Eserlerimiz

Perşembe, Kasım 06, 2008

Hamdolsun, aşk bize teğet geçiyor...

“Bakar mısınız?” diye seslendi garsona. Sesindeki samimiyetsizlik ve ince aşağılayıcılık çok belliydi ama kendisi sanki hiç böyle değilmiş gibi davranıyordu. Etrafına “çok içten biri” imajı vermeye bayılırdı. Bilmediği şey ise arkadaşı sandığı bir sürü insanın, aynı kendisinin de yaptığı gibi onun arkasından konuştuklarıydı....


“Ben bir macchiatto alayım” dedi. Kibar değildi, ama bunu sadece sezebiliyordunuz, ortada bariz bir kabalık yoktu aslında. Garson bana dönünce, “benimki de çay olsun madem” dedim. Burası benim pek alışık olmadığım, aslında hiç de sevmediğim şu şekil cafe’lerden biriydi. O çok severdi böyle yerleri. Zaten o kendi hayatı dışındaki bütün hayatların hayranıydı. Bildiğimiz kahvenin dört değişik adının olduğu ve fahiş fiyatlardan satıldığı bu mekanlarda hayatının sonuna kadar yaşayabileceğini düşünürdüm bazen. Onun da macchiatto ve cappucino arasındaki farkı bildiğinden şüpheliydim ama farklı bir şey yaptığını düşünmek mutlu ediyordu işte onu. Farklı olmak derken, onun gözünden farklı elbette. Ayak takımı tabir ettiği bizim gibi insanlardan farklı olmayı severdi. Aslında kendi de böyle olarak belli bir grubun içine dahil olduğunun bilincinde miydi, emin değilim. Bu dünyayı seviyordu kısacası, bu dünyaya ait olmadığını kabullenmek istemiyordu ve kimilerinin “prenses sendromu” dediği şeyi dolu dolu yaşıyordu. Keşke herkes onun sandığı gibi ona tapıyor, onun etrafında dolaşıyor ve sadece onun en iyi arkadaşı olmak için uğraşıyor olsaydı. Konuşma konularımız da genellikle onu çekemeyen diğer arkadaşları, yediği sözde kazıklar – ki bunlar asla ona gerçekten zarar veren şeyler değildi – ve ona yapılan yanlışlardı.

Ama bugün değil, bugünkü konumuz son zamanlarda konuştuğumuz konulardan oldukça farklıydı. Uzun zamandır ilk defa bir sevgilisi olmuştu ve bunun heyecanını yaşıyordu. Daha doğrusu pek heyecanlı değildi de kafasındaki dünyaya biraz daha yaklaşmış olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Dikkatimi çeken hayatındaki bu önemli gelişmeden bahsederken sanki sadece kendisini öne çıkarmasıydı. Aralarında çok ciddi bir bağ yokmuş gibi anlatıyordu. Bana daha çok yeni arkadaşını değil her zamanki gibi kendisini ve kendi görkemli hayatını anlatıyor gibiydi. Karşısındaki diğer kişiyi bu kadar basit görmesi ve bir eşya yerine koyması beni şaşırtmamıştı, o zaten herkese böyle davranırdı. Bense hep onun bir gün birine gerçekten aşık olacağını ve böylece içindeki gerçek kişiliği ve duygusallığı rahatça ortaya koyacağına inanırdım. Bu hayalim bu sefer pek gerçekleşmiş görünmüyordu çünkü ondan bahsettiği seyrek anlarda bile gözlerinde bir pırıltı göremedim… Halbuki aşık insan o kadar belli olur ki. İlk görüşte aşkın yarattığı ve insanın karnında hissettiği o kelebekleri gözle göremesem de hissederim. Bir insan bir diğerinin ismini anmaya korkuyorsa, çekiniyorsa, işte orada aşık bir insan vardır… Çünkü aşık insan sevdiğinin ismine bile değer verir, onun kutsal adının başkalarının kulaklarında yankılanmasını bile istemez, onu kıskanır…

“Buyrun, macchiatto ve çay” diyerek siparişlerimizi getirdi garson. Yüzüne bakarak kibarca teşekkür ettim. O ise hiç oralı olmadı. Bu önemli hikayesini böldüğü için garsona kızgın gibiydi hatta. Aslında garson tam zamanında gelmişti çünkü dalıp gittiğim düşüncelerden birden uyandım. Buraya oturduğumuzdan beri bana bir şeyler anlatıyordu ve ben kimi zaman başımla onaylayarak kimi zaman da “hı hı” diyerek onu dinlediğimi gösteriyordum. Ben herkesi dinlerim zaten, kimseyi oyalamayı da sevmem. Ama bazen öylesine kopuyordum ki konudan istemsizce. Benimle arkadaşlığına devam etmesinin sebebini de buna bağlıyorum. Onun hayatında belki de onu böyle dikkatli dinleyen başka hiç kimse yoktu. O ise sadece anlattıklarının dinlenilmesini isteyen küçük bir çocuktan farksızdı. Her zaman böyleydi, bundan sonra da böyle olmaya devam edecekti. Bu kadar emin konuşuyorum çünkü onunla tanışmamız ta ilkokul çağlarımıza denk gelir. Yani biz çocukluk arkadaşıydık ve artık o kadar uzun süredir birbirimizi tanıyorduk ki ikimiz de ayda bir oturup bazı şeyleri konuşmamız gerektiğini hissediyorduk belki de. Son birkaç yıldır ise bu sohbetlerimiz iyiden iyiye onun bana hayatını anlatmasına dönüşmüştü.

Kahvesinden bir yudum almak için fincanını ağzına götürdüğünde bir sessizlik anı yakalayabilmiştim sonunda ve konuyu kendi istediğim yere getirebileceğimi hissettim. Doğrudan gözlerine baktım ve hafifçe gülümseyerek, “Onda ne buluyorsun, yani onunla neden çıkıyorsun, nesini beğeniyorsun?” diye sordum. Şaşırmış gibiydi. Bir süre hiçbir şey söylemedi, sonra “ne bileyim, hoş biri, beni güldürüyor, tatlı biri ve hepsinden önemlisi bana değer veriyor” diye cevapladı. İşin ilginç tarafı bunları söylerken tek tek kelimeleri seçmiş ve düşünmüş olmasıydı. Cevabı o kadar yüzeyseldi ve anlatırken gözleri o kadar donuktu ki şaşırma sırası bu sefer bendeydi. Sanki bunlar kendi hissettiği şeyler değildi de çaktırmadan masanın altından süpersonik telefonuyla internete girmiş ve google’da “bir insan başkasıyla neden çıkar” yazmış, sonuçlar çıktıkça da sırayla bana söylemiş hissi uyandırıyordu. Benim biraz hayal kırıklığına uğradığımı anlamış olacak ki o da bana ters ters bakmaya başlamıştı. Aslında haklıydı, şimdi saçma davranana ben olmuştum. Ona göre bu saydıkları biriyle “sevgili” olmak için yeterliydi, daha ne gerekiyordu ki. Daha doğrusu hayatta başka ne olabilirdi ki. Evet, o hoş biriydi, tatlı bir insandı, ona değer veriyordu ve anladığım kadarıyla zengindi bile. Eh onunla da ilgilendiğine göre ortaya bir ilişki çıkmaması için hiçbir sorun yoktu aslında. Gerçekten sorun bendeydi, onun bakış açısına göre her şey mükemmeldi ve o da hayata başkalarının açısından bakamayacak kadar meşgul biriydi…

Sohbetin kalanında ben daha çok çay fincanımla ilgili oldum. Elbette onu dinlemeye devam ediyordum ki o da anlatacak daha bir sürü şey bulmuştu. Yeni ilişkisinde anlatacak başka şey kalmayınca rutin sohbetlerimize geri döndük, yani büyük dertlerine ve son partide başına gelen olaylara…

Saat epey ilerlemişti ve ben de sıkıntıdan ölmekle bayılmak arasında gidip geliyordum ki o hayat kurtarıcı açıklamasını yaptı. “Ya kusura bakma ben başka bir arkadaşıma söz vermiştim de, kalkalım mı?” diye sordu. Cümlenin yapısı ve kullanılan kelimeler sizi yanıltmasın bu kesinlikle bir soru değildi aslında. Bunca yıllık arkadaşlığımız hatırına bari bana karşı dürüst olması gerekirken bana karşı bile o yapmacık maskesini takıyor ve sanki benden bir ricada bulunuyormuş gibi yapabiliyordu. Halbuki benim bir seçim hakkım yoktu, o kalkıp gidecekti işte, ben de her zamanki hayatıma geri dönebilecektim sonunda.

Hesabı istediğimiz sırada bana döndü, “Ee sen nasılsın son zamanlarda, pek bir şey anlatmadın” dedi. Hafifçe güldüm, camdan dışarı bakıyordum ve sorusu üzerine iyice uzaklara daldım. Sonbahar tüm gücüyle hissediliyordu ve sokaklara kuru yaprakların turunculuğu hakimdi. Sessizce “hamdolsun, aşk bize teğet geçiyor” dedim… Elbette beni anlamadı, zaten tam bu sırada hesap da gelmişti. Belli ki acelesi vardı, oradan çıktık, vedalaştık ve ben evime doğru yürümeye başladım. Yolda gördüğüm her yüz O’nun yüzüydü…

6 Ekim 2008 18:45

0 yorum:

Komik Bir Şey Varsa Birlikte Gülelim

Biz Kaç Kişiyiz