Klasik bir Şebnem Ferah şarkısı veya albümü adına çok benzeyen bir başlıkla girdiğim bu yazı adından da anlaşılacağı gibi kendi yaşadığım, 2 buçuk yıldır ikamet ettiğim odamı anlatmaktadır.
Sanırım odamla ilgili genel bir fikir vermenin ilk yolu, odamda pencere olmadığını söyleyerek başlamak. Evet, benim odam herkesin bildiği dışarıya bakan bir penceresi olan bir oda değil. Onun yerine apartman boşluğuna bakan bir penceresi var. Ve bu pencereden yine kendi evimizin mutfağı ve karşı evin mutfağı gözüküyor. Elbette mutfağımızda da benim odamda da içeriyi göstermeyen perdeler var, ama karşı dairenin mutfağında da var. Buna rağmen alt katların mutfakları da görülebiliyor ve bazılarının perdesi yok.
Buradan iflah olmaz bir dikizci olduğum sanılmasın, arada elbette insanın gözü kayıyor ama mutfakta insanlar ne kadar görülmek istenmedikleri bir durumda olabilirler ki...
Neyse, üst katımızda teyze var. Adını bilmiyorum, ama arada aşure falan getirir, gördükçe selam veririm. Apartmandaki komşuluk ilişkim zaten en yoğun onunla, onunla da işte bu şekilde en fazla. Teyzenin bir de kocası var, kocası sanırım hasta, geceleri bazen çok kötü öksürdüğünü duyuyorum, öğürmeli bir öksürük... Bir keresinde de apartman boşluğu aracılığıyla “ben iflah olmam artık, ne gideyim ki doktora” dediğini duymuştum, ama geçen yıldı o, adam hala yaşıyor, bu iyi. Teyzenin bir de oğlu var sanırım yanında, bir de kızı. Sizin de anladığınız gibi üst katın demografisini yıllardır çözemedim. Takdir edersiniz ki sadece apartman boşluğundan ve odamda otururken gelen seslerden bunu kestirmek oldukça güç bir iş. Ancak teyze-kocası-oğlu konusunda oldukça eminim. Kızı konusunda ise şüphelerim var. Bu arada o evde bir de küçük çocuk var, ağlıyor.
Üst katımızın karşısına bu sene talebeler taşındı. Onlar klasik kız öğrenci işte, arada arkadaşları falan gidip geliyor - bize gelip gittikleri gibi - bol bol kahkaha atıp gürültü çıkarıyorlar. Gençlik işte. Teyzenin bu durumdan çok hoşnut olmadığından az buçuk eminim ama benim keyfim yerinde, sebebi ise çok daha vahim.
Geçen yıl her öğlen, ama her öğlen istisnasız tek bir çığlık ile uyanırdım, inanılmaz şiveli, oldukça komik, anlamsız derecede yüksek volumlü bir ses, “fatmaaaa, gız fatma” diye bağırıp dururdu. Üstümüzün karşısında onlar oturmaktaydı, nasıl bir aile yapıları vardı bilmiyorum ama bir kadın bir erkek ve bir de fatma vardı o evde. Fatma aslında sevimli bir kız çocuğuydu, ama sanırım okula gitmeyi sevmiyordu. Biraz sessiz bir yapısı vardı, büyük bir ihtimalle okuldaki arkadaşları na kötü davranıyorlardı ama ilgisiz annesi bu durumdan haberdar değildi. Babası ise sanırım çok çalışıyordu, babası bir keresinde Fatma’ya “gerizekalı ya en sevmediğim şeyler gelir beni bulur” demişti, boşluktan duymuştum yine. O an fatmanın babasını öldürmek istedim sadece, boğazına yapışıp öldüğünü görene kadar gözlerinin içine bakmak. Fatma’lar taşındı, öyle olunca da öğlene kadar uyuyabilmeye başladım. Fakat tabi geçen sürede ben de kendimi tedavi etmiştim ve geceleri uyuyabiliyordum, öyle olunca ben de erken kalkmaya başladım, sonuçta Fatma gitti ama ben zaten uykusuz kalmıyordum...
Alt katımızda geçen yıl iki tane kız kalıyordu, bizden tek kelimeyle illallah etmişlerdi. Gecenin bilmem kaçında kapıya geldiler kaç kere. Yaptığımız hayvanlıktı tabi ama biz de ilk defa eve çıkmıştık, heyecanlıydık ve hepsinden önemlisi evimizde playstation vardı ve lanet olsun ki oyunda bazen çok olmadık goller oluyordu. Bu yılki oyunda da oluyor ama biz biraz kanıksadık sanırım, artık eskisi kadar gürültü yapmıyoruz. Zaten komşumuz da değişti. Yeni biri taşındı, tek başına bir kadın ama pek tek başına kalmıyor. Az ünlü bir sevgilisi var, adını vermeyeceğim ama Murat yazın burada kaldığı sürede ikisiyle de tanışmış. Iyi insanlar, biz de pek gürültü yapmayınca pek münakaşamız olmadı şimdilik.
Alt katımızın karşısında geçtiğimiz yıl perde yoktu, mutfaklarını net bir şekilde görebiliyordum. Ama orada kim kalıyor, gerçekten hiçbir fikrim yok. Genç bir çift olduğuna dair çeşitli teoriler var, inandırıcı da aslında. Evde yaşayıp hiç evde durmayan insanlardan onlar da belki de.
Giriş katında bizim sıramızda kim var gerçekten bilmiyorum, tek bildiğim yemek yaparken iğrenç bir yağ kullandıkları. Hava girsin diye pencereyi açarsam eğer, onların mutfaklarından öylesine berbat bir koku odaya doluyor ki midem bulanıyor. Yemek pişirdikleri saatlerde camı açmamak tek çare.
Onların karşısı ise boş şu anda. Fakat aslında boş değildi, orada bir amca yaşıyordu. Amca, klasik huysuz bir adamdı ama ilk taşındığımız sırada Batu’ya nispeten yardımı dokunmuş, öyle anlattı. Amca apartmanın önüne bakan camında oturur dışarıyı izlerdi. Çok zayıf bir amcaydı, sonradan öğrendik ki hastaymış. Nasıl öğrendiğimi sormayın, kızı bakıyordu ona. Kızı çok gıcık bir kadındı, öğrencilerden nefret ediyordu. Bir keresinde karşı komşumuzun kapısı açık kalmış, bana sordu numaraları falan var mı diye, o sırada konuşmuştuk biraz, ben tabi bu hastalık hikayesini o başkalarına anlatırken duydum. Amca geçen yılın sonlarına doğru öldü. Kemoterapi falan da alıyormuş zaten, (böyle diyince sanki ölümü daha az mı üzücü oldu) ama alıyormuş sonuçta, dayanamayıp öldü. Bizim hayatımızda değişen tek şey, artık apartmana her girip çıktığımızda amcayı, ve amcanın salonunda yapılmış yatağını görmeyişimiz oldu. Kızı ise evi satılığa çıkardı, öylece, eşyalarıyla birlikte. Satılık ilanını geçen gün kaldırmışlardı, bilmiyorum ne oldu ama yeni taşınan yok bundan eminim.
Karşı komşumuz da değişti. İlk geldiğimiz yıl iki kız kalıyordu. Onlarla evimize hırsız girmesi münasebetiyle tanışmış olduk, sabahın 6‘sında kapılarını çalan pijamalı ve sakallı bir adama cep telefonlarını verdiler, çok işimizi görmüştü ister istemez. O olayın akşamı da bize yiyecek bir şeyler getirmişlerdi, iyi insanlardılar. Benden büyüklerdi sanırım. Sonra taşındı onlar yerine ya bir ya iki kadın geldi. Bir tanesini iyi biliyorum, sanırım asıl kalan da o. Kızıl saçlı bembeyaz yüzlü gotik biri. Gelir gelmez bizim mutfaktan görünen odasının penceresine korkunç, elinde kılıç olan ağlayan bir melek deseni içeren bir perde taktı. Bir de kedileri var. Kedi bazen apartmanın içine sıçıyor ama bu benim odamı pek etkilemiyor allahtan. Beni odamda durduğum sürece etkileyen şey bunların müzisyen olmaları. Evet evin içinde canlı müzik yapıyorlar ve aslında bu hoşuma da gidiyor. Ders çalışırken bir yandan da uzaktan uzağa rock da olsa bir müzik duyuyorum.
Bir de odamı çok fazla etkileyen ve yan apartman olduğuna inandığım sesler var. Bunlardan biri su sesi. Inanılmaz bir su sesi oluyor bazen, bu da ister istemez odamın bitişiğinde banyo olduğunu düşündürüyor bana. Belki bir mutfak da olabilir aslına bakarsanız, bulaşık yıkanıyor da olabilir.
Günün belli saatlerinde gelen bir piyano sesi var bir de. Ama canlı müzik değil. Her öğlen, belli bir saatte aynı şarkı çalıyor. Solo piyano ama, inanılmaz dinlendirici. Kimin niye dinlediğini hiç bilmiyorum, hatta şu anda da geliyor ama o bahsettiğim aynı eser değil, bu farklı. Bu müziği hep evinde yalnız yaşayan yaşlı bir teyzenin dinlediğini hayal ediyorum. Her gün, aynı saatte, aynı müzik. Bu da ders çalışırken beni iyi etkileyen şeylerden biri.
Yağmurlu günlerde odamda oturmak da uyumak da oldukça farklı bir deneyim. Apartman boşluğunun tepesinde sanırım normal çatı malzemesinden farklı, plastik veya metal bir malzeme var. Yağmur damlaları bu malzemeye düştükçe apartman boşluğunun akıl almaz akustiği ile birleşerek müthiş bir gürültü yapıyor. Bildiğimiz, alışık olduğumuz dinlendirici yağmur sesi değil ama basbaya gürültü oluyor. Ama ona da alıştım merak etmeyin, bir yerden sonra apartmanda yıkanan bulaşıkların gürültüsü, yan apartmandan taa benim odaya gelen kahkahalar, gürültüler, üst katın bitmez tükenmez misafirlerinin gürültüleri yanında bu hiçbir şey...
Ama yine de şu piyano sesi, bunu keşfetmek zorundayım. Bir gün çıkıp tek tek sorma hayalim var her daireye...
Üst komşularımız sanırım istanbul’lu değiller, ama teyzenin söylediğine göre 20 küsür yıldır üst katta yaşıyorlarmış. Herhalde ilk göçmenlerden, ama gelip beşiktaş’a yerleşmeleri de garip, demek ki varlıklılarmış. Neyse göçmen olmalarında bir sorun yok, asıl sorun internetten biriyle web-cam sohbeti yapmaları. Ama yok öyle ayıp bir şey değil, sanırım bir akrabaları var uzakta onunla konuşuyorlar arada ailecek. Yalnız hoparlorun sesini o kadar çok açıyorlar ki onlar konuşurken benim cevap veresim geliyor bazen. Hoparlör bağırdıkça onlar da yüksek sesle cevap veriyor, onlar bağırdıkça öteki, tam bir kabus anlayacağınız...
Tahmin ettiğiniz gibi, ona da alıştım...
Odam gündüzleri oldukça sessizdir, öğlenleri de çoğunlukla öyle, ancak akşamları 6-7‘den gece 12’ye, bazen 1’e kadar oldukça gürültülü olur. Akşamları ders çalışamamamın en önemli gerekçelerinden biri de bu belki. Garip ritüelleri olan bu odanın en absürdü pazar günleri tam 12’de oluyor aslında. Inanması gerçekten güç, yaşamasam ben de inanmazdım ve sayın okuyucu eğer sen de bana inanmazsan anlarım ancak geçen yıl, her pazar, ama her allahın pazarı, hiç aralıksız ve dakika şaşmadan her öğlen 12’de ben Özcan Deniz - Gesi Bağları ile uyandım. Ve bunun bir rüya olmadığını teyit ettirebilmek için evdekilere de dinlettim, onlar da duydular yani kafayı yememiştim. Hatta bazen sesi öylesine açıyorlardı ki evdeki herkes rahatça uyanabiliyordu. Bu sene bu uygulama da bitti allahtan, rahat rahat uyuyabiliyorum.
Odamda biraz önce farkettiğim garip bir sarı hakimiyeti var. Birincisi ben zaten beyaz ışıktan tiksinirim. Beyaz ışık mı olur lan. Masa lambamın ışığı sarı, karanlık olduğu zaman açarım ve hep onu kullanırım. Normal tepe lambasını pek az kullandım. Duvarlar şampanya rengi ki kendisi sarının basit bir türevidir. Sarı ışık yansıması ile güzel bir uyum içindeler. Masam da açık sarı, ama krem rengine daha yakın. Masamın hemen üzerinde mantar pano var, kahverengi sarı karışımı. Masamda otururken hemen sol yanımda fermuarları her zaman açık portatif bir dolap var, içinde de bir sürü kıyafet işte, klasik. Sağ tarafımda yatak var, her zaman dağınık olur. Karyola da kahverengi ama koyu değil. Masa lambasının aydınlattığı odada bir de bahçe lambasından değiştirilmiş bir gece lambası var. Tam yatağımın başında, yanda. Ama böyle modeli eski sokak lambalarına benziyor. Odamın dekoratif tek parçası diyebilirim rahatça.
Duvarların görünen kısımlarında da çeşitli posterler var, dekoratiften onları da sayabiliriz aslında.
Oturduğum yerden dümdüz ileri baktığım zaman duvar var, daha doğrusu bir zamanlar vardı. Artık daha çok mantar panodan taşanlar ve post-it’ler dolusu not var, bu notların kimi “work hard” gibi amerikan özentisi gaza getirici laflar iken bir kısmı da okuma yaparken kaynaklardan gözüme çarpan ve okumam gerektiğini düşündüğüm kitap adları.
Masam her zaman dağınıktır. Çoğunlukla laptop’u koyacak yer bulamam, bir yerlere tepiştiririm. Yüzde yüz üzerinde atılması gereken çöpler vardır. Kalemler darmadağın ortalığa saçılmıştır ve bilimum gereksiz alet edevat bu gereksizlikler okyanusunda yolunu bulmaya çabalıyordur.
Bu arada odamın fiziki boyutları inanılmaz derecede küçüktür. Şöyle ki, girişten sonra kapı açılma payı hariç - ki o payı zaten kullanamıyorum - bir kenara sadece bir yatak sığabiliyor. Evet, yatak en fazla iki metre olsa, odanın eni 2 metre eder. Boyu da farksız olmalı çünkü oda kareye yakın, bu da 4 metre kare eder.
Bunca yazıyı yazdığım, bana gerektiği zaman ilham veren yukarıda yazdığım onca şeyi ve daha binlercesini içine sığdıran bu oda, evet sadece 4 metrekare. Ilk başlarda işkence gibi gelen bu korkunç durum şimdi hoşuma gidiyor işin kötüsü. Batu 15 - 20 gün sonra gidiyor ve odası boş kalacak ama ben çok içtenlikle oraya geçmeyi düşünmüyorum bile. O kadar geniş, ferah ve hatta sessiz bir odaya geçmemem resmen saçmalık, belki ders çalışmak için kullanırım ama orada yaşamayı aklıma bile getirmiyorum. Sanki orası benim için farklı bir ev, farklı bir yer. Benim odam gibi değil, soğuk. Eve ilk taşındığımızda “her sene değişiriz” diye başladığımız bu yolculukta geldiğim nokta oldukça ironik aslında. Ben daha çok stockholm sendromu üzerinde duruyorum bu anlamsız arzuyu açıklarken.
Bu yazıyı yazdığım süre içerisinde, piyano sesi ara ara dursa da devam etti. Gizemli piyano sesi aslında beni bunu yazmaya itti.
Yavaş yavaş öğretim hayatımın sonuna yaklaştığımı hissettiği şu günlerde, öğrenciliğin kendisinden uzaklaşıyor olmak değil ama, bu evden ve bu odadan kopmak durumunda kalmak beni içten içe oldukça düşündürüyor. Geriye dönüp baktığımda eminim kısacık gibi gelecek şu 3 yıl içinde bu oda ile paylaştığım onca şey, bu odada yaşadığım yüzlerce, binlerce anı, anlattıklarım, yazdıklarım, bu odada uyumuş dostlarım oldu. Sanki burası benim okulumdu, sanki hep burdaydım ve başka hiçbir şey yapmadım gibi geliyor bazen ve bunca şeye rağmen hayatımın belki de en güzel kısmı olan şu öğrencilik hayatı boyunca hatırlayacağım en güzel şey, sarı masa lambasının loş bir şekilde de olsa aydınlattığı ve beni yapan hemen her şeyin içinden geçtiği bu oda olacaktır...
Ben buradan gideceğim, belki de çok yakında. Eşyalarım bu odadan taşınacak, başka bir yere gidecek. Fakat bu oda boş kalmayacak, başka bir hayat buraya yerleşecek, hayatının belki de en özel dakikalarını bu odada geçirecek ve bu oda ile bütünleşecek, tıpkı benim yaptığım gibi. Duvarlarına bıraktığım izleri yeni bir boya ile kapatacak, yeni posterler asacak, belki yeni bir mantar pano alacak. Ben hiç bu odada yaşamamışım gibi olacak, hatta anılarımın bir çoğunu ben de unutacağım, ancak bir çoğu hafızamda kalacak.
Ve eğer şanslıysam yıllar sonra gençliğini anlatan bir dedenin dudaklarından çıkan kelimelerle torunlarının kafasında tekrar canlanacak...
28.12.2009 Pazartesi, 18:39
Devamını Oku!
Eserlerimiz
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Aralık 28, 2009
Pazartesi, Kasım 03, 2008
Noktaları Birleştirmek Üzerine
Yazar
Anteros
… Bazen öyle şeyler olur ki, akıntıya karşı yüzdüğün hissine kapılırsın. Gündelik hayatın monotonluğu bir tarafa; uğraştığın, didindiğin, planlar kurduğun durumlar, nasıl oluyorsa hep son anda bozuluyor gibi gözükür gözüne. Kimi zaman gelmeyen bir otobüs ve senin geç kalışın, kimi zaman da tam aksine, her defasında dakikalarca beklediğin otobüs, bu sefer duraktadır, tam da senin geldiğin anda...
Önce mutlu olursun, evet dersin, işte oluyor, sonunda gerçekten planlarım, hayallerim gerçekleşebilecek, otobüsün erken gelmesi de bunun işareti diye düşünürsün. Her zaman işaretleri görmeye alışık olan gözlerin bunu da görür ve o yolculuğun nasıl geçtiğini anlamazsın…
Ama noktaları birleştirmek, maalesef hayat söz konusu olduğunda geriye doğru mümkün olabiliyor sadece. Küçükken oynadığımız oyunlarda vardır ya hani, noktalarla dolu bir sayfa, ve noktaların üzerinde sayılar bulunur. Bir numaralı noktadan başlayıp sırayla birleştiririz noktaları… Çocuk aklıyla ne heyecanla doldurmuştun hepsini. Ortaya çıkan resme bir de şöyle uzaktan bakıp kendi eserinle nasıl da gurur duymuştun… Etrafındaki büyükler anlamamıştı bu hislerini, onlar için bu sadece bir oyundu ve noktaları kalemle birleştirmeden de ortaya çıkacak resmi gözlerinde canlandırabiliyorlardı çünkü. Fakat tabi ki hayat bir çocuk oyunu değil. Aslında ne garip değil mi? Bunu söylemek çok saçma çünkü hayatı bir çocuk oyunu üzerinden anlatıyorum sana, ama yine de hayat çocuk oyunu değildir diyorum. Hayır, fikrimi değiştirdim, hayat gayet de güzel bir çocuk oyunudur. Hatta rahatlıkla diyebilirim ki birçok oyunun birleşimidir. İlişkiler; evcilik, kadercilik; nokta birleştirme, işaretleri görebilme; resimdeki 7 farkı bulunuz ve daha niceleri... Ama çok ciddi bir fark var, bunu sen de sezdin değil mi? Küçükken oynadığımız oyunlarda kurallar ya belliydi, ya da biz koyardık. Keyfimize göre değiştirir, istediğimiz olmayınca da mızıkçılık yapar, oyundan kaçardık…
Bunu yüzünde hafif acı bir sırıtmayla okuduğunun farkındayım. Hayatın hiç de böyle olmadığını sen de görebiliyorsun artık. Ne kuralları değiştirebiliriz ne de içinde olduğumuz oyunun kurallarının bilincinde olabiliriz. İşte gerçek hayatta noktaları birleştirmek de biraz farklı oluyor bu durumda. Dediğim gibi, gerçek hayatta noktalar sadece geriye doğru birleştirilebilir. Yani sadece, ama sadece yaşadığımız andan itibaren, geçmişimize doğru olan adımlarımızı birleştirebiliriz. Davranışlarımız ve başımıza gelen olaylar arasındaki nedenselliği ancak oturup düşündüğümüzde anlayabiliriz. Hayat öyle gelişigüzel, öyle doğaçlama bir oyundur ki, oynarken aktörler bile ne yaptıklarının farkında olmazlar. Gel gör ki, aktörler farkında olmasa da, her adımımızda, sebep ve sonuç ilişkisi vardır ve her sonuç bir sonrakinin sebebi olur. Sen de bunu ilişkiyi işte o anlarda anlayabilirsin ancak. Yastığa başını koyduğun o anlar… Gece’nin şiirselliği, hareketli geçen günün ardından gelen tatlı yorgunlukla birleşince uykuya dalana kadar geçen o sürede, yaşadığın günü bir kez daha film gibi izlersin. Ancak bu şekilde noktaları tam ve doğru olarak birleştirebilirsin zaten. Gözünü kapattığın saniyeden geriye doğru bir yolculuktur noktaları birleştirmek. Ancak noktaları yavaş yavaş fark edersin. Aslında noktalar hep oradadır elbette ama diyorum ya, gören gözlerle bakabilmen gerekir. Geriye doğru gidersin usulca… Önce yaşadığın son olay, sonra onun öncesi, sonra onun öncesi… Ve evet, artık bulanıklaşma kalkıyor değil mi? Otobüsün o anda orada olması, O’nun tam da o anda, O’na göre anlamsız, sana göre “yanlış zamanda yanlış yerde” olması, otobüsün hiçbir durakta durmaması, trafiğin ilk defa sıkışık olmaması…
Varoluşçuluğun en sevdiğim varsayımlarından biri de tam bu noktada devreye giriyor. Hayatlarımıza tepeden baktığımızda, yani anlatmaya çalıştığım şeyi; noktaları birleştirme işlemini yapmaya en yakın olduğumuz zamanlarda, aslında kurduğumuz planlar ve hayaller karşısında, kadere karşı ne kadar çaresiz olduğumuzu hissederiz. Çaresiz olduğumuz kadar da edilgen yaşarız bir bakıma. Yaşadığın olaya bir bak, otobüsün erken gelmesi ya da trafiğin açık olması, yaşadıkların üzerinde senin kesinlikle hiçbir etkinin bulunmadığının açık kanıtı. İşte varoluşçu filozoflar da buradan hareketle düşünce sistemlerini kurmuşlardır. İnsanlar, bu dünyada yaşayan herkes, her saniye, her dakika etkileşim içindedir. Her birimiz yaptığımız seçimlerle önce kendi hayatımızı, ardından da tüm insanlığın kaderini belirleriz. “Kelebek Etkisi” teorisi de bu düşünceyle paralellik gösterir. Senin o gün yaşadığın her şey, o anda orada olmanı sağlayan her etken - ki bunların bazıları senin seçimin birçoğu da başkalarının seçimiydi – planlarını gerçekleştirmeni önledi…
Noktaları birleştirdin diyelim, evet geriye doğru gittin ve her şeyin başladığı noktaya kadar dönebildin diyelim, hatta yatağından fırladın ve hızla bunu birine anlattın diyelim. İyice ileriye gidip arkadaşlarının da seninle hemfikir olduklarını varsayalım. Ee, her şey bitti mi sanıyorsun? Elbette hayır, şimdi önünde çok daha zor bir yol var. Asıl kafanı kurcalayan noktaları nasıl birleştirdiğin değil, birleşen noktaların oluşturduğu şekli yorumlamak ve noktaların nasıl devam edeceğini kestirebilmektir. İnsanlığın en büyük kaygısı gelecek olmuştur zaten. Kimse farkında olmasa da onları hayata bağlayan şey de gelecektir. Kimine göre gezip tozmak, kimine göre gelecek yaz tatile gidebilmek, kimine göre iyi bir sevgili bulmak, aile ile geçirilecek uzun bir ömür hayali vs vs vs… Görüyorsun ya bu cevaplar birbirlerinden tamamen farklı görünse de özlerinde tamamen geleceğe odaklı. Yani özde insanı hayata bağlayan tek şey umuttur, ertesi günün veya ertesi mevsimin daha güzel olacağına inancın veya umudun…
İşte noktaları birleştirmek de geleceğe yönelik tahminler yürütmede işine yarayabilir. Ya da sen öyle sanarsın çünkü aslında hiçbir işe yaramaz. İşaretleri görebildiğin için kendinle gurur duyarsın, hatta bir çeşit mistik anlam yüklersin kendi kendine, ama baştan itiraf edelim, beklenen Mesih veya seçilmiş kişi değilsin. Ama başıboş bir koyun da değilsin. Elbette yaşadıklarının kozmik düzende büyük bir etkisi var, bunu biraz önce varoluşçulardan örneklerle belirttim. Evet bizi koruyan bazı varlıklar var, buna inanmayı istediğini biliyorum ve ben de sonuna kadar inanıyorum. İslam’daki “tevekkül” inancının biraz yoğrulmuşu diyebiliriz bunun için. Her şeyin ters gittiğini düşündüğün anlarda hissettiğin hayal kırıklığı ve çaresizliğin ne kadar üzücü olduğunu biliyorum. İstediklerini elde edememiş olmanın getirdiği mutsuzluk bir yana, hayatını sorgulamaya da başlarsın. Ancak bir de şöyle düşün: İstediğin anda istediğin şeylerin olması, ya gerçekte senin iyiliğine değilse? Yani buna inanmak çok mu zor, sonuçta gelecek hepimiz için karanlık, hayat hepimiz için aynı karanlık koridor ve hangi yolun doğru yol olduğunu asla bilemeyiz. Sen o anda orda olmayı çok istemiş olabilirsin, O’nun da orada olmasını yürekten istemiş olabilirsin, ama ya o an, doğru zaman değilse? İşte bunu asla bilemezsin. Üzerinde büyük bir yük varmış gibi gelebilir, bu tamamen farklı bir konu, ama hayata dair duyduğun öfke ve kaderin keskin kılıcı altında ezilmeyi reddetmen… Bunlar, üzerinde biraz daha düşünmen gereken konular. Bizim için doğru olan sanki hep bizim istediğimiz şeyler gibi gelse de, gerçekten olmayabilir. Buna inandığını biliyorum. Sen bireyci bir ateist olamayacak kadar gören gözlerle bakıyorsun bu dünyaya. Ayrıntılara dikkat edişin seni bu noktaya getirdi. O küçücük, hiç kimsenin fark edemediği ayrıntılarda nasıl her saniye mucizeler olduğunu anlayabiliyorsun. Önemli olan bakmak değil, görmektir zaten. Bir trenin camından dışarıyı izlerken kimi insanın hiçbir şey görmediği, birçok insanın uyuduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ama onları bırak da uyusunlar, sen yıllar önce uyandın ya, o da yeter zaten.
Devamını Oku!
Önce mutlu olursun, evet dersin, işte oluyor, sonunda gerçekten planlarım, hayallerim gerçekleşebilecek, otobüsün erken gelmesi de bunun işareti diye düşünürsün. Her zaman işaretleri görmeye alışık olan gözlerin bunu da görür ve o yolculuğun nasıl geçtiğini anlamazsın…
Ama noktaları birleştirmek, maalesef hayat söz konusu olduğunda geriye doğru mümkün olabiliyor sadece. Küçükken oynadığımız oyunlarda vardır ya hani, noktalarla dolu bir sayfa, ve noktaların üzerinde sayılar bulunur. Bir numaralı noktadan başlayıp sırayla birleştiririz noktaları… Çocuk aklıyla ne heyecanla doldurmuştun hepsini. Ortaya çıkan resme bir de şöyle uzaktan bakıp kendi eserinle nasıl da gurur duymuştun… Etrafındaki büyükler anlamamıştı bu hislerini, onlar için bu sadece bir oyundu ve noktaları kalemle birleştirmeden de ortaya çıkacak resmi gözlerinde canlandırabiliyorlardı çünkü. Fakat tabi ki hayat bir çocuk oyunu değil. Aslında ne garip değil mi? Bunu söylemek çok saçma çünkü hayatı bir çocuk oyunu üzerinden anlatıyorum sana, ama yine de hayat çocuk oyunu değildir diyorum. Hayır, fikrimi değiştirdim, hayat gayet de güzel bir çocuk oyunudur. Hatta rahatlıkla diyebilirim ki birçok oyunun birleşimidir. İlişkiler; evcilik, kadercilik; nokta birleştirme, işaretleri görebilme; resimdeki 7 farkı bulunuz ve daha niceleri... Ama çok ciddi bir fark var, bunu sen de sezdin değil mi? Küçükken oynadığımız oyunlarda kurallar ya belliydi, ya da biz koyardık. Keyfimize göre değiştirir, istediğimiz olmayınca da mızıkçılık yapar, oyundan kaçardık…
Bunu yüzünde hafif acı bir sırıtmayla okuduğunun farkındayım. Hayatın hiç de böyle olmadığını sen de görebiliyorsun artık. Ne kuralları değiştirebiliriz ne de içinde olduğumuz oyunun kurallarının bilincinde olabiliriz. İşte gerçek hayatta noktaları birleştirmek de biraz farklı oluyor bu durumda. Dediğim gibi, gerçek hayatta noktalar sadece geriye doğru birleştirilebilir. Yani sadece, ama sadece yaşadığımız andan itibaren, geçmişimize doğru olan adımlarımızı birleştirebiliriz. Davranışlarımız ve başımıza gelen olaylar arasındaki nedenselliği ancak oturup düşündüğümüzde anlayabiliriz. Hayat öyle gelişigüzel, öyle doğaçlama bir oyundur ki, oynarken aktörler bile ne yaptıklarının farkında olmazlar. Gel gör ki, aktörler farkında olmasa da, her adımımızda, sebep ve sonuç ilişkisi vardır ve her sonuç bir sonrakinin sebebi olur. Sen de bunu ilişkiyi işte o anlarda anlayabilirsin ancak. Yastığa başını koyduğun o anlar… Gece’nin şiirselliği, hareketli geçen günün ardından gelen tatlı yorgunlukla birleşince uykuya dalana kadar geçen o sürede, yaşadığın günü bir kez daha film gibi izlersin. Ancak bu şekilde noktaları tam ve doğru olarak birleştirebilirsin zaten. Gözünü kapattığın saniyeden geriye doğru bir yolculuktur noktaları birleştirmek. Ancak noktaları yavaş yavaş fark edersin. Aslında noktalar hep oradadır elbette ama diyorum ya, gören gözlerle bakabilmen gerekir. Geriye doğru gidersin usulca… Önce yaşadığın son olay, sonra onun öncesi, sonra onun öncesi… Ve evet, artık bulanıklaşma kalkıyor değil mi? Otobüsün o anda orada olması, O’nun tam da o anda, O’na göre anlamsız, sana göre “yanlış zamanda yanlış yerde” olması, otobüsün hiçbir durakta durmaması, trafiğin ilk defa sıkışık olmaması…
Varoluşçuluğun en sevdiğim varsayımlarından biri de tam bu noktada devreye giriyor. Hayatlarımıza tepeden baktığımızda, yani anlatmaya çalıştığım şeyi; noktaları birleştirme işlemini yapmaya en yakın olduğumuz zamanlarda, aslında kurduğumuz planlar ve hayaller karşısında, kadere karşı ne kadar çaresiz olduğumuzu hissederiz. Çaresiz olduğumuz kadar da edilgen yaşarız bir bakıma. Yaşadığın olaya bir bak, otobüsün erken gelmesi ya da trafiğin açık olması, yaşadıkların üzerinde senin kesinlikle hiçbir etkinin bulunmadığının açık kanıtı. İşte varoluşçu filozoflar da buradan hareketle düşünce sistemlerini kurmuşlardır. İnsanlar, bu dünyada yaşayan herkes, her saniye, her dakika etkileşim içindedir. Her birimiz yaptığımız seçimlerle önce kendi hayatımızı, ardından da tüm insanlığın kaderini belirleriz. “Kelebek Etkisi” teorisi de bu düşünceyle paralellik gösterir. Senin o gün yaşadığın her şey, o anda orada olmanı sağlayan her etken - ki bunların bazıları senin seçimin birçoğu da başkalarının seçimiydi – planlarını gerçekleştirmeni önledi…
Noktaları birleştirdin diyelim, evet geriye doğru gittin ve her şeyin başladığı noktaya kadar dönebildin diyelim, hatta yatağından fırladın ve hızla bunu birine anlattın diyelim. İyice ileriye gidip arkadaşlarının da seninle hemfikir olduklarını varsayalım. Ee, her şey bitti mi sanıyorsun? Elbette hayır, şimdi önünde çok daha zor bir yol var. Asıl kafanı kurcalayan noktaları nasıl birleştirdiğin değil, birleşen noktaların oluşturduğu şekli yorumlamak ve noktaların nasıl devam edeceğini kestirebilmektir. İnsanlığın en büyük kaygısı gelecek olmuştur zaten. Kimse farkında olmasa da onları hayata bağlayan şey de gelecektir. Kimine göre gezip tozmak, kimine göre gelecek yaz tatile gidebilmek, kimine göre iyi bir sevgili bulmak, aile ile geçirilecek uzun bir ömür hayali vs vs vs… Görüyorsun ya bu cevaplar birbirlerinden tamamen farklı görünse de özlerinde tamamen geleceğe odaklı. Yani özde insanı hayata bağlayan tek şey umuttur, ertesi günün veya ertesi mevsimin daha güzel olacağına inancın veya umudun…
İşte noktaları birleştirmek de geleceğe yönelik tahminler yürütmede işine yarayabilir. Ya da sen öyle sanarsın çünkü aslında hiçbir işe yaramaz. İşaretleri görebildiğin için kendinle gurur duyarsın, hatta bir çeşit mistik anlam yüklersin kendi kendine, ama baştan itiraf edelim, beklenen Mesih veya seçilmiş kişi değilsin. Ama başıboş bir koyun da değilsin. Elbette yaşadıklarının kozmik düzende büyük bir etkisi var, bunu biraz önce varoluşçulardan örneklerle belirttim. Evet bizi koruyan bazı varlıklar var, buna inanmayı istediğini biliyorum ve ben de sonuna kadar inanıyorum. İslam’daki “tevekkül” inancının biraz yoğrulmuşu diyebiliriz bunun için. Her şeyin ters gittiğini düşündüğün anlarda hissettiğin hayal kırıklığı ve çaresizliğin ne kadar üzücü olduğunu biliyorum. İstediklerini elde edememiş olmanın getirdiği mutsuzluk bir yana, hayatını sorgulamaya da başlarsın. Ancak bir de şöyle düşün: İstediğin anda istediğin şeylerin olması, ya gerçekte senin iyiliğine değilse? Yani buna inanmak çok mu zor, sonuçta gelecek hepimiz için karanlık, hayat hepimiz için aynı karanlık koridor ve hangi yolun doğru yol olduğunu asla bilemeyiz. Sen o anda orda olmayı çok istemiş olabilirsin, O’nun da orada olmasını yürekten istemiş olabilirsin, ama ya o an, doğru zaman değilse? İşte bunu asla bilemezsin. Üzerinde büyük bir yük varmış gibi gelebilir, bu tamamen farklı bir konu, ama hayata dair duyduğun öfke ve kaderin keskin kılıcı altında ezilmeyi reddetmen… Bunlar, üzerinde biraz daha düşünmen gereken konular. Bizim için doğru olan sanki hep bizim istediğimiz şeyler gibi gelse de, gerçekten olmayabilir. Buna inandığını biliyorum. Sen bireyci bir ateist olamayacak kadar gören gözlerle bakıyorsun bu dünyaya. Ayrıntılara dikkat edişin seni bu noktaya getirdi. O küçücük, hiç kimsenin fark edemediği ayrıntılarda nasıl her saniye mucizeler olduğunu anlayabiliyorsun. Önemli olan bakmak değil, görmektir zaten. Bir trenin camından dışarıyı izlerken kimi insanın hiçbir şey görmediği, birçok insanın uyuduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ama onları bırak da uyusunlar, sen yıllar önce uyandın ya, o da yeter zaten.
Devamını Oku!