2 yıl önce yazdığım bir hikaye, ilk hikayelerimden diyebilirim hatta, belki de ilk...
İşten sanki arkamdan kovalayan birileri varmış gibi hızla çıkmıştım, zaten oldum olası zilin çalmasını bekleyen sonra da hızla kendini sınıftan atan çocuklardan biri olmuştum. Yorucu bir gün değildi aslında gayet sıradan monoton evrak işlerinin tamamlandığı anlamsız ve gereksiz bir sürü kâğıda imzalar basarak çok mühim görevimi tamamladığım günlerden biriydi işte.
Sanırdınız ki o kağıtlar olmasa ve o kağıtlarda imzam olmasa bütün dünya duracak, insanlık kaos ve anarşi içinde yıkılacaktı. Ama yine gariptir ki ben olmasaydım o kâğıtlar başkası tarafından imzalanacak ve dünya dönmeye huzur ve barış saçmaya devam edecekti, bu da yaptığım işin ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyordu bana, gözümün içine soka soka. Orada bulunan ben değil bir başkası da olabilirdi ve bu hiçbir şeyi etkilemezdi. Kağıt işleri, gelişmiş sanayi toplumları, bürokrasi… işte bunlar kent insanını birey olmaktan çıkarıp sadece kanunlar önünde biçilmiş görevler kadar insan yapan düzenin araçlarıydı ve ben de bu düzenin içinde sadece daha büyük bir çarktım. Tek işlevim başka bir çarkı çevirmekti ve başka çarklar da beni çeviriyordu ama asla sistemin tamamını göremezdiniz.
Bu yüzden de kendimi aramak için belki, bilmediğim yerlere doğru yürüdüm bu defa…
Aslında yanı başımda olan bu caddeye hiç girmemiştim, sadece varlığından haberdardım. İş çıkışında denk geldiğim için kalabalıktı, birçokları evlerine yetişme derdinde koşuşturuyor, kırmızının sarıya döndüğü anda kornasına asılıyor küfürler ediyordu. Kim bilir evinde belki onu bekleyen mutlu bir yuva vardı, benimse böyle bir derdim olmadığı için salına salına onları izliyordum. Başka bir grup insan da benim gibiydi daha çok, sanki onlar da sahipsizlerdi ve sadece oradan geçip gidiyorlardı, boş ve amaçsız. Bu benim yarattığım bir illüzyondu aslına bakarsanız, bu dünyada aynı şeyleri hisseden başkalarının olmasını istemiştim ve kafama göre insanlara da bu rolleri biçmiştim.
Sonra okul formalı gençler geçmeye başladı, ben de pek yaşlı sayılmazdım tabi ama okul forması giymeyeli o kadar uzun zaman olmuşu ki, hepsi de mutluydu sanki ve onlara özendim. Tek dertleri ya ertesi gün olacakları sınav ya da gerçekte eğlenceli olan konular hakkında başka arkadaşlarıyla ettikleri kavga olan bu gençler hayatın onlara ne getireceğini ya da götüreceğini bilmeden tasasızca gülebiliyorlardı.
Başımı öne eğdim ve onları görmezden gelmek için kendimi zorladım, tıpkı lise hayatımı görmezden gelmeye çalıştığım gibi onlardan da kaçtım, çünkü olacakları biliyordum ve bu durumda en iyisi kaçmaktı, hayat bana bunu öğretmişti işte. Arkama bakmadan kendimden kaçtım onlar da geçip gittiler zaten. Anılarımı da bastırmayı başarmış ve kendimce büyük bir zafer kazanmıştım.
Bu sırada yürümeye devam ediyordum elbette, farkında olmadan o kadar yürümüşüm ki artık caddeden eser yoktu, daha sessiz ve gayet tenha bir mahalleye gelmiştim. Burayı da sadece ismen biliyordum ama hoşuma gitti. Bir tür oyun parkı vardı ve içinde bir sürü çocuk mutlulukla oyun oynuyordu. Hem yorgunluktan hem de neşeli çocukların huzur veren manzarasından olacak, oyun parkına belli bir mesafede bulunan banklardan birine oturdum...
O banka oturmamı sağlayan neydi bilmiyorum ama şimdi düşününce bile yaşadıklarıma bir anlam veremiyorum, zaten olaylara anlam yüklemeyi bırakalı da çok oldu, şey, şeyden sonra işte…
Banka oturduktan sonra çok geçmemişti ki park kalabalıklaştı, sanırım çocuklar havanın iyi olmasını da fırsat bulmuş oynamaya çıkmışlardı. Bir kaçı top oynuyordu, kimisi kaydırakta kimisi de salıncaktaydı. Dikkatimi çeken garip bir ayrıntı oldu, her çocuğun başında anne babası yoktu. Genel olarak küçük yaşta olmalarına rağmen tek tük ebeveyn vardı. İçimden buranın güvenilir bir mahalle olduğunu geçirdim. Gerçekten de hatırı sayılır bir saygınlığı vardı ve sanırım bu yüzden de aileler çocuklarını iç rahatlığıyla oynamaya yollayabiliyorlardı. Çocuğum olmadığı için ebeveyn olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordum ama içten içe de ne kadar rahat olsalar da ailelerin pencerelerden balkonlardan çocuklarına göz kulak olduklarını hissedebiliyordum.
Derken top oynayan çocuklardan biri diğerlerini de kızdıracak şekilde sert bir şut çekince topları uzakta olan benim ayağıma kadar geldi. Topa vuran çocuk arkadaşlarının bağırışları yüzünden topunu almak için yanıma gelmeye başladı. Ben de topu elimle tuttum ve onu bekledim. Gülümsüyordum sanki kalkıp ben de oynayacakmışım gibi. Çocuk geldi ve “Topu alabilir miyim amca?” diye sordu. Yüzümde beliren yerli yersiz gülümseme artık bas baya sırıtmaya dönmüştü, çok sevimli bir çocuktu, en fazla 5-6 yaşlarındaydı, bembeyaz bir yüzü ve o yaşta daha açık olması gerekirken kapkara saçları vardı. Ailesi yabancılarla pek içli dışlı olmaması gerektiğini öğütlemişti sanki, o da bu yüzden belli bir mesafede duruyordu. Ben de öne eğilmiş topunu elimde tutuyor ve onu inceliyordum. “Topunuz güzelmiş” dedim, sırf onunla konuşmuş olabilmek için. Sanırım yüzümdeki sıcak ifadeyi anlamış olacak ki o da çekingenliğini bir kenara attı ve gülümseyerek “evet benim” dedi. Yanaklarında gamzeler vardı ve gülümseyince iyice çukurlaşıyor, çıkık ve al al duran sevimli elmacık kemikleriyle uyum sağlıyordu. “Adın ne senin?” diye sordum. “Burak” dedi. “Peki Burak al bakalım topunu, ama dikkatli oyna bu kadar sert vurma” dedim. Sadece güldü ve topunu alarak arkadaşlarının yanına döndü. Burak’ta çok garip bir şey vardı onu daha hiç tanımadan sevmiştim sanki. Kahverengi gözlerinin içi gülüyordu ve bakanlara huzur ve mutluluk saçıyordu.
Düşüncelerle dalıp gitmiştim ki parkın yan tarafından bir bayanın “Burak” diye seslenişi duydum. Annesi çağırıyordur diye düşündüm ve dönüp kadına baktım. Omzunda şık çantası ellerinde market poşetleri vardı. Büyük ihtimalle o da benim gibi işten çıkmış evine gidiyordu ve parktan çocuğunu alıp yemek yiyeceklerdi. Burak pek çok çocuk gibi dışarıda kalmayı istemek yerine hemen annesinin yanına koştu. Annesi de poşetleri bırakıp ona sarılmak için dönmüştü, böylece yüzünü de görebilmiştim. Ve gördüğüm manzara beni hayrete düşürdü…
O kadın sendin ve Burak’ın annesiydin. Oğluna seslenirken duyduğum sesinden tanımalıydım aslında ama dedim ya çok zaman olmuştu seni de görmeyeli ve hatıralarımı öylesine bastırmıştım ki artık refleks olarak bana seni hatırlatan her şeyi görmezden geliyordum. Burak’ın gözlerindeki ışıltı ve yanaklarındaki gamzeler senden ona bir miras olmalıydı ve ona duyduğum bir anlık sevgi bana seni hatırlatması sayesinde gerçekleşmişti. Olduğum yerde donup kaldım, ama sen ve oğlun uzaklaşıyordunuz.
O kadar uzun zaman oldu mu diye geçirdim içimden, yıllar seni daha da olgunlaştırmış ve farklı bir güzellik katmıştı. Aynı yıllar bende ise değişik etkiler yaratmış, her zaman yaşından büyük duran ben, yüzümdeki çizgilerin derinleşmesiyle iyice yaşlanmıştım. O kadar zaman olmuştu demek, senin yanında bir çocuk vardı, demek bir aile kurmuştun ve demek artık mutluydun. Bense hala bıraktığın gibiydim, anlamsız düşünceleri olan, arada boş yere sinirlenen fakat mutlu olmayı bilen ve mutlu edebilen biriydim. Yıllar çok şey götürse de birkaç sağlam dost da kazandırmıştı, çoğunlukla da beni bırakıp gittikten sonra onlar sayesinde kendimi toparlayabilmiştim. Hayatın benden kopardıklarına inat ben de ondan çalmayı öğrenmiştim ve inadına da olsa, geçici de olsa mutlu olmayı başarmıştım. Ama bir aile kurmak veya birini tekrar sevmek gibi yeteneklerimi asla geri getiremedim. Hep kendiliğinden olur bir gün diye beklediysem de içimdeki boşluğu dolduramadım ve bir daha kimseyi sevemedim bir türlü. Sen ise bir aile kurabilmiştin işte, hatta bir çocuğun bile vardı, evine alışveriş yapıyordun ve belki bu akşam mutlu bir yemek yiyecektiniz. Oysa ben boş evime gidip sadece uykum gelene kadar vakit geçirecek ertesi gün yine işe gidecek sonra yine aynı rutini devam ettirecektim. Senin evin bir yuva iken benimki sadece dört duvardı.
Düşünceler beynimden hızla geçerken ayaklarım sanki beni dinlemedi ve ayağa kalktım, seni takip etmeye başladım. Uzaklığımı özellikle korumaya dikkat ediyordum çünkü şu anda en son istediğim şey seninle karşılaşmaktı. Konuştuğunuzu görebiliyordum, anne-oğul muhabbet ediyordunuz ama ne konuştuğunuzu duyamayacak kadar uzaktım. Çok geçmeden parkı geçip bir ara sokağa girdiniz ve bir apartmana girip gözden kayboldunuz. Apartmanınıza baktım öylece ve hoşuma gitti, belki benim hayallerimde seninle yaşamayı düşlediğim eve benziyordu. Bir süre öylece durdum, sonra kendi evime gittim.
O gece nasıl geçti bilmiyorum, oturuyordum yemek yiyordum su içiyordum ama aslında sadece seni düşünüyordum. Sen ve seninle yaşadıklarım. Hatta benden götürdüklerini bile düşündüm, geçen onca seneyi düşündüm, ben neler yapmıştım, bu sırada sen bir aile kurmuşsun. Kimse bana söylememişti, neden? Aslında tahmin etmesi kolay, yaşadıklarımdan sonra bunu bilenler büyük ihtimalle bana bir düğün davetiyesi yollamayacak kadar anlayışlı olabilmişlerdir. Dostlarım arkadaşlarım, hepsi destek olmuştu bana ve anlıyorum ki bazı şeyleri gizleyerek aslında doğru olanı yapmışlardı. Aynı şehirde olmamız bile tesadüftü çünkü senin hayatın hakkında hiçbir bilgim yoktu. İyice geç olmuştu ve ben yine seni düşünerek uyuya kalmıştım.
Ertesi gün her zamanki gibi koşarak çıkmıştım işten ve günüm de diğerleri gibi geçmişti, boş ve anlamsız. Tek farkı bugün bütün boş kağıtlarda senin yüzün vardı, ve tabi ki oğlunun yüzü de. İşten çıkınca yine aynı parka gittim. Burak bu sefer yoktu, ama sen tahmin ettiğim gibi aynı yoldan geçtin, ve ben yine sana belli etmeden seni takip ettim. Bunu neden yapıyordum bilmiyorum sadece arkandan yürüyordum işte, ne seninle görüşmek gibi bir amacım ne de konuşmak gibi bir isteğim vardı. Sadece arkandan yürüyordum ve mutlu oluyordum, aynı eski günlerdeki gibi…
Günlerce o parka gitmeye devam ettim, önce oğlunu izliyordum sonra seni. Burak’ın babasını görememiştim henüz, görmek istediğimden de emin değildim aslında. Demek ki senden sonra geliyordu eve, belki de çok geç geliyordu, bilmiyorum. Günler geçtikçe Burak’la daha fazla konuşma imkanı bulmuştum, daha okula başlamamıştı, babasının adını da öğrendim, senin adını söylediğinde de bilmiyormuş gibi yapmayı başardım sanırım, Eskişehir’i bilip bilmediğini de sordum ve tahmin ettiğim gibi bilmekle kalmıyor çok seviyordu, tıpkı ikimizin de sevdiği gibi. Konuşmalarımız özellikle babasından kaçınacak şekilde oluyordu, ondan bahsetmek onun hakkında bir şeyler bilmek istemiyordum çünkü. Ama o kadar tatlıydı ki ve bana seni öylesine hatırlatıyordu ki onunla konuşmak büyük mutluluk veriyordu bana. Aslında daha çok günlük konulardan bahsediyor ona çeşitli öğütler veriyordum. Artık beni görünce oyununu bırakıp yanıma oturuyor annesi geleceğine yakın da oynamaya dönüyordu. Ona benden bahsetmemesini zaten söylemiştim, çünkü yabancılarla konuşmak sakıncalıdır, benden başka kimseyle de konuşmaması gerektiğini söyledim.
Burak zeki bir çocuktu, bir kaç gün geçmeden , “neden annemden kaçıyorsun ki ne var seni ona göstersem” dedi. Ben de bir şekilde kaçındım saçma bahaneler buldum ama o yine de inat etti ve “bugün seni anneme anlatıcam” dedi. Ona gerçek adımı söylememiştim ağzından herhangi bir şey kaçırır diye. Senden kaçmam da kendi isteğim için değildi. Huzurunun bozulmasını istemiyordum. Burak’ın babası beni belki biliyor belki bilmiyordu iki türlü de açıklaması zor bir durum oluşturacaktım ve bunca yıl sonra hayatına paldır küldür girip ufacık da olsa bir etki yaratmak istemiyordum. Tam geliyordun ki Burak sana doğru koşmaya başladı ve bana da baktı. Göz göze geldiğimizde anladım ki sana beni gösterecekti, işte diyecekti kaç gündür bu parka gelen bir adam, beni de çok seviyor sürekli konuşuyoruz, ve sen bana doğru bakacak ve belki beni tanıyacaktın. Sonra işin içinden çıkılmaz tonla olaylar silsilesi ile boğuşacaktık. Ben zaten fırtınanın içinde yaşıyordum ve alışıktım ama senin bundan ne ölçüde etkileneceğini bilmediğim için seni de kendi bataklığıma çekmek haksızlık olurdu.
Bu yüzden Burak sana koşarken ben de oturduğum yerden fırladım ve ikinizi görebileceğim ama sizin beni göremeyeceğiniz bir yere sığındım. Burak heyecan ve sevinçle elini oturmuş olduğum yere doğru salladı, ama beni göremeyince yüzü birden değişti. Senin de yüzünde kızgın bir ifade oluştu, eminim geçmiş günlerde benimle nasıl konuştuğunu anlatıyordu Burak, sen de bundan hoşnutsuz bir şekilde onu azarlamaya hazırlanıyordun. Çünkü haklıydın sonuçta çocuk da olsa yanlış bir şey yapmıştı ve çok tehlikeliydi.
Her zamanki gibi evinize doğru yürüdünüz ve ben de başım öne eğik yoluma devam ettim. Bir daha o parka gitmedim, çok kez kendimi yarı yoldan çevirmek zorunda kaldım, Burak’ı da seni de görmeyi ne kadar istesem de sınırlarımı aşmak istemedim ve geçmişte nasıl yaptıysam şimdi de hislerimi ve isteklerimi kalbime gömmeye çalıştım.
Her zamanki monoton hayatımı yaşıyordum, sen belki çok mutluydun, aynı şehirdeydik ve karşılaşmıştık, ama bu bize verilen tek şanstı bunu hissediyordum. Bu sefer de bu şansı kullanmayı ben istemedim çünkü hayat ikimiz için de çok farklıydı artık. Haklı olarak hayatında beni istemezdin bunu biliyordum. Bu yüzden bir daha o parka gitmeyeceğim, hatta o mahalleden bile geçmeyi düşünmüyorum, hani bir anlık bir zayıflıkla yönümü parka doğru çeviririm diye.
Anılarımdan tam kurtuldum derken yine hayatıma girmiştin ve ben yine aylarca sadece seni düşündüm, sonra yine alıştım, her zaman yapmak zorunda olduğum gibi, alışmak…
2007, Yaz...
Eskişehir
Devamını Oku!
Eserlerimiz