bilginin metalaşmasının, tüm altyapı ilişkilerinin piyasa ekonomisi tarafından belirlenmesinin kaçınılmaz bir sonucu.
eğitimin kapitalleşmesi aslında eğitimin kendisinin değil, eğitimin sonucu, daha da dolaysız anlatımıyla, diplomanın kapitalleşmesi, piyasa şartlarında alımı satımı yapılabilen ve çok daha önemlisi bir fiyatı olan ve bu fiyatı üzerinden de başka karlar, başka gelirler elde edilebilen bir yapıya bürünmesidir.
bunun en güzel örneği hiçbir özel üniversitede sümeroloji, arkeoloji gibi bölümlerin bulunmamasıdır. bu durumun altında yatan gerçek sebep ise özel üniversitelerin talep ettiği öğrenim fiyatının bu bölüm mezunları tarafından kısa dönemde tekrar elde edilip üzerine kar edilebileceği bir mesleğe sahip olamamalarıdır.
daha net ve anlaşılır şekilde ifade edeceğim;
hiçbir baba yılda 15 bin lira verip çocuğunun arkeolog olmasını istemez, özellikle de aynı parayı işletme gibi bir bölüme verebilme seçeneği varken. çünkü işletme diploması üzerinden diploma için ödenen ücretin geri dönüşü çok daha garantidir ve hızlıdır.
bakıyoruz, mba denilen saçmalık ve belli başlı diğer yüksek lisanslar olsun, bazı sertifikalar olsun akıl almaz ücretlere sunuluyor, bunun tek sebebi bunların "satın alınması"nın çok büyük miktarda gelir kapısı aralaması. bunun salakça olduğunu ise şöyle söyleyeyim, mba programlarında gerçekten "öğrenilmesi" gereken hiçbir şey öğrenmezsiniz. zaten sınavları da tırt olur. buna rağmen mba yapmış olmak özel sektörde size inanılmaz derecede fayda sağlar.
burada, bilginin de değersizleştiğini görüyoruz. sadece nakde çevrilebilen, piyasa şartlarında kabul gören bilginin fiyatı artarken - hem de fahiş bir şekilde - hemen hemen diğer tüm bilgi türleri, teorik bilimler, felsefe ve benzeri alanlardaki bilgi tamamen yok sayılabiliyor, yadsınabiliyor...
sadece üst gelir grubundaki kimseler veya yönetici adayları için değil, bakınız gayet sıradan insanlar için de belli başlı bilgi türleri piyasa şartlarında değerlendiriliyor.
bugün etrafımızda görüyoruz, ingilizce kursları olsun, kpss kursları olsun akıl almaz derecede türediler. eskiden böyle bir şey yoktu, biliyoruz. bugün bunların var olmasının ve talep görmesinin tek sebebi bu eğitimlerin, genel anlamıyla bu bilgilerin yukarıdakiler gibi aynı şekilde nakde çevrilebilmeleridir. 2010 kpss'de de görüyoruz ki insanlar işsizlikten ne yapacaklarını şaşırmışlar çok afedersiniz. memurluk gibi çok uzun süredir aşağı görülen bir meslek grubu için bile bu kadar talep olması elbette bu çaresizlikten faydalanmak isteyecek kuruluşlar oluşacaktır. yani eskiden beri alışık olduğumuz dersanecilik artık kesinlikle yetmemekte olduğundan, şimdi de sıra bunlara gelmiştir.
ingilizce bilmek, bir yatırım aracı haline gelmiştir. kpss'yi geçebilmek için ihtiyaç duyulan bilgi yatırım aracı haline gelmiştir. ve bu bilgileri satan kurumlar belli ücretler karşılığında size bu bilgileri, yani bu yatırım aracını sunmaktadırlar.
özetle;
25 milyara yüksek lisans mı olur ya...
Devamını Oku!
Eserlerimiz
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı, Mayıs 25, 2010
Perşembe, Temmuz 23, 2009
Dumansız Hava Sahası
Yazar
Anteros
özgürlükler ve sağlık meselesinden tartışalım o zaman bu konuyu...
özgürlük, bize ilkokulda ezberletildiği gibi başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyordu değil mi? bu ezberimizi bozmayalım ve ilkokul 3 seviyesine inerek anlatalım ki, herkes anlayabilsin... boş beleş ezberlerimizi kafamızın bir yerinde veri olarak alalım ve ilk varsayımımızı "senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" olarak belirleyelim.
şimdi bu bağlamda dumansız hava sahası nedir, kapalı alanlarda sigara içme yasağıdır ki bu yerlerde sigara içmenin, içmeyen insanlara yüksek zararlar verdiğini hepimiz biliyoruz, biz bilmesek de bilim zaten bunu kanıtlamış, bize susmak düşer...
ben sigara içmiyorum, sigara içen sevgili bile edinmedim, kokusundan da nefret ederim, nargile bile içemem, hemen öksürürüm.
peki ama "sağlık" ve "özgürlük" kavramlarımız sadece sigara üzerinden mi tehlikede? işte benim karşı çıktığım nokta burada başlıyor. eğer yüce devletimiz ve pek muhterem akp hükümetimiz, haşmetli başbakanımız ve onun vezirleri (ay pardon bakanları) bizi bu kadar düşünüyorsa, neden şimdiye kadar sadece sigara konusunda bu denli kararlı davrandılar?
türkiye'de ve dünyada insanların neden öldükleri konusu incelendiğinde akciğer kanseri vb. rahatsızlıklar sonucu ölümler ilk sıralarda kendilerine oldukça zor yer bulabiliyorlar.
en üst sıralarda ise şunlar var: kalp hastalığı, trafik kazası, tüm kanser çeşitleri, diyabet ve hatta grip...
şimdi bunları tek tek inceleyelim...
kalp hastalığı: kalp hastalığı, damar tıkanıklığı ve buna bağlı kalp krizleri ile yaşanan sıkıntılara verilen genel addır. bunun en önemli sebebi de yanlış beslenme, eksik spor ve önleyici tıp hizmetlerinin eksikliğidir. şimdi kafamızda hepimizin bildiği bir manzara canlandıralım. bir alışveriş merkezinin yemek katında sigaranın da serbest olduğunu düşünelim. burada oturan ve sigara içmeyen sadece bir vatandaş için olası sağlık problemlerini analiz etmek istersek, elbette soluduğu havadaki sigara dumanı ilk sırada olacaktır, buna kimse itiraz edemez. ancak kafamızı kaldırıp, bakış açımızı genişletirsek, acaba bu sade vatandaş için o dumandan ölme olasılığı daha mı yüksektir, istatistiklere göre hayır. o yemek katında bulunan restoranlardan yemek yeme sonunda kalp ve damar rahatsızlıklarına yakalanma olasılığı gerçekten daha yüksektir. burada şunu belirtmek istiyorum, ey tayyip, sigara ile bu kadar savaşıyorsun eyvallah da, o kfc'de aynı yağda kaç kere kızartma yapılıyor bundan haberin var mı? veya burger king'de hamburgerlerin lezzetini artırmak için kullanılan kimyasalların denetimini bu kadar sıkı yapıyor musun?
çok basit, kesinlikle yapmıyorlar. cezalar bu kadar sert mi, asla değil. hiçbir restoranda bulaşıkhanelerde nasıl virüsler kol geziyor haberleri bile yok. aa ama olur mu serbest piyasa, özgürlük, onlara hep özgürlük, tam özgürlük... (ben salata yiyorum diyenler, biraz aşağıda gerekli açıklamaları bulacaksınız)
trafik kazaları: trafik kazasından ölümün bu denli yüksek olduğu ülkemizde, neden acaba kaza olasılığı çok yüksek yerlere bile gerekli önem verilmiyor. neden bir üst geçit veya bir ışıklandırma yapılmıyor? şundan kesinlikle emin olun ki kazalarda sürücü payı yüksek olsa da, önemli bir bölümünde de kalitesiz yol çok büyük rol oynamaktadır. özellikle çukurlar, yağmur veya kar yağışı sonucunda kayganlaşan yollar vs. çok sayıda ölüme, ailelerin toptan yok oluşu ile sonuçlanmaktadır. peki acaba yol yapımlarında görev alan taşeron firmalar bu denli denetleniyor mudur? kesinlikle hayır. zaten belediyelerin kendileri bile asfalt konu olduğunda büyük rantlar sağlıyorken, şehirlerarası yollarda bu tarz bir denetim veya kontrol mekanizması hayal gibi.
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, haydi koy her kilometre başına bir radar ve polis, bakalım bu kadar kaza oluyor mu? koyar mısın, asla koymazsın, çünkü insan hayatı senin son düşündüğün şey, bırak bu yalanları artık... ya da de ki, türkiye'ye giren her otomobile mekanik hız sınırı koyacağız, hiçbiri 90'ın üzerine çıkamayacak. diyebilir misin? nerde sende o yürek, diyemezsin... insanların hız yapma özgürlüğü çok, çok önemli... başkalarının yaşama özgürlüğünün başladığı yerde, bu kimselerin hız yapma özgürlüğü bitmiyor, maalesef o insanların yaşamı bitiyor.
kanser türleri: bu konuda ne diyeyim ki ben... aslında her şey ortada. bizi çok düşünen devletimiz zamanında bardak bardak çayları içtiler. tanıdığı olanlar bilir, şu anda karadenizde her mahallede, evet her mahallede hiç yoksa 2 tane kanserli hasta var. niceleri öldü, niceleri de ölmeye devam ediyor.
kanser allahın takdiri tabi, ama yine kafamızda bir mizansen oluşturalım ve varsayımsal bir şehir insanının sigara dumanından ne kadar zehirlendiğini düşünelim. mesela diyelim bu varsayımsal kişimiz beşiktaş semtinde oturuyor olsun ve işi de maslak iş kulelerinde olsun. şimdi sorarım size, acaba bu kimse, istanbul çevresinde üretim yapan sanayilerin bacalarından çıkan dumandan ve egzoz gazından mı çeşitli kanserlere yakalanır, yoksa yolda suratına kırk yılda bir üflenen sigara dumanından mı? acaba bu kimsenin banyo yaptığı, yiyeceklerini yıkadığı suya hangi ağır sanayi atıkları ilmek ilmek karışmaktadır? şimdi bu kimsemiz, neden bağırsak kanseri, mide ülseri olmaktadır? sigara dumanından mı?
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, sanayi bacalarındaki filtrelemeleri, sigara yasağı kadar denetliyor musun? boya fabrikalarının, atıklarının hangi sulara karıştığından haberin var mı? kesinlikle bunların hiçbiri olumlu yanıt alamayacaktır. aa ama olur mu, üretim önemli bir özgürlük. onların özgürlüğü önemli. benim kaliteli yaşam hakkımı, sağlıklı hava soluma hakkımı elimden almaları önemli değil, benim özgürlüğüm sadece kafelerde sigara içen insanlar tarafından ihlal ediliyor...
grip ve diğer viral hastalıklar: domuz gribinin pandemic olduğu şu günlerde, bir aşı geliştirme çabası var mı? bir önlem var mı? kış kapımıza dayandı, hepimizin bağışıklığı azalacak ve maalesef ciddi oranda ölüm oranları artacak. havaalanlarına ısı dedektörü koyarak mı korunuyor bizim özgürlüğümüz. yoksa sigara dumanından korunmak yetiyor mu?
diyoruz ki o zaman, ey tayyip, bu konuda sana bir şey demeyeceğim bile, yukarıda saydıklarım yeter de artar bile...
şimdi bu söylediklerime yapılabilecek en önemli eleştirilere baştan yanıt vermeye çalışalım.
diyeceksiniz ki, ey Anteros, siz sosyal demokratlar hep böylesiniz, sadece eleştirirsiniz, bir sistem bir çözüm ortaya atmazsınız...
el cevap: birincisi ben sosyal demokrat değilim.
ikincisi hayır, benim gayet sigara içmeyenların haklarını koruma konusunda farklı fikirlerim var, ve bu da aklıma yukarıda yaptığım kalp hastalığı riski analizinde aklıma geliyor.
okuduysanız, orada yaptığım "burger king, kfc çok zararlı onlar denetleniyor mu?" eleştirime gelebilecek en sağlam eleştiri, "arkadaşım onları zararlı olduğunu bile bile yeme o zaman, git salata ye sağlıklı yaşa" olacaktır. bunu buraya gelene kadar kendiliğinden düşünmüş herkesin alnından öpüyorum, helal olsun lan size. ama benim de buna cevabım şu, evet, her insan kendi sağlığını düşünme özgürlüğüne sahiptir ve bunu sonuna kadar yapmalıdır, yapmak zorundadır! öyleyse salata yemeyi seçen birisi, yine gideceği mekanları da seçemez mi?
çok basit, bir barın kapısının önünde, "bu müessese de tütün ürünleri içmek serbesttir" yazsa, ve diğerlerinde de bu ibare olmasa, acaba isteyen istediği yere gitmez mi? ben şahsen yakım çevremde de sigara içen çok az olduğu için bir yere gitmeden önce şunu mutlaka düşünüyoruz: "ya abi oranın havalandırması falan çok uyduruk hep duman altı, oraya gitmeyelim". e o zaman biz bu otokontrolü zaten yapmışız, devlet eliyle böyle saçma sapan bir yasağın gereği nedir? ve evet genelde de gitmiyoruz. ha ne oluyor, arada çok istersek belli bir yere gitmeyi, kırk yılda bir bir kerecik çekiyoruz dumanı, ama emin olun o sebepten akciğer kanseri olmuyoruz.
önermeye çalıştığım sistem şu, bırakalım mekan sahipleri, kendi mekanlarında sigara içilip içilemeyeceğine kendileri karar versinler, müşteri profillerini kendileri seçsinler. ben eminim kendi başına sigarayı yasaklayan müesseselerin müşterisi ciddi anlamda artacaktır. ha zaten şunu da yapın, sigara içilebilme ruhsatı çıkarın, bu ruhsatı almak isteyenlerden 6 ayda bir vergi alın. hem bütçeye ek gelir sağlayın, hem kimsenin özgürlüğünü kısıtlamayın.
ama şurada şunu söylemek zorundayım, elbette kamusal alanlarda yasak olmalıdır. örneğin alışveriş merkezlerinde. sigara içilebilir bölümler ya tamamen kapalı olmalıdır, veya böyle bir bölüm yoksa diğer her yerde sigara yasak olmalıdır. bahsettiğimiz ve eleştirdiğimiz, yasakların kişilerin özgürce gittikleri ve istedikleri takdirde gitmeme seçeneklerinin bulunduğu, bar-cafe ve restoranlar...
bu yüzden herkese diyorum ki, azıcık ezber bozun. ilkokulda öğrendiğiniz kavramların hepsini bir kenara bırakın ve düşün dünyanızı buna göre şekillendirin. özgürlüğün anlamını daha detaylı irdeleyin, ve televizyondan duyduğunuz her şeye inanmayın.
bugün sigarayı yasaklayanların yarın, küpe takmak yasaktır, çünkü sağlığa zararlıdır, demeyeceğinin garantisini, hiç kimse veremez, akıllı olun...
Devamını Oku!
özgürlük, bize ilkokulda ezberletildiği gibi başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyordu değil mi? bu ezberimizi bozmayalım ve ilkokul 3 seviyesine inerek anlatalım ki, herkes anlayabilsin... boş beleş ezberlerimizi kafamızın bir yerinde veri olarak alalım ve ilk varsayımımızı "senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" olarak belirleyelim.
şimdi bu bağlamda dumansız hava sahası nedir, kapalı alanlarda sigara içme yasağıdır ki bu yerlerde sigara içmenin, içmeyen insanlara yüksek zararlar verdiğini hepimiz biliyoruz, biz bilmesek de bilim zaten bunu kanıtlamış, bize susmak düşer...
ben sigara içmiyorum, sigara içen sevgili bile edinmedim, kokusundan da nefret ederim, nargile bile içemem, hemen öksürürüm.
peki ama "sağlık" ve "özgürlük" kavramlarımız sadece sigara üzerinden mi tehlikede? işte benim karşı çıktığım nokta burada başlıyor. eğer yüce devletimiz ve pek muhterem akp hükümetimiz, haşmetli başbakanımız ve onun vezirleri (ay pardon bakanları) bizi bu kadar düşünüyorsa, neden şimdiye kadar sadece sigara konusunda bu denli kararlı davrandılar?
türkiye'de ve dünyada insanların neden öldükleri konusu incelendiğinde akciğer kanseri vb. rahatsızlıklar sonucu ölümler ilk sıralarda kendilerine oldukça zor yer bulabiliyorlar.
en üst sıralarda ise şunlar var: kalp hastalığı, trafik kazası, tüm kanser çeşitleri, diyabet ve hatta grip...
şimdi bunları tek tek inceleyelim...
kalp hastalığı: kalp hastalığı, damar tıkanıklığı ve buna bağlı kalp krizleri ile yaşanan sıkıntılara verilen genel addır. bunun en önemli sebebi de yanlış beslenme, eksik spor ve önleyici tıp hizmetlerinin eksikliğidir. şimdi kafamızda hepimizin bildiği bir manzara canlandıralım. bir alışveriş merkezinin yemek katında sigaranın da serbest olduğunu düşünelim. burada oturan ve sigara içmeyen sadece bir vatandaş için olası sağlık problemlerini analiz etmek istersek, elbette soluduğu havadaki sigara dumanı ilk sırada olacaktır, buna kimse itiraz edemez. ancak kafamızı kaldırıp, bakış açımızı genişletirsek, acaba bu sade vatandaş için o dumandan ölme olasılığı daha mı yüksektir, istatistiklere göre hayır. o yemek katında bulunan restoranlardan yemek yeme sonunda kalp ve damar rahatsızlıklarına yakalanma olasılığı gerçekten daha yüksektir. burada şunu belirtmek istiyorum, ey tayyip, sigara ile bu kadar savaşıyorsun eyvallah da, o kfc'de aynı yağda kaç kere kızartma yapılıyor bundan haberin var mı? veya burger king'de hamburgerlerin lezzetini artırmak için kullanılan kimyasalların denetimini bu kadar sıkı yapıyor musun?
çok basit, kesinlikle yapmıyorlar. cezalar bu kadar sert mi, asla değil. hiçbir restoranda bulaşıkhanelerde nasıl virüsler kol geziyor haberleri bile yok. aa ama olur mu serbest piyasa, özgürlük, onlara hep özgürlük, tam özgürlük... (ben salata yiyorum diyenler, biraz aşağıda gerekli açıklamaları bulacaksınız)
trafik kazaları: trafik kazasından ölümün bu denli yüksek olduğu ülkemizde, neden acaba kaza olasılığı çok yüksek yerlere bile gerekli önem verilmiyor. neden bir üst geçit veya bir ışıklandırma yapılmıyor? şundan kesinlikle emin olun ki kazalarda sürücü payı yüksek olsa da, önemli bir bölümünde de kalitesiz yol çok büyük rol oynamaktadır. özellikle çukurlar, yağmur veya kar yağışı sonucunda kayganlaşan yollar vs. çok sayıda ölüme, ailelerin toptan yok oluşu ile sonuçlanmaktadır. peki acaba yol yapımlarında görev alan taşeron firmalar bu denli denetleniyor mudur? kesinlikle hayır. zaten belediyelerin kendileri bile asfalt konu olduğunda büyük rantlar sağlıyorken, şehirlerarası yollarda bu tarz bir denetim veya kontrol mekanizması hayal gibi.
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, haydi koy her kilometre başına bir radar ve polis, bakalım bu kadar kaza oluyor mu? koyar mısın, asla koymazsın, çünkü insan hayatı senin son düşündüğün şey, bırak bu yalanları artık... ya da de ki, türkiye'ye giren her otomobile mekanik hız sınırı koyacağız, hiçbiri 90'ın üzerine çıkamayacak. diyebilir misin? nerde sende o yürek, diyemezsin... insanların hız yapma özgürlüğü çok, çok önemli... başkalarının yaşama özgürlüğünün başladığı yerde, bu kimselerin hız yapma özgürlüğü bitmiyor, maalesef o insanların yaşamı bitiyor.
kanser türleri: bu konuda ne diyeyim ki ben... aslında her şey ortada. bizi çok düşünen devletimiz zamanında bardak bardak çayları içtiler. tanıdığı olanlar bilir, şu anda karadenizde her mahallede, evet her mahallede hiç yoksa 2 tane kanserli hasta var. niceleri öldü, niceleri de ölmeye devam ediyor.
kanser allahın takdiri tabi, ama yine kafamızda bir mizansen oluşturalım ve varsayımsal bir şehir insanının sigara dumanından ne kadar zehirlendiğini düşünelim. mesela diyelim bu varsayımsal kişimiz beşiktaş semtinde oturuyor olsun ve işi de maslak iş kulelerinde olsun. şimdi sorarım size, acaba bu kimse, istanbul çevresinde üretim yapan sanayilerin bacalarından çıkan dumandan ve egzoz gazından mı çeşitli kanserlere yakalanır, yoksa yolda suratına kırk yılda bir üflenen sigara dumanından mı? acaba bu kimsenin banyo yaptığı, yiyeceklerini yıkadığı suya hangi ağır sanayi atıkları ilmek ilmek karışmaktadır? şimdi bu kimsemiz, neden bağırsak kanseri, mide ülseri olmaktadır? sigara dumanından mı?
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, sanayi bacalarındaki filtrelemeleri, sigara yasağı kadar denetliyor musun? boya fabrikalarının, atıklarının hangi sulara karıştığından haberin var mı? kesinlikle bunların hiçbiri olumlu yanıt alamayacaktır. aa ama olur mu, üretim önemli bir özgürlük. onların özgürlüğü önemli. benim kaliteli yaşam hakkımı, sağlıklı hava soluma hakkımı elimden almaları önemli değil, benim özgürlüğüm sadece kafelerde sigara içen insanlar tarafından ihlal ediliyor...
grip ve diğer viral hastalıklar: domuz gribinin pandemic olduğu şu günlerde, bir aşı geliştirme çabası var mı? bir önlem var mı? kış kapımıza dayandı, hepimizin bağışıklığı azalacak ve maalesef ciddi oranda ölüm oranları artacak. havaalanlarına ısı dedektörü koyarak mı korunuyor bizim özgürlüğümüz. yoksa sigara dumanından korunmak yetiyor mu?
diyoruz ki o zaman, ey tayyip, bu konuda sana bir şey demeyeceğim bile, yukarıda saydıklarım yeter de artar bile...
şimdi bu söylediklerime yapılabilecek en önemli eleştirilere baştan yanıt vermeye çalışalım.
diyeceksiniz ki, ey Anteros, siz sosyal demokratlar hep böylesiniz, sadece eleştirirsiniz, bir sistem bir çözüm ortaya atmazsınız...
el cevap: birincisi ben sosyal demokrat değilim.
ikincisi hayır, benim gayet sigara içmeyenların haklarını koruma konusunda farklı fikirlerim var, ve bu da aklıma yukarıda yaptığım kalp hastalığı riski analizinde aklıma geliyor.
okuduysanız, orada yaptığım "burger king, kfc çok zararlı onlar denetleniyor mu?" eleştirime gelebilecek en sağlam eleştiri, "arkadaşım onları zararlı olduğunu bile bile yeme o zaman, git salata ye sağlıklı yaşa" olacaktır. bunu buraya gelene kadar kendiliğinden düşünmüş herkesin alnından öpüyorum, helal olsun lan size. ama benim de buna cevabım şu, evet, her insan kendi sağlığını düşünme özgürlüğüne sahiptir ve bunu sonuna kadar yapmalıdır, yapmak zorundadır! öyleyse salata yemeyi seçen birisi, yine gideceği mekanları da seçemez mi?
çok basit, bir barın kapısının önünde, "bu müessese de tütün ürünleri içmek serbesttir" yazsa, ve diğerlerinde de bu ibare olmasa, acaba isteyen istediği yere gitmez mi? ben şahsen yakım çevremde de sigara içen çok az olduğu için bir yere gitmeden önce şunu mutlaka düşünüyoruz: "ya abi oranın havalandırması falan çok uyduruk hep duman altı, oraya gitmeyelim". e o zaman biz bu otokontrolü zaten yapmışız, devlet eliyle böyle saçma sapan bir yasağın gereği nedir? ve evet genelde de gitmiyoruz. ha ne oluyor, arada çok istersek belli bir yere gitmeyi, kırk yılda bir bir kerecik çekiyoruz dumanı, ama emin olun o sebepten akciğer kanseri olmuyoruz.
önermeye çalıştığım sistem şu, bırakalım mekan sahipleri, kendi mekanlarında sigara içilip içilemeyeceğine kendileri karar versinler, müşteri profillerini kendileri seçsinler. ben eminim kendi başına sigarayı yasaklayan müesseselerin müşterisi ciddi anlamda artacaktır. ha zaten şunu da yapın, sigara içilebilme ruhsatı çıkarın, bu ruhsatı almak isteyenlerden 6 ayda bir vergi alın. hem bütçeye ek gelir sağlayın, hem kimsenin özgürlüğünü kısıtlamayın.
ama şurada şunu söylemek zorundayım, elbette kamusal alanlarda yasak olmalıdır. örneğin alışveriş merkezlerinde. sigara içilebilir bölümler ya tamamen kapalı olmalıdır, veya böyle bir bölüm yoksa diğer her yerde sigara yasak olmalıdır. bahsettiğimiz ve eleştirdiğimiz, yasakların kişilerin özgürce gittikleri ve istedikleri takdirde gitmeme seçeneklerinin bulunduğu, bar-cafe ve restoranlar...
bu yüzden herkese diyorum ki, azıcık ezber bozun. ilkokulda öğrendiğiniz kavramların hepsini bir kenara bırakın ve düşün dünyanızı buna göre şekillendirin. özgürlüğün anlamını daha detaylı irdeleyin, ve televizyondan duyduğunuz her şeye inanmayın.
bugün sigarayı yasaklayanların yarın, küpe takmak yasaktır, çünkü sağlığa zararlıdır, demeyeceğinin garantisini, hiç kimse veremez, akıllı olun...
Devamını Oku!
Çarşamba, Ocak 28, 2009
A Brief Survey About Contemporary Events Around The World
Yazar
Anteros
"A Brief Survey About Contemporary Events Around The World" belli makalelerin özeti şeklinde verilen ingilizce ödevimin başlığıdır. Hatalarıyla sevaplarıyla burada yayınlıyorum, henüz bu ödevden kaç aldığımı bilmiyorum.
Thousands of years ago, a man only known as Herakleitos said, “One can’t bathe in the same river twice.” We understand that even in the beginning of history as we know, people was aware of changing process around them, and they could do nothing to effect it. After Herakleitos, other social scientists and philosophers also studied on this phenomenon and they have contributed explaining it intensively. Karl Marx and Hegel, developed what Herakleitos build and cited its’ fundamentals. The term “dialectic” refers, and summarizes all this process about “change” and how it affects history of humankind.
As we discuss about change, we have to investigate history first. If we go deeper and deeper in history everyone can notice that nothing had stood still as they existed, and reflected change. Even the closest societies to outside world had changed because of its inner dynamics. Especially in the latest centuries, by the help of developments in transportation and communication systems, had given great momentum to the speed of change. For instance there is centuries between feudal age and Renaissance, but it didn’t took so much to get to industrialism before the invention of steam power. We have to understand that, the term “change” means an alternation and differing almost everything in the whole world, in technology, the way we think, in arts, and of course inevitably the way we live.
“Change, do we need it, or do we have to?”
Let’s try to discuss contemporary events, with the explanations given above. We mentioned that change is accelerated, and it’s getting more cruel and harsh every passing day. Think about a great avalanche, it destroys everything in front of it, and also, it gets bigger and bigger while continuing. This analogy helps us to understand about today’s globalization process. Nobody or nothing, even the cruelest governments stop this wave, and reflect the changes around the world.
For example, China’s last economic reforms are tending us to think about it very densely. In last decades, especially after the Second World War, China’s economy developed intensively and of course unexpected. Communist, central planned economical programs had been put into action by Mao Zedong, kept the countries growth in yearly two digit numbers, also resisted most economical crisis’ and protected country from outer effects. However, when we come to today, it seems that even China effected from the globalization wave and free market economical system, mostly impositioned by US. The recent global finance crisis made China’s factories shut down and vast amounts of workers became unemployed, and numbers are getting higher every day. In spite of after-war years, nowadays growth and development is not effected as high as it was from real economy and production. Which more important is, is your currency powerful against others’ and are your financial establishments strong enough to compete with outer world. Manufactory and industry became less important in last years. So in order to compete with these progresses, China started to consider some expansions with their economical ideology, absorbing some capitalist principles inside their own system. For example, government is considering to open some new under-developed sectors in order to struggle against unemployment, such as service sector. Another solution which has been worked on, is to make citizens spend more money, especially by creating a middle class in society. This way they aim creating domestic demand to goods and services, only by the help of this, manufacturers and enterprisers keep producing process continuing.
“Change, a new generation’s demand”
Making the best of effects of economical developments in changes, we shouldn’t underestimate other actors in history, especially social ideology shifts. Human psychic is another affect on changes in history. Even though most people tends to protect current condition, if they are not harmed by it so deeply, some others don’t want to accept things the way it is, and try to change it to another way. We can see many revolutionary acts of vast amounts of organized people in history, against tyranny, corruption and any other adverse facts. Sometimes it was against feudal masters, sometimes cruel kings, and sometimes it was against dictation of a whole class of society. It isn’t changed in our times too. Particularly young people are aware of the harm done by globalization and its twin brother neo-liberalism. Heavy industries’ effects to environment, increase of hunger and starvation in “third world countries”, more harsh effects of wars and civil losses are some of these new activists’ key arguments. We can all see these effects around the world by shifts in political predominant opinions. The ending of Bush administration in US is just another symbol for demonstrating this change in people’s minds. After Bush administration which was highly conservative and warlike, democratic parties’ principles which is shaped and gathered in Barack Obama, gave American people another option can happen. For a community fighting in abroad lands for years and devastated because of economical crises, change means more than a word, it also means hope. But it shouldn’t mean that Obama gave people this change, contrary, he and his party used this bias and demand for their own political successes. And of course by the great help of an organized and professional campaign, Obama is elected with a high rate of votes for president. Of course it is too soon to talk definitely about Obama and his cabinet, but it seems Obama picks his associates very carefully, and he actually thinks real changes in his countries domestic policies.
Another social event that took part was rebellion acts in Greece. After the death of Alexandros Grigoropoulos by a bullet triggered from a police gun, demonstrations happened with attendance of vast amounts of young people. These acts evolved into anarchic discourses and mostly aimed the government and their policies. In many cities of Greece, demonstrators attacked municipal buildings, multi-national corporate assets, and other public properties. Even these acts started with a death of a child, it wasn’t only about him, it happened because citizens were not happy nor wealthy. Many people are still living with the fear of losing their jobs, as it was before these acts. This unrest in community, also triggered these acts and gave it a momentum against many wealth owner multi-national companies. It seems, youth in Greece is very active in demonstrations and rebelling against their governments, but even most of them can’t get louder, all around the world young people is aware of something is happening really wrong in this system, and they all want to change it.
To summarize, concept of “change” and change demanding acts is happening all around the world without seeing political borders or stopping in front of walls. Moreover they can’t be stopped by using weaponry. These shifts happen sometimes good for mankind, and sometimes devastating. We single humans, should only listen to our inner voices, and try to choose our ways rightfully, not only for us, but for all humanity. Should we resist some changes, or should we just let it go, and allow someone else to determine our lives…
Devamını Oku!
Thousands of years ago, a man only known as Herakleitos said, “One can’t bathe in the same river twice.” We understand that even in the beginning of history as we know, people was aware of changing process around them, and they could do nothing to effect it. After Herakleitos, other social scientists and philosophers also studied on this phenomenon and they have contributed explaining it intensively. Karl Marx and Hegel, developed what Herakleitos build and cited its’ fundamentals. The term “dialectic” refers, and summarizes all this process about “change” and how it affects history of humankind.
As we discuss about change, we have to investigate history first. If we go deeper and deeper in history everyone can notice that nothing had stood still as they existed, and reflected change. Even the closest societies to outside world had changed because of its inner dynamics. Especially in the latest centuries, by the help of developments in transportation and communication systems, had given great momentum to the speed of change. For instance there is centuries between feudal age and Renaissance, but it didn’t took so much to get to industrialism before the invention of steam power. We have to understand that, the term “change” means an alternation and differing almost everything in the whole world, in technology, the way we think, in arts, and of course inevitably the way we live.
“Change, do we need it, or do we have to?”
Let’s try to discuss contemporary events, with the explanations given above. We mentioned that change is accelerated, and it’s getting more cruel and harsh every passing day. Think about a great avalanche, it destroys everything in front of it, and also, it gets bigger and bigger while continuing. This analogy helps us to understand about today’s globalization process. Nobody or nothing, even the cruelest governments stop this wave, and reflect the changes around the world.
For example, China’s last economic reforms are tending us to think about it very densely. In last decades, especially after the Second World War, China’s economy developed intensively and of course unexpected. Communist, central planned economical programs had been put into action by Mao Zedong, kept the countries growth in yearly two digit numbers, also resisted most economical crisis’ and protected country from outer effects. However, when we come to today, it seems that even China effected from the globalization wave and free market economical system, mostly impositioned by US. The recent global finance crisis made China’s factories shut down and vast amounts of workers became unemployed, and numbers are getting higher every day. In spite of after-war years, nowadays growth and development is not effected as high as it was from real economy and production. Which more important is, is your currency powerful against others’ and are your financial establishments strong enough to compete with outer world. Manufactory and industry became less important in last years. So in order to compete with these progresses, China started to consider some expansions with their economical ideology, absorbing some capitalist principles inside their own system. For example, government is considering to open some new under-developed sectors in order to struggle against unemployment, such as service sector. Another solution which has been worked on, is to make citizens spend more money, especially by creating a middle class in society. This way they aim creating domestic demand to goods and services, only by the help of this, manufacturers and enterprisers keep producing process continuing.
“Change, a new generation’s demand”
Making the best of effects of economical developments in changes, we shouldn’t underestimate other actors in history, especially social ideology shifts. Human psychic is another affect on changes in history. Even though most people tends to protect current condition, if they are not harmed by it so deeply, some others don’t want to accept things the way it is, and try to change it to another way. We can see many revolutionary acts of vast amounts of organized people in history, against tyranny, corruption and any other adverse facts. Sometimes it was against feudal masters, sometimes cruel kings, and sometimes it was against dictation of a whole class of society. It isn’t changed in our times too. Particularly young people are aware of the harm done by globalization and its twin brother neo-liberalism. Heavy industries’ effects to environment, increase of hunger and starvation in “third world countries”, more harsh effects of wars and civil losses are some of these new activists’ key arguments. We can all see these effects around the world by shifts in political predominant opinions. The ending of Bush administration in US is just another symbol for demonstrating this change in people’s minds. After Bush administration which was highly conservative and warlike, democratic parties’ principles which is shaped and gathered in Barack Obama, gave American people another option can happen. For a community fighting in abroad lands for years and devastated because of economical crises, change means more than a word, it also means hope. But it shouldn’t mean that Obama gave people this change, contrary, he and his party used this bias and demand for their own political successes. And of course by the great help of an organized and professional campaign, Obama is elected with a high rate of votes for president. Of course it is too soon to talk definitely about Obama and his cabinet, but it seems Obama picks his associates very carefully, and he actually thinks real changes in his countries domestic policies.
Another social event that took part was rebellion acts in Greece. After the death of Alexandros Grigoropoulos by a bullet triggered from a police gun, demonstrations happened with attendance of vast amounts of young people. These acts evolved into anarchic discourses and mostly aimed the government and their policies. In many cities of Greece, demonstrators attacked municipal buildings, multi-national corporate assets, and other public properties. Even these acts started with a death of a child, it wasn’t only about him, it happened because citizens were not happy nor wealthy. Many people are still living with the fear of losing their jobs, as it was before these acts. This unrest in community, also triggered these acts and gave it a momentum against many wealth owner multi-national companies. It seems, youth in Greece is very active in demonstrations and rebelling against their governments, but even most of them can’t get louder, all around the world young people is aware of something is happening really wrong in this system, and they all want to change it.
To summarize, concept of “change” and change demanding acts is happening all around the world without seeing political borders or stopping in front of walls. Moreover they can’t be stopped by using weaponry. These shifts happen sometimes good for mankind, and sometimes devastating. We single humans, should only listen to our inner voices, and try to choose our ways rightfully, not only for us, but for all humanity. Should we resist some changes, or should we just let it go, and allow someone else to determine our lives…
Devamını Oku!
Pazartesi, Aralık 29, 2008
Sesimi duyan var mı?
Yazar
RainMan
Şöyle bir baktığınızda, gerçekleştirmeye çalıştığımız ülkülerimiz, tam anlamıyla başarılı olana kadar söz konusu ülkü sahibi tembel, kaygısız ya da ilgisiz insan bünyesince, istemli ya da istemsiz köstekleniyor çoğu zaman. Örneğin, en basitinden ilk aşama anlamında belirli bir ülkü edinmek. İnanın bu aşamaya geçen, demem o ki bir şeyleri bir yerlerinden tutup ‘başlayabilen’ genel çerçeveye bakıldığında epey küçük bir oran. Hadi edindik diyelim, ülküyü harekete geçirmek için somut adımlar konusunda vuruyoruz ikinci kösteği de.
Ben de şöyle bir baktım da, blog sayfamıza uzun süredir yazı yazılmamış. Çok da büyük bir ülkü olmasa da (bakınız megalo-idea) yazar kadrosu olarak bizlerin de bu sayfayı büyütmek gibi insani, sıcak bir ülkümüz vardı. Anlaşılan ülküyü edinmişiz, somut adım olarak sayfamızı da açıp yol kat etmişiz, ancak yukarıda yarım kalan kösteklerin üçüncü biçimi olan savsaklamaya maruz bırakmışız öksüz sayfacığı. Araya giren dünya işleri ile okullu olmanın verdiği hafif kaygılar da kabul edilebilir nedenler arasında sayılabilir sanırım.
Saçmalamayı burada bitirmek gerekirse, bu yazıda gündemde öne çıkan gelişmeler yordamıyla Türkiye’nin son günlerde içinde bulunduğu toplumsal-politik durumu kendimce yorumlamaya çalışacağım. İşte yığınsal iletişim araçlarında öne çıkan konu başlıkları ve ben kölenizin önemsiz değerlendirmeleri:
Ankara’da bir sürrealist: Melih Gökçek
Melih Gökçek, Ankara Anakent Belediyesi başkanlık koltuğuna 1994’de oturdu. Bundan önce de Keçiören Belediyesi başkanlığı, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve milletvekilliği gibi önemli kamu görevlerinde çalıştı. Melih Gökçek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Şu ana kadar görülüyor ki kendisi eğitim durumu ve devlet deneyimiyle Türkiye yararına iyi işler yapabilecek gizilgüce sahip bir kişiliktir.
Diğer yandan, Melih Gökçek’in babası Adalet Partisi Gaziantep il başkanı imiş. Ben de sağ kesimin iktidarının doruk noktasında önemli bir eski sağ partinin eski il başkanı olsam, hiç şüphe yok siyaset okumuş tahsilli oğlumu devletin en güzel koltuklarına layık görürdüm. Keza Melih Gökçek daha askere gitmeden Çalışma Bakanlığı Özel Kalem müdür yardımcılığı koltuğuna oturmuş ve askerliğini de Kıbrıs Güzelyurt’ta güzel güzel yapmıştır. Melih Gökçek’in siyasi geçmişine ayrıntılarıyla girmeden önce bu yukarıdaki kısaltılmış özgeçmişi bilmekte yarar var diye düşündüm.
Melih Gökçek, 80’ sonrası sağ parti yaftasıyla kurulan hemen her partide etkin siyaset yapmıştır. Sırasıyla Anavatan Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Demokrat Parti ve ortak küme Ak Parti. Bu parti ve görev aldığı yıllar düşünüldüğünde Melih Gökçek çok zeki siyasi adımlar izlemiş ve koltuğunun en sağlam olabileceği partileri seçmiştir. Bu seçimlerinde ülküsel güdülerle hareket etmediği zaten açıktır.
1994 yılında Ankara’nın belediye başkanı olan Gökçek, 1999 seçimlerini de kazanarak Ankara’nın üst üste seçilen tek belediye başkanı olmuştur. 2004 yılında ise bu rekoru kırılması daha da zor hale getirmiştir. 1994 yılından önce gelişen olaylar ise oldukça ilginçtir. 1994 yılında yapılan yerel seçimler öncesinde Ankara Anakent Belediye Başkanı Vedat Aydın idi. Siyasi tarihte pek ismi duyulmayan bu kişi, 21 Eylül 1993’de belediye başkanlığı görevini sürdürmekte olan Murat Karayalçın’ın yeni hükümette başbakan yardımcılığına getirilmesi ile Ankara Anakent Belediyesi başkanı olmuştur. Bir dönem önce sosyal demokrat Karayalçın ile çok mutlu görünen Ankara, 21 Eylül 1993-27 mart 1994 arasında ne olduysa, tercihini Refah Partisi’nden yana kullanmıştır. Bu ara dönemdeki keskin değişikliğin nedeninin Vedat Aydın olmadığı kesindir. Bu zaman dilimi, 4 şubat’ta kısmen son bulan, ülkede ‘yaşasın şeriat’ diye bağıran kesimin sesinin en çok çıktığı döneme denk gelir.
Sözü fazla uzattığımın farkında varıp, güncel olaylara dönmek istiyorum. Melih Gökçek ve icraatlarından beni en çok güldüren Türk büyükleri sergisinde 17 Türk büyüğünden sonra kendi portresini de 18. sıraya koydurmasıdır. Bu nasıl bir megalomanlık, bu ne burnu kalkıklık, bu ne biçim bir işgüzarlıktır. Tamam ‘Tayyipli Devleti’nin önde gelen dalkavuklarından Melih bin Recepsin’ ancak bu kadar da olmaz ki be kardeşim. O portreyi oraya koyarken hiç mi düşünmedin bre densiz, benden daha büyük Türk büyüğü yok mu ulan eşeklik etmiş olmaz mıyım diye? En azından büyük bilim insanı Erbakan hocaya hürmet etseydin!
Melih Gökçek’in bir diğer icraatı ise Botaş’a taktığı milyonlarca liralık doğalgaz borcu. Gökçek borcu öteliyor, araya Tayyip giriyor, borçlar siliniyor, Botaş da koskoca anonim şirket, ne yapacak, bindiriyor halkın üstüne zamları, vuruyor kırbacı vuruyor kırbacı. Halktan çıkan bu kayıp para kimlerin cebine giriyor, Allah bilir, bilemiyorum. Sonuç olarak halkın üzerine zam külfetini getiren övüp övüp bitiremediğimiz hükümet. Kriz ortamında malum daha birçok şey gibi petrol ve doğal gaz fiyatları oldukça düştü. Bunun üzerine seçim öncesi doğalgaz indirimiyle, adaletsiz kömür yardımlarıyla göz boyamak artık koltuk sevdası için düşülen en adi seviye oluyor. Geldi kömür bitti tasa, kurbanım ben bu dinbaza!
Gökçek ile ilgili en güncel haber ise geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile canlı yayında girdiği tartışma.
Üzgünüm ki tartışmayı izleme ve tarafların savlarını öğrenebilme olanağım olmadı. Kulaktan duyma bilgilerle sağlıksız yorum yapmak istemiyorum ancak açık olan bir şey vardır: Ankara’da (pos bıyıklı) bir sürrealist ismiyle yığınsal iletişim araçlarında alay konusu olan 60’lık delikanlı Gökçek’in balonu sönmüştür. Umarım seçim anında seçmen, sağ omzu tarafından geldiği yanılsamasına düştüğü ‘Melih’e oy ver’ fısıltılarına kulak asmaz.
ozurdiliyoruz.com
Son günlerin bir diğer önemli gündem maddesi de sanal âlemin en çok konuşulan sitesi: www.ozurdiliyoruz.com
Bir katakulli yoksa 25 bini aşkın kayıt sayısıyla sözde ermeni soykırımı savına ‘inanmış’ Türkiyelilerin çoğuna ulaşılmış gibi görünüyor. Demem o ki bu sayı 100 bini geçemez. Olayın özüne gelirsek, ister 25 bin olsun ister 25 milyon, 1915-1918 yılları arasında Osmanlı Ermenilerinin yer değiştirmesi sırasında ölen Ermeni yurttaşların sistematik bir biçimde devlet politikasıyla değil, doğal zorunluluklar ve savaş şartları nedeniyle öldükleri savı Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anki sözde ermeni soykırımı politikasına resmi yaklaşımını sergiler ve bu tür bir avuç insanın ‘sözde’ girişimleri ile bu politika değişmez. Evet, bu insanlar ölen Ermeniler için birilerinden özür dileyebilir ve bunu da ‘’Büyük Felaket’’ kisvesi altında sunabilir ancak unutulmamalıdır ki bunlar ermeni diasporası’nın türkiye’deki etkinlikleri içindedir ve henüz kanıtlanmamış tarihi bir olayı gözü kapalı olmuş varsayan ‘’Türk Ermenicileri’’ gibi azınlık kışkırtıcılarının kirli bir oyunudur.
Kavram kargaşasını gidermek gerekirse, soykırım, uluslar arası tanımlara göre, öldürülen insan sayısına bakılmaksızın- ki hiç kimse ölmeyebilir de-bir ırka ait insanların devlet politikaları dâhilinde topluca öldürülme girişimidir. Asıl önemli olan da, soykırım tanımının ve kapsamının uluslar arası anlamda kabulü 1948’e rastlar ki sözde ermeni soykırımı söylentileri 1965’den sonra yayılmaya başlamıştır. Sonuç olarak, 1948 öncesi Ermeniler uluslar arası anlamda türkiye’den hiçbir talepte bulunmamış ve sözde soykırımı dillendirmemişlerdir.
Öte yandan, Türkiye’den, içimizden 25 bin kişinin ‘biz soykırım yaptık, özür dilemeliyim’ demesi, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Venezüella ve Arjantin gibi ülkelerin soykırımı tanıması yanında çok ilgili ve insanı bir yaklaşım kalıyor.
Özür metni çok karmaşık geldi bana: 1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.
Birincisi, ‘’Büyük Felaket’’ tanımı bizzat Ermenistan Ermenileri ve Diaspora tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Bu kampanyaya katılan toy dimağlar bilmelilerdir ki, attıkları imzanın Türkiye Ermenilerine hiçbir yararı yoktur, onlardan bağımsızdır. Şu an Türkiye’de yaşayan Ermenilerin acısını paylaşmak epey geç kalmış bir adım, kokuşmuş bir taziyedir. İşin garip tarafı da, asıl acısı paylaşılması gerekenler Ermenistan’da yaşayan aç Ermenilerdir. Diaspora ve Türkiyeli Ermeniler şu ana kadar soykırımcılık oynadıkları ve ülkelerindeki kardeşlerine zaman ayırmadıkları için özür dilemelidirler.
Konuya tamamıyla ‘fransız’ İsviçre ve Fransa gibi sözde özgürlükler ülkelerinde ermeni soykırımı yoktur demek suç iken, benim barbar ve düşünce özgürlüğü olmayan ülkemde, karşı tezlerin ülke içindeki genel görüş birliğini sarstığı ve ülkemizi doğrudan yıprattığı göz ardı edilip isteyen istediği gibi at oynatabilmektedir.
Filistin yine ağlıyor!
Dün Güney Kore’ye, Kosova’ya, Afganistan’a binlerce asker gönderen BM, bugün Filistin’de yaşananlara yıllardır olduğu gibi kayıtsız kalmaktadır. Küçük bir komünist devletin komşusunu işgali, uyuşturucu işini kontrol eden radikal İslamcı Taliban’ın ülkedeki hâkimiyeti gibi meselelere anında tepki verebilmiş BM, Filistin’de yıllardır akan kana neden bir dur deme zahmetine bile giremiyor? Ya da Lübnan’a yapılan saldırılardan sonra Türkiye’nin de büyük oranda katıldığı bölgeye yapılan yardımın benzeri neden Filistin’e de yapılmıyor? Bunlar benim etraflıca bilgi edindikten veya siyasi çıkarları keskin çizgileriyle gördükten sonra da anlayamayacağım olaylardır. Çünkü biliyorum ki İsrail sınırlarının dışındaki, Filistin köylerini ikiye bölen duvarı yıkamayan bir uluslar arası güç, bundan sonra olacaklara da sessiz kalacağını çoktan açıklamış olmuştur. Hani komşusu aç yatarken tok uyuyan bizden değildi? Bırakın açlığı, Filistin kan ağlıyor.
Türkiye’de Filistinlilere destek göstermek belirli grupların siyasi çıkarları için mi olmalıdır yalnızca?
Her geçen dün kıyamete daha çok yaklaşırken yaratandan tüm insanlık için iyilik ve barış dilemek kendi değersiz kalbimizi rahatlatmak amacından öte olmayan, bencil, ahiri bir istek olurdu. Bu yüzden bizler her şeyin her geçen gün daha da kötüye gideceğini bile bile elimizi taşın altına koyup, yapılan zulümlere tepki göstermeliyiz. Dünya ve ahiret için elden gelen en iyi şey budur.
Bu kadar uzun ve sıkıcı bir yazıyı kimsenin okuyacağını sanmıyorum ama, buraya kadar gelebilenlere teşekkür ederim. Bir sonraki blog girişimiz ne zaman olacak bakalım. Kib. Bye.
Devamını Oku!
Ben de şöyle bir baktım da, blog sayfamıza uzun süredir yazı yazılmamış. Çok da büyük bir ülkü olmasa da (bakınız megalo-idea) yazar kadrosu olarak bizlerin de bu sayfayı büyütmek gibi insani, sıcak bir ülkümüz vardı. Anlaşılan ülküyü edinmişiz, somut adım olarak sayfamızı da açıp yol kat etmişiz, ancak yukarıda yarım kalan kösteklerin üçüncü biçimi olan savsaklamaya maruz bırakmışız öksüz sayfacığı. Araya giren dünya işleri ile okullu olmanın verdiği hafif kaygılar da kabul edilebilir nedenler arasında sayılabilir sanırım.
Saçmalamayı burada bitirmek gerekirse, bu yazıda gündemde öne çıkan gelişmeler yordamıyla Türkiye’nin son günlerde içinde bulunduğu toplumsal-politik durumu kendimce yorumlamaya çalışacağım. İşte yığınsal iletişim araçlarında öne çıkan konu başlıkları ve ben kölenizin önemsiz değerlendirmeleri:
Ankara’da bir sürrealist: Melih Gökçek
Melih Gökçek, Ankara Anakent Belediyesi başkanlık koltuğuna 1994’de oturdu. Bundan önce de Keçiören Belediyesi başkanlığı, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve milletvekilliği gibi önemli kamu görevlerinde çalıştı. Melih Gökçek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Şu ana kadar görülüyor ki kendisi eğitim durumu ve devlet deneyimiyle Türkiye yararına iyi işler yapabilecek gizilgüce sahip bir kişiliktir.
Diğer yandan, Melih Gökçek’in babası Adalet Partisi Gaziantep il başkanı imiş. Ben de sağ kesimin iktidarının doruk noktasında önemli bir eski sağ partinin eski il başkanı olsam, hiç şüphe yok siyaset okumuş tahsilli oğlumu devletin en güzel koltuklarına layık görürdüm. Keza Melih Gökçek daha askere gitmeden Çalışma Bakanlığı Özel Kalem müdür yardımcılığı koltuğuna oturmuş ve askerliğini de Kıbrıs Güzelyurt’ta güzel güzel yapmıştır. Melih Gökçek’in siyasi geçmişine ayrıntılarıyla girmeden önce bu yukarıdaki kısaltılmış özgeçmişi bilmekte yarar var diye düşündüm.
Melih Gökçek, 80’ sonrası sağ parti yaftasıyla kurulan hemen her partide etkin siyaset yapmıştır. Sırasıyla Anavatan Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Demokrat Parti ve ortak küme Ak Parti. Bu parti ve görev aldığı yıllar düşünüldüğünde Melih Gökçek çok zeki siyasi adımlar izlemiş ve koltuğunun en sağlam olabileceği partileri seçmiştir. Bu seçimlerinde ülküsel güdülerle hareket etmediği zaten açıktır.
1994 yılında Ankara’nın belediye başkanı olan Gökçek, 1999 seçimlerini de kazanarak Ankara’nın üst üste seçilen tek belediye başkanı olmuştur. 2004 yılında ise bu rekoru kırılması daha da zor hale getirmiştir. 1994 yılından önce gelişen olaylar ise oldukça ilginçtir. 1994 yılında yapılan yerel seçimler öncesinde Ankara Anakent Belediye Başkanı Vedat Aydın idi. Siyasi tarihte pek ismi duyulmayan bu kişi, 21 Eylül 1993’de belediye başkanlığı görevini sürdürmekte olan Murat Karayalçın’ın yeni hükümette başbakan yardımcılığına getirilmesi ile Ankara Anakent Belediyesi başkanı olmuştur. Bir dönem önce sosyal demokrat Karayalçın ile çok mutlu görünen Ankara, 21 Eylül 1993-27 mart 1994 arasında ne olduysa, tercihini Refah Partisi’nden yana kullanmıştır. Bu ara dönemdeki keskin değişikliğin nedeninin Vedat Aydın olmadığı kesindir. Bu zaman dilimi, 4 şubat’ta kısmen son bulan, ülkede ‘yaşasın şeriat’ diye bağıran kesimin sesinin en çok çıktığı döneme denk gelir.
Sözü fazla uzattığımın farkında varıp, güncel olaylara dönmek istiyorum. Melih Gökçek ve icraatlarından beni en çok güldüren Türk büyükleri sergisinde 17 Türk büyüğünden sonra kendi portresini de 18. sıraya koydurmasıdır. Bu nasıl bir megalomanlık, bu ne burnu kalkıklık, bu ne biçim bir işgüzarlıktır. Tamam ‘Tayyipli Devleti’nin önde gelen dalkavuklarından Melih bin Recepsin’ ancak bu kadar da olmaz ki be kardeşim. O portreyi oraya koyarken hiç mi düşünmedin bre densiz, benden daha büyük Türk büyüğü yok mu ulan eşeklik etmiş olmaz mıyım diye? En azından büyük bilim insanı Erbakan hocaya hürmet etseydin!
Melih Gökçek’in bir diğer icraatı ise Botaş’a taktığı milyonlarca liralık doğalgaz borcu. Gökçek borcu öteliyor, araya Tayyip giriyor, borçlar siliniyor, Botaş da koskoca anonim şirket, ne yapacak, bindiriyor halkın üstüne zamları, vuruyor kırbacı vuruyor kırbacı. Halktan çıkan bu kayıp para kimlerin cebine giriyor, Allah bilir, bilemiyorum. Sonuç olarak halkın üzerine zam külfetini getiren övüp övüp bitiremediğimiz hükümet. Kriz ortamında malum daha birçok şey gibi petrol ve doğal gaz fiyatları oldukça düştü. Bunun üzerine seçim öncesi doğalgaz indirimiyle, adaletsiz kömür yardımlarıyla göz boyamak artık koltuk sevdası için düşülen en adi seviye oluyor. Geldi kömür bitti tasa, kurbanım ben bu dinbaza!
Gökçek ile ilgili en güncel haber ise geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile canlı yayında girdiği tartışma.
Üzgünüm ki tartışmayı izleme ve tarafların savlarını öğrenebilme olanağım olmadı. Kulaktan duyma bilgilerle sağlıksız yorum yapmak istemiyorum ancak açık olan bir şey vardır: Ankara’da (pos bıyıklı) bir sürrealist ismiyle yığınsal iletişim araçlarında alay konusu olan 60’lık delikanlı Gökçek’in balonu sönmüştür. Umarım seçim anında seçmen, sağ omzu tarafından geldiği yanılsamasına düştüğü ‘Melih’e oy ver’ fısıltılarına kulak asmaz.
ozurdiliyoruz.com
Son günlerin bir diğer önemli gündem maddesi de sanal âlemin en çok konuşulan sitesi: www.ozurdiliyoruz.com
Bir katakulli yoksa 25 bini aşkın kayıt sayısıyla sözde ermeni soykırımı savına ‘inanmış’ Türkiyelilerin çoğuna ulaşılmış gibi görünüyor. Demem o ki bu sayı 100 bini geçemez. Olayın özüne gelirsek, ister 25 bin olsun ister 25 milyon, 1915-1918 yılları arasında Osmanlı Ermenilerinin yer değiştirmesi sırasında ölen Ermeni yurttaşların sistematik bir biçimde devlet politikasıyla değil, doğal zorunluluklar ve savaş şartları nedeniyle öldükleri savı Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anki sözde ermeni soykırımı politikasına resmi yaklaşımını sergiler ve bu tür bir avuç insanın ‘sözde’ girişimleri ile bu politika değişmez. Evet, bu insanlar ölen Ermeniler için birilerinden özür dileyebilir ve bunu da ‘’Büyük Felaket’’ kisvesi altında sunabilir ancak unutulmamalıdır ki bunlar ermeni diasporası’nın türkiye’deki etkinlikleri içindedir ve henüz kanıtlanmamış tarihi bir olayı gözü kapalı olmuş varsayan ‘’Türk Ermenicileri’’ gibi azınlık kışkırtıcılarının kirli bir oyunudur.
Kavram kargaşasını gidermek gerekirse, soykırım, uluslar arası tanımlara göre, öldürülen insan sayısına bakılmaksızın- ki hiç kimse ölmeyebilir de-bir ırka ait insanların devlet politikaları dâhilinde topluca öldürülme girişimidir. Asıl önemli olan da, soykırım tanımının ve kapsamının uluslar arası anlamda kabulü 1948’e rastlar ki sözde ermeni soykırımı söylentileri 1965’den sonra yayılmaya başlamıştır. Sonuç olarak, 1948 öncesi Ermeniler uluslar arası anlamda türkiye’den hiçbir talepte bulunmamış ve sözde soykırımı dillendirmemişlerdir.
Öte yandan, Türkiye’den, içimizden 25 bin kişinin ‘biz soykırım yaptık, özür dilemeliyim’ demesi, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Venezüella ve Arjantin gibi ülkelerin soykırımı tanıması yanında çok ilgili ve insanı bir yaklaşım kalıyor.
Özür metni çok karmaşık geldi bana: 1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.
Birincisi, ‘’Büyük Felaket’’ tanımı bizzat Ermenistan Ermenileri ve Diaspora tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Bu kampanyaya katılan toy dimağlar bilmelilerdir ki, attıkları imzanın Türkiye Ermenilerine hiçbir yararı yoktur, onlardan bağımsızdır. Şu an Türkiye’de yaşayan Ermenilerin acısını paylaşmak epey geç kalmış bir adım, kokuşmuş bir taziyedir. İşin garip tarafı da, asıl acısı paylaşılması gerekenler Ermenistan’da yaşayan aç Ermenilerdir. Diaspora ve Türkiyeli Ermeniler şu ana kadar soykırımcılık oynadıkları ve ülkelerindeki kardeşlerine zaman ayırmadıkları için özür dilemelidirler.
Konuya tamamıyla ‘fransız’ İsviçre ve Fransa gibi sözde özgürlükler ülkelerinde ermeni soykırımı yoktur demek suç iken, benim barbar ve düşünce özgürlüğü olmayan ülkemde, karşı tezlerin ülke içindeki genel görüş birliğini sarstığı ve ülkemizi doğrudan yıprattığı göz ardı edilip isteyen istediği gibi at oynatabilmektedir.
Filistin yine ağlıyor!
Dün Güney Kore’ye, Kosova’ya, Afganistan’a binlerce asker gönderen BM, bugün Filistin’de yaşananlara yıllardır olduğu gibi kayıtsız kalmaktadır. Küçük bir komünist devletin komşusunu işgali, uyuşturucu işini kontrol eden radikal İslamcı Taliban’ın ülkedeki hâkimiyeti gibi meselelere anında tepki verebilmiş BM, Filistin’de yıllardır akan kana neden bir dur deme zahmetine bile giremiyor? Ya da Lübnan’a yapılan saldırılardan sonra Türkiye’nin de büyük oranda katıldığı bölgeye yapılan yardımın benzeri neden Filistin’e de yapılmıyor? Bunlar benim etraflıca bilgi edindikten veya siyasi çıkarları keskin çizgileriyle gördükten sonra da anlayamayacağım olaylardır. Çünkü biliyorum ki İsrail sınırlarının dışındaki, Filistin köylerini ikiye bölen duvarı yıkamayan bir uluslar arası güç, bundan sonra olacaklara da sessiz kalacağını çoktan açıklamış olmuştur. Hani komşusu aç yatarken tok uyuyan bizden değildi? Bırakın açlığı, Filistin kan ağlıyor.
Türkiye’de Filistinlilere destek göstermek belirli grupların siyasi çıkarları için mi olmalıdır yalnızca?
Her geçen dün kıyamete daha çok yaklaşırken yaratandan tüm insanlık için iyilik ve barış dilemek kendi değersiz kalbimizi rahatlatmak amacından öte olmayan, bencil, ahiri bir istek olurdu. Bu yüzden bizler her şeyin her geçen gün daha da kötüye gideceğini bile bile elimizi taşın altına koyup, yapılan zulümlere tepki göstermeliyiz. Dünya ve ahiret için elden gelen en iyi şey budur.
Bu kadar uzun ve sıkıcı bir yazıyı kimsenin okuyacağını sanmıyorum ama, buraya kadar gelebilenlere teşekkür ederim. Bir sonraki blog girişimiz ne zaman olacak bakalım. Kib. Bye.
Devamını Oku!