Bir yerde yazdığım bir dizi yazı üzerine gelen bir mesajla başlayan, oldukça zihin açıcı olduğunu düşündüğüm bir diyalog, ama öncesinde yazdığım yazı, yani konunun çıkış noktası...
Konu: Alışveriş İçin İndirim Bekleyen Kitle
1. ben bu insanları gerçekten anlayamıyorum. ciddi ciddi alışveriş yapmak için, üstüne başına vs. bir şeyler almak için sezon sonu bekleyen mi dersiniz, "aa mango'da indirim varmış" tarzı insanları mı dersiniz, hepsine okkalı bir yuh çekiyorum.
yahu paran varsa vardır, yoksa yoktur, neyin peşindesin. neden zenginmiş gibi giyinmeyi istiyorsun ve dolayısıyla da zengin gibi gözükmek istiyorsun?
evet açık ve net hepiniz eziksiniz. çünkü zenginlik objelerine karşı karşı konulamaz bir arzu duyuyorsunuz, zengin gibi gözükmek, onlar gibi kokmak, onlar gibi yaşamak istiyorsunuz ve bunun için yapabileceğiniz tek şey de indirim sezonu beklemek, zenginlerin artıklarını toplamak. leş kargaları gibi adeta.
korkunç, rezalet...
(not: hiç kimse "yeea kaliteyi ucuza almak" falan demesin, ortada kalite malite yok onu geçin. "aa 10 liralık şeyi 100 liraya alan aptaldır asıl" da demeyin, emek-değer teorisi kapitalizmde geçerli değil)
ha bir de bunun teknoloji versiyonu var, ona bilahare değineceğim... (ipucu: doğubank, hayyam)
2. burada asıl söylenmesi gereken, üzerinde durulması gereken kavram belki de şu; zenginlik objeleri... hiç kimse aynı malın daha ucuzunu aramayı, aynı malın 20 lira ucuzu olduğunu bilmesine rağmen gidip pahalısını almayı falan kastetmiyor. burada verilmeye çalışılan mesaj kesinlikle bu değil. zenginlik objeleri, zengin insanlar için üretilen, zengin insanların alabildiği ve tüketebildiği, ve zengin insanlarla özdeşleşmiş ürünler, metalardır. fakat zengin olmayanlar, başka bir deyişle fakirler, bu zenginlik objelerine karşı ezikçe bir arzu beslemektedirler. bu gerçek bir ezikliktir çünkü gerçekte onlar gibi olamayıp sadece onlar gibi görünerek mutlu olmaya veya fakirliklerini unutmaya çalışmaktadırlar. işin daha da garibi, bu sayede fakirler de kendi aralarında bir sınıflandırmaya giderek, kapitalizmi tekrar tekrar üretmektedirler. oluşmamış sınıf bilinçleri, bu lümpen kitlenin kendi aralarında katmanlaşmasına ve gerçek anlamda ezilen kitlenin ezikliğini farketmemesine yol açabilmektedir. ezilen bu sayede kendince ezen rolüne bürünür, daha da doğrusu büründüğünü sanır. neyse işte sözün özü; zengin gibi gözükmeye çalışmayın, bir şeyi alma gücünüz varsa vardır, yoksa yoktur. fakir olduğunuz için utanmayın, zengin gibi gözükmeye çalıştığınız için utanın. renkli kıyafetler, marka ürünler veya piyasa mekanlar sizin kim olduğunuzu belirlemez daha da önemlisi bunlara sahip olmak, buralara gidebilmek sizi daha iyi, daha önemli veya daha sevilen bir insan yapmaz...
Ve bu yazılar üzerine gelen mesaj trafiği:
Birisi: selam nasılsınız?
kurgunuzda hata var, şöyle ki, gerçekten sadece zengin insanlara hitap eden ürünler zaten indirim falan yapmıyorlar ve sizin bahsettiğiniz orta ve ortaüst sınıf insanlara hitap etmiyorlar. örnek vermek gerekirse, gazetede bmw reklamı var ama ferrari reklamı yok. ortaüst sınıf adam kendini kasar, bmw alır, çünkü bmw aslında o taksit imkanlarıyla, sezon indirimiyle vs. hakkaten ona hitap ediyor, zengin adam ise zaten ferrariye biniyor ve bmw ile pek ilgilenmiyor :)
Ben: aslında bu söylediğiniz kurgumu yanlışlamıyor, tam aksine tekrar doğruluyor.
orta-üst dediğiniz de gerçekte tam anlamıyla fakirdir. ama kendini "orta-üst" olarak tanımlayarak yine bahsettiğim katmanlaştırmaya gitmiş oluyor. aslında onlar da zengin falan değiller, sadece bmw'ye, volkswagen'e, ford'a binebildikleri için diğer fakirlerden kendilerini üstün ve farklı görüyorlar.
yalnız söylediğiniz için teşekkür ederim, farklı bir bakış açısı, ancak siz de fakirlik ve zenginliği daha geniş düşününüz..
Birisi: ama mesela 900lira maaşla 2 çocuk okutmak zorunda olan adamla 4500lira aylık geliri olan adam diyelim. ikisi de fakir demek çok doğru değil bence :)
ikincisi de zengin değil evet, ama pratikte birinciden gayet rahat ve çok daha fazla refah içinde yaşıyor.
Ben: hayır maaşla çalışan herkes fakirdir. işte lümpenlik tam olarak da bu. insanlar sırf daha fazla maaş alıyorlar diye varlıklı/zengin olmazlar.
şöyle düşün, bu adam 4500 lira maaş alıyor, bmw'ye de biniyor (hoş pek mümkün değil ya neyse) çocuğunu koleje gönderiyor vs, belki iki tane ev alıyor.
bitti işte, öldü. bu adamın zenginliği bu kadar. çocuğuna bırakabileceği tek şey o iki ev. dahası değil.
ama asıl zenginler, o kadar zenginler ki... yani bunu nasıl anlatayım emin değilim, gerçekten normal insanların akıllarının alamayacağı kadar para, mülk vs. var. bunların 7 sülalesi hiçbir şey yapmasa yine zengin kalırlar. sermaye sahibi olmak farklı bir şeydir, proleterlik farklı bir şeydir.
daha refah içinde yaşayan insanlar sanrısı kapitalizmin 20. yüzyılın ikinci yarısında kendini tekrar üretmesi sonucunda ortaya çıkmış bir kavramdır ve sadece toplumun belli bir kesimini "alın hadi bizim gibi yaşadığınızı sanın" psikolojisine sokmak için yine bu zenginler tarafından kurgulanmıştır.
o 4500 lira aylık alan adamların hepsini tek kalemde işten çıkarabilirler mesela. veya artan işsizliği bahane ederek maaşlarını kısabilirler. ki günümüzde de durum bundan pek farklı değil, gelecekte daha da kötü olacaktır...
Birisi: evet sana çoğu noktada katılıyorum. ama zaten en başından beri demek istediğim bmw "sermaye sahibi arabası" değil işte. sermaye sahibi arabası ferrari. ferrari de kendini zengin göstermeye çalışma eğilimindeki birinin ulaşabileceği bir meta zaten değil. "zengin objesi"nin yanlış kurgulandığından kastım oydu...
ya da şöyle özetleyeyim, şimdi zengin olmayan ama bmw alabilen bir adamla "len sen zengin misin ki bmw'ye biniyon, bmw'ye biniyon da kendini zengin mi sanıyon, otobüse binsene ezik" diye dalga geçmen çok rasyonel değil :) ha gene benim bmw-ferrari örneğinden gidersek, orta bir adama babasından 2 ev kalmışsa ve birini satıp ferrari alıyorsa mesela, o zaman taşşak geçilebilir tabii. (gerçi böyle örnekler de pek ender var, zaten yürütemez o arabayı, ferrari'nin 10bin bakımı ikinci el bir bmw parası)
Ben: tamam ben de şimdi daha doğru anladım. dediğin doğru sonuna kadar haklısın.
ama benim "indirim bekleyen ezik kitle"den de kastım bu değil. doğru, bmw'nin indirime girmesini kimse beklemez.
burada daha çok zenginlik objelerinin çakmalarını kastediyorum aslında, pek açık yazamadım onu. arabalardan gidiyoruz, mesela bence renault'un bazı modelleri fln, bunlar spor araba görünümünde olan, bmw'ye, ferrari'ye benzemeye çalışan araçlar üretiyorlar. bu ezik dediğim kitle de bunlara bayılıyor, alabilen alıyor, alamayan onu da alamıyor.
kıyafet konusunda en belirgin bu, çünkü en ulaşılabiliri ve en kolay çakması üretilebiliri o. marka kıyafetler, marka çantalar, marka ayakkabılar...
yani zengin objesi olan şey atıyorum louis vuitton çantadır, hermes elbisedir. ama mango vs. çıkıp bunun çakmasını olmasa da benzerini üretiyor.
fikirlerimi ben de tam toparlayamadım, ama dediklerinizi düşüneceğim. ara katmanlar falan olunca iş giriftleşiyor. yani bir bakıma çakmanın da çakması üretilmiş oluyor. o dediğin dikey şekilde "bmw'ye binene otobüse bin" deme olayı bu yüzden gerçekleşemiyor.
yani zengin objesi var, bunun birinci derece çakması var, buna orta-üst ulaşabiliyor. bunun da çakması yapılıyor, bu da 2. derece çakma oluyor. buna da tam fakirler ulaşabiliyor, ama buna da indirim bekleyebiliyorlar, veya ilk derece çakmanın indirimini bekliyorlar, iyice tatmin oluyorlar. 2. derece çakma pazarda satılan sahte ürünlerse, 1. derece çakma alışveriş merkezlerinde görebileceğimiz markalar diyebiliriz. bir cevahir'den, bir metro-city'den bahsediyorum burada. bunun azıcık altında daha alt markalar ve outlet center fenomeni var. (outlet center olayına zaten hiç girmeyeyim, bambaşka engin bir deniz resmen.)
sonuçta yine ilk orjinal obje, zenginlik objesidir.
Birisi: evet hoca, şimdi tamamız :)
öte yandan maaşla çalışan hiç kimse zengin değil doğru diyorsun. ama nispeten yüksek sayılabilecek bir gelirle pratikte rahat bir hayat yaşamak mümkün oluyor ya. ne bileyim dişin ağrıyor mesela devlet hastanesinde sürünmek yerine özel dişçiye 2000 verip problemsiz ağrısız sızısız 2 saatte işini hallettirmek var. ama üç kuruş maaşa ömür tüketen biri bunu maalesef yapamıyor.
ya da sigortası + emekli maaşı olan dul ve yaşlı bir kadın var diyelim. hiçbir şeyi olmayan dul ve yaşlı bir kadına göre pratikte çok üstün. maalesef bu iş böyle.
Ben: evet işte görece daha rahat bir hayat geçiriyorsun olup bitiyor. devamı yok. onu da gerçek zenginler, kapitalistler, daha da doğrusu burjuvalar sus payı olarak veriyorlar. olay tam olarak şu aslında "bakın sizden daha rahat yaşayan, ama mülkü olmayan (proleter olan) insanlar da var, demek ki suç sizde. çalışın, okuyun bir şeyler yapın onlar gibi yaşayın" mesajı veriliyor. bunlar kimi zaman açıkça, kimi zaman gizlice, hatta bilinçaltı düzeyinde verilir...
öf ya düşününce hayat cidden kötü...
Birisi: doğru. sermaye daha da tek elde toplanınca bakalım dünya nasıl bir yer olacak.
yahu gerçi ben tam olarak solcu da değilim, dünyanın tüm kaynaklarının ve üretimin bütün insanların ortak malı olması fikri bana çok cazip gelmiyor, ya da gayrimenkul & üretim araçları mülkiyetinin tamamen iptal edilmesine de taraftar değilim. avrupa tipi sosyal demokrasi falan uygulanabilir, aklıma başka da optimal çözüm gelmiyor :)
Ben: yok ya gördük işte sosyal demokrasi ne oldu. kapitalizmin iktisadi olarak onu devam ettirmesi hiçbir zaman mümkün olamaz. bunlar aslında daha çok matematiksel konular, sayfalarca ispatı olan formuller falan. özeti; karlılık her zaman artmadığı sürece kapitalist üretim yapmaz, sistem bozunur.
bence tam solcu ol olmuşken... = )
Birisi: abi o konuda bir örnek gerekirse, benim üzüm bağım, zeytinliğim ve ağaçlarım var. ve insanlığın genel malı olduklarını düşünmüyorum açıkcası. ben diktim ağaçları, hepsiyle ben ilgileniyorum, dolayısıyla onların mülkiyeti benimdir :)
ya da bir adamın iyi işleyen bir bakkal dükkanı olmasına karşı değilim ama çok uluslu şirketlere karşıyım, bunun da orta noktası yok galiba...
Ben: hah işte 3 jenerasyon sonra sen o üzüm bağını biraz zor bulursun diyorum sadece. çok uluslu şirket diyerek zaten denmesi gerekeni söylemişsin. ben de diyorum ki matematiksel olarak, rasyonel olarak kapitalizmin tek sonu o çok uluslu şirketlerdir. bundan sonra artık o dediğin gibi ufak ufak insan grupları, kendilerine yetecek kadar üretim yapsınlar, kaliteli üretsinler, ağaç diksinler baksınlar, artanı da satıp diğer ihtiyaçlarını karşılasınlar gibi bir şey mümkün değil.
kaldı ki sosyalizm de sadece ortak mülkiyet değildir. büyük ihtimalle senin hayal ettiğin şey amerika'nın da pompalamaya çalıştığı devletçi, saçmasapan sovyet sosyalizmidir. gerçekte öyle olmak zorunda da değil hiçbir şey. onlar ayrı konu yani aslında, çok uzun ya = (
sadece şunu söylüyorum, üzüm bağınla uğraştığını ve ne senin ne de çocuklarının asla açlık, hastalık çekmek zorunda olmadıklarını düşün. günde 4 saat çalışıp artan vakitte tercihine göre felsefeyle, sanatla uğraştığını, veya gönüllü olarak yardım kuruluşlarında çalıştığını düşün.
bu sosyal demokraside olamaz, kapitalizmin hiçbir şeklinde olamaz... yani sovyetçi sosyalist olma, komunist olma eyvallah. ama kaptalizmin içinde çözüm aramak, işte bu hataya bence kesin düşme..
(ileri bir tarihte)
Birisi: selam nasılsınız? yahu ben size bir şey soracaktım, unutmuşum. demiştiniz ya ne kadar kazanırlarsa kazansınlar, üretim araçlarına sahip olmayan ve maaşla çalışan herkes fakirdir ve ölünce çocuklarına bir şey bırakamazlar. bu durumda üretim aracına sahip olmadığı halde kendi işini kurmuş ve çok iyi kazanan tipler hangi sınıfta yer alıyor? mesela milyon dolarlık davalara bakan, hukuk bürosu sahibi bir avukat? ya da binlerce dolarlık ameliyatlar yapan muayenehane sahibi doktorlar? ya da çok önemli binalar tasarlayan mimarlık şirketi olan bir adam var diyelim ölünce onun da çocuğuna üretim aracı kalmayacak? bunlar da fakir sınıfında mı yer alıyor şimdi? :)
Ben: yo hayır onlar fakir değildirler, tamam. ancak burada kazandıkları astronomik paraları nelere harcadıkları da çok önemli. burada devreye "amortisman" devreye giriyor. yani sermaye malının yıpranma payı. en basit mantığıyla çorap üreten bir makineniz varsa bunun üzerinden kazandığınız tüm parayı harcamamalısınız, o makinenin yıpranma payını ayırarak gerekli tamiratları yapmaya yetecek kadar veya yeni makine alacak kadar paranızın kenarda olması gerekir. bunu niye anlattım, burada verdiğiniz örnekler oldukça enteresan ne demek istediğinizi anlıyorum, fakat sizin de anlamanız gereken şeyler var. bilgi, yetenek gibi şeyler modern çağda birer sermaye malıdır, alınır, satılır, ve ne kadar verimli olduğu üzerinden fiyatlandırılır bile. yine makine örneğinden gidelim, aynı ürünü üreten iki makineden biri daha verimliyse o makine daha çok kar edecek, sahibine de daha fazla para kazandıracaktır. fakat bu makineye sahip olmak da haliyle daha maliyetli olacaktır. günümüzdeki üretim ilişkileri basit malların alınıp satılmasından daha komplike ve görmesi gerçekten zor. olabildiğince basit örneklerle açıklayacağım uzatmadan, çünkü bundan önceki konuşmalarımızdan beni net bir şekilde anlayabileceğinizi biliyorum = ) mba diye bir yüksek lisans programı vardır dünyada, türkiye'de de son yıllarda yaygınlaştı. bu en basitiyle işletme yüksek lisansı. ama enteresan olan, mba programında eğitim görebilmek için yaklaşık 40bin liralık falan bir para ödemeniz gerekiyor. ama enteresanlık burada da bitmiyor, mba yapmış bir çok insan, eğer biraz da yetenekliyse ayda beşbin lira maaş alarak iş hayatına başlıyor. özetle eğitime verdiği parayı bir yıldan kısa sürede geri almış oluyor, ki bu da çok karlı bir yatırımdır... bu konuda daha ayrıntılı bilgi için (bkz: eğitimin kapitalleşmesi) (bence bakın, zihin açıcı olacaktır) şimdi gelelim doktor ve avukata. bunlar, en basitiyle birer makine, birer yürüyen sermayedirler. ürettikleri ürün o denli verimlidir ve o denli değerlidir ki, piyasa fiyatlandırması onların bu sermayelerini, yani eğitimlerini ve/veya yeteneklerini yüksek fiyattan satmalarına olanak verir, ve elbette onlar da bunu yapar. burada roller karmaşıklaşıyor maalesef, emekçi aynı zamanda sermayedar her zaman olabilir. kendi ürettiği artık değere kendi el koyabilir. bu elbette nispeten daha rahattır, çünkü aslında burjuvasınızdır. yalnız burada sahip olunan sermaye, çürüyen, ölmekte olan ve zamanla da verimsizleşen bir sermayedir. sonuçta bir doktor kariyerinin zirvesinde en fazla 10, bilemediniz 20 yıl çalışabilir. bu da onun amortisman giderlerini yükseltir. bu yüzden kazandıkları paranın anlamlı bir bölümüne yatırım yapmak zorundadırlar, eğer ki çocuklarına bir şeyler bırakmak istiyorlarsa. demek istediğimi umarım anladınız, bu kimselerin sahip oldukları sermaye, oğluna fabrika bırakabilecek bir burjuvanın zenginliğinin yanında bir hiçtir! kaldı ki fabrika sahibi evlat, fabrika yönetmeyi bilen bir kaç insanı istihdam ederek çok ufak bir kayıpla sadece oturarak para kazanabilirken ünlü doktorun oğlu, babası eğer akıllılık edip başka çeşit sermaye malları edinmemişse, kendisi de doktorluk yaparak hayatını sürdüremez. kaldı ki soruda belirttiğiniz, mimarlık şirketi, hukuk bürosu ve muayenehane başlı başına sermayedirler ve bunların sahipleri emekçi değil burjuvadırlar. bu şekilde kestirip atabilirdim de ve sorunuza bir cevap olurdu, ancak yukarıda anlattıklarım konuyla ilgili çok daha net bir tablo ortaya koymuştur diye umuyorum. maaşlı çalışan olmak aldığınız maaşın değeri piyasada an itibariyle çok yüksek de olsa bu sonsuza kadar süremez, asıl sorun buradai o anda çok para kazanmış olmanız bir şeyi değiştirmez. bu dünyada 1000 yıldır zengin olan ve 1000 yıl daha zengin olacak aileler olduğunu unutmamalıyız.
Devamını Oku!
Eserlerimiz