmalarında başka bir kule için “ilan-ı aşk etmek için güzel bir yer” demişti, bunu hemen beynine kazımış, kendi ilan-ı aşkı için ona çok benzer olan bu yeri seçmişti. Başarısızlık olasılığı iyice düşmüştü bu şekilde, zaten başarısız olamazdı ama, bu şekilde olasılık tamamen ortadan kalkmıştı nerdeyse. Ancak kendisi hiç oraya gitmemişti, ama olsun biraz biliyordu sonuçta, hayallerindeki gibi bir sahneyi yaşamak, film karesine sıkıştırılmış hayatın gerçekliğini sorgulamadan, aynen onu taklit etmek için doğru yerdi Galata Kulesi.

Kızla kulenin yakın bir yerinde buluştuklarında adeta eli ayağına dolaşmıştı, konuşamıyordu bile, ama ona sorsanız çok sakindi ve kendinden emin olarak selamlaşmışlardı. Kuleye ulaşmaları için buluştukları yerden biraz yukarı doğru yürümeleri gerekmekteydi, bu da işine geliyordu, eski İstanbul’un o mistik havası kızın içindeki romantizmi ortaya çıkabilir, bu da yapacağı konuşmayı daha derinlere sokarak başarı şansını artıabilirdi. Arkadaşıyla da konuşmuştu zaten bu konuyu, tekrar tekrar üzerinden geçmişlerdi, her şey doğruydu, akla yatkındı ve kesinlikle bu şekilde olmalıydı.

Yürürlerken ilk konuyu kız açtı, elbette diğerleri gibi derslerden ve okulla ilgili konulardan bahsediyordu, oğlan da gerekli cevapları veriyor, kendi de saçma da olsa sohbeti devam ettirmeye çalışıyordu. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı, kuleye giden yol çok dikti, zaten birazdan yapacağı konuşma onu heyecanlandırıyordu ve bu ikisi birleşince iyice nefes nefese kalıyordu. Üzerine bir de terlemeye başlamıştı, ki bu iyi değildi, oldukça yakın olacaklardı konuşurlarken ve yakın iken duyulan ter kokusu her şeyi mahvedebilirdi. Bunları düşünürken ve kızla da konuşmaya çalışırken bir süre sonra kuleye geldiler. Biletleri oğlan ısmarladı, tam bir erkekti çünkü o, kıza biletini ısmarlıyor kapıyı açarken onun geçmesi için tutuyor ve ona yol veriyordu. Fakat kuleye girdiklerinde bir kötü sürprizle daha karşılaştı, durum iyice vahim hale geliyordu ama yılmayacaktı, asansörün bozuk olduğunu gösteren kağıdı okuduktan sonra, merdivenle de çıkabileceklerini söyledi kıza. Kız da ilk başta biraz mırın kırın etse de kabul etti, buraya kadar gelmişti artık.

Merdiven dardı ve çıkmaları gereken kat sayısı oldukça fazlaydı. Dik yokuşu çıkarken zaten nefes nefese kalmış biraz da terlemişti, ama bu dar ve rutubetli merdivenler durumu iyice kötüleştiriyordu. Artık ter kokusu gerçeğinden iyice çekinir olmuştu, bu kadar yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken böyle basit bir hatadan dolayı kaybetmesi korkunç olurdu, tekrar bu fırsatı sağlayamazdı. Neden böyle olmuştu ki zaten, filmlerde kimse terlemezdi, hiç kimse ter kokmazdı, hepsinin bembeyaz dişleri vardı, ve ses tonları mükemmeldi.

Merdivenler de bu düşünceler içindeyken sonunda bitmişti. Ama gördüğü manzara onu hemen mutlu edemedi, çünkü kulenin zirvesi hiç beklediği gibi değildi, çok dardı, ve rahat rahat konuşabileceği bir ortamı yoktu. Evet bir restoran vardı ama konuşmasını otururken değil ayakta, manzarayı izlerlerken yapmalıydı. İşin kötüsü gündüz iyi olan hava yavaş yavaş kasvetli bulutlar tarafından kapanmış, ciddi bir yağmur tehdidi oluşmuştu. İnsanların aralarından geçe geçe kenar kısma ulaşmış manzarayı seyretmeye başlamışlardı. Etrafta çok fazla turist vardı ve hepsi fotoğraf çekmeye çalışıyordu, hepsiyle de dip dibelerdi ama bu onu yıldırmadı, konuşacaktı kızla ve burada tam da bu anda olacaktı, başkalarının duymasını bile önemsemiyordu artık, ki duymamaları olasılık dışıydı. Yan yana durabildiler bir şekilde ve bir süre konuşmadan durdular. Oğlan tam nefesini içine çekmiş, mükemmel konuşmasını yapmak üzereyken birden müthiş bir gök gürültüsü duydular ve aniden, çocuğun hayatında görmediği kadar şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. İşte şimdi her şey rezil olmuştu, kızın bu durumdan hiç mutlu olmadığı belliydi, üzerindeki ince bir bluzdu ve ceketi de yoktu, yağmuru o da beklemiyordu. Etraflarındaki turistler ise pek bu durumdan şikayetçi gibi değillerdi, kimisi içeri girdiyse de yağmurdan kaçmak için, çocuğun yanındaki 200 kiloluk alman onu sıkıştırmaya devam ediyordu. Oğlan alman turist ile kızın arasında sıkışıyor gibiydi ve kız da çocuğun ona doğru bu itilmesinden hiç memnun değildi. Çocuğun bütün hayalleri bozuluyordu, ve kafasında kurduğu film karesi, akan yağmur suyuyla yavaş yavaş eriyordu. Hızlı düşünmeliydi ve doğru olanı yapmalıydı, anlık bir tereddütten sonra kız içeri girmek istedi, ve sesi çok kararlıydı, oğlanın karşısında dimdik durmuştu, ezik değildi.

Birlikte içeri girdiler ve bir süre üstleri başları ıslak, yağmurun dinmesini beklediler. Kızın ruh hali tamamen alt üst olmuştu ve çocuğun da bunu düzeltebilmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu, konuşması için hiç doğru bir zaman değildi. Yağmurun biraz azaldığını düşündükleri bir sırada kuleden çıkıp okullarına dönmek için yola koyuldular.
Onun beklediği gibi olmamıştı hiçbir şey, hatta her şey tamamen ters gitmişti bile diyebilirdi açıkça. İlerleyen günlerde de eline istediği gibi bir fırsat asla geçmedi, kızla yalnız kalamadılar, o da konuşmasını sürekli erteledi.

Aradan geçen birkaç hafta sonunda kızın başka biriyle birlikte olduğunu öğrendi, ilişkileri de ciddi gibiydi aslında, ilk önce oldukça sinirlendi, kıskandı, ama bir şekilde atlattı. Sonra da gerçekleri görmeye başladı, aslında o kızı hiç sevmemişti ki, hem o onun düşündüğü gibi biri değildi, yoksa neden gidip o çocukla çıksındı ki. O sadece kızı kafasında büyütmüştü böyle, hayalindeki insana benzediğini sanmıştı. Hem sevmiş olsa şimdi böyle hisseder miydi, basbaya sevmiyordu işte, hatta konuşmadığına mutlu bile olmuştu artık, belki de onu yeterince tanımayışının acısı ileride bir ilişkide olsalardı daha kötü çıkabilirdi. Evet artık böyle düşünüyordu ve onu tamamen aklından atmıştı.

Ya da böyle düşünmek, çok daha kolaydı…

07.05.2009, İstanbul


Devamını Oku!

Komik Bir Şey Varsa Birlikte Gülelim

Biz Kaç Kişiyiz