Klasik bir Şebnem Ferah şarkısı veya albümü adına çok benzeyen bir başlıkla girdiğim bu yazı adından da anlaşılacağı gibi kendi yaşadığım, 2 buçuk yıldır ikamet ettiğim odamı anlatmaktadır.
Sanırım odamla ilgili genel bir fikir vermenin ilk yolu, odamda pencere olmadığını söyleyerek başlamak. Evet, benim odam herkesin bildiği dışarıya bakan bir penceresi olan bir oda değil. Onun yerine apartman boşluğuna bakan bir penceresi var. Ve bu pencereden yine kendi evimizin mutfağı ve karşı evin mutfağı gözüküyor. Elbette mutfağımızda da benim odamda da içeriyi göstermeyen perdeler var, ama karşı dairenin mutfağında da var. Buna rağmen alt katların mutfakları da görülebiliyor ve bazılarının perdesi yok.
Buradan iflah olmaz bir dikizci olduğum sanılmasın, arada elbette insanın gözü kayıyor ama mutfakta insanlar ne kadar görülmek istenmedikleri bir durumda olabilirler ki...
Neyse, üst katımızda teyze var. Adını bilmiyorum, ama arada aşure falan getirir, gördükçe selam veririm. Apartmandaki komşuluk ilişkim zaten en yoğun onunla, onunla da işte bu şekilde en fazla. Teyzenin bir de kocası var, kocası sanırım hasta, geceleri bazen çok kötü öksürdüğünü duyuyorum, öğürmeli bir öksürük... Bir keresinde de apartman boşluğu aracılığıyla “ben iflah olmam artık, ne gideyim ki doktora” dediğini duymuştum, ama geçen yıldı o, adam hala yaşıyor, bu iyi. Teyzenin bir de oğlu var sanırım yanında, bir de kızı. Sizin de anladığınız gibi üst katın demografisini yıllardır çözemedim. Takdir edersiniz ki sadece apartman boşluğundan ve odamda otururken gelen seslerden bunu kestirmek oldukça güç bir iş. Ancak teyze-kocası-oğlu konusunda oldukça eminim. Kızı konusunda ise şüphelerim var. Bu arada o evde bir de küçük çocuk var, ağlıyor.
Üst katımızın karşısına bu sene talebeler taşındı. Onlar klasik kız öğrenci işte, arada arkadaşları falan gidip geliyor - bize gelip gittikleri gibi - bol bol kahkaha atıp gürültü çıkarıyorlar. Gençlik işte. Teyzenin bu durumdan çok hoşnut olmadığından az buçuk eminim ama benim keyfim yerinde, sebebi ise çok daha vahim.
Geçen yıl her öğlen, ama her öğlen istisnasız tek bir çığlık ile uyanırdım, inanılmaz şiveli, oldukça komik, anlamsız derecede yüksek volumlü bir ses, “fatmaaaa, gız fatma” diye bağırıp dururdu. Üstümüzün karşısında onlar oturmaktaydı, nasıl bir aile yapıları vardı bilmiyorum ama bir kadın bir erkek ve bir de fatma vardı o evde. Fatma aslında sevimli bir kız çocuğuydu, ama sanırım okula gitmeyi sevmiyordu. Biraz sessiz bir yapısı vardı, büyük bir ihtimalle okuldaki arkadaşları na kötü davranıyorlardı ama ilgisiz annesi bu durumdan haberdar değildi. Babası ise sanırım çok çalışıyordu, babası bir keresinde Fatma’ya “gerizekalı ya en sevmediğim şeyler gelir beni bulur” demişti, boşluktan duymuştum yine. O an fatmanın babasını öldürmek istedim sadece, boğazına yapışıp öldüğünü görene kadar gözlerinin içine bakmak. Fatma’lar taşındı, öyle olunca da öğlene kadar uyuyabilmeye başladım. Fakat tabi geçen sürede ben de kendimi tedavi etmiştim ve geceleri uyuyabiliyordum, öyle olunca ben de erken kalkmaya başladım, sonuçta Fatma gitti ama ben zaten uykusuz kalmıyordum...
Alt katımızda geçen yıl iki tane kız kalıyordu, bizden tek kelimeyle illallah etmişlerdi. Gecenin bilmem kaçında kapıya geldiler kaç kere. Yaptığımız hayvanlıktı tabi ama biz de ilk defa eve çıkmıştık, heyecanlıydık ve hepsinden önemlisi evimizde playstation vardı ve lanet olsun ki oyunda bazen çok olmadık goller oluyordu. Bu yılki oyunda da oluyor ama biz biraz kanıksadık sanırım, artık eskisi kadar gürültü yapmıyoruz. Zaten komşumuz da değişti. Yeni biri taşındı, tek başına bir kadın ama pek tek başına kalmıyor. Az ünlü bir sevgilisi var, adını vermeyeceğim ama Murat yazın burada kaldığı sürede ikisiyle de tanışmış. Iyi insanlar, biz de pek gürültü yapmayınca pek münakaşamız olmadı şimdilik.
Alt katımızın karşısında geçtiğimiz yıl perde yoktu, mutfaklarını net bir şekilde görebiliyordum. Ama orada kim kalıyor, gerçekten hiçbir fikrim yok. Genç bir çift olduğuna dair çeşitli teoriler var, inandırıcı da aslında. Evde yaşayıp hiç evde durmayan insanlardan onlar da belki de.
Giriş katında bizim sıramızda kim var gerçekten bilmiyorum, tek bildiğim yemek yaparken iğrenç bir yağ kullandıkları. Hava girsin diye pencereyi açarsam eğer, onların mutfaklarından öylesine berbat bir koku odaya doluyor ki midem bulanıyor. Yemek pişirdikleri saatlerde camı açmamak tek çare.
Onların karşısı ise boş şu anda. Fakat aslında boş değildi, orada bir amca yaşıyordu. Amca, klasik huysuz bir adamdı ama ilk taşındığımız sırada Batu’ya nispeten yardımı dokunmuş, öyle anlattı. Amca apartmanın önüne bakan camında oturur dışarıyı izlerdi. Çok zayıf bir amcaydı, sonradan öğrendik ki hastaymış. Nasıl öğrendiğimi sormayın, kızı bakıyordu ona. Kızı çok gıcık bir kadındı, öğrencilerden nefret ediyordu. Bir keresinde karşı komşumuzun kapısı açık kalmış, bana sordu numaraları falan var mı diye, o sırada konuşmuştuk biraz, ben tabi bu hastalık hikayesini o başkalarına anlatırken duydum. Amca geçen yılın sonlarına doğru öldü. Kemoterapi falan da alıyormuş zaten, (böyle diyince sanki ölümü daha az mı üzücü oldu) ama alıyormuş sonuçta, dayanamayıp öldü. Bizim hayatımızda değişen tek şey, artık apartmana her girip çıktığımızda amcayı, ve amcanın salonunda yapılmış yatağını görmeyişimiz oldu. Kızı ise evi satılığa çıkardı, öylece, eşyalarıyla birlikte. Satılık ilanını geçen gün kaldırmışlardı, bilmiyorum ne oldu ama yeni taşınan yok bundan eminim.
Karşı komşumuz da değişti. İlk geldiğimiz yıl iki kız kalıyordu. Onlarla evimize hırsız girmesi münasebetiyle tanışmış olduk, sabahın 6‘sında kapılarını çalan pijamalı ve sakallı bir adama cep telefonlarını verdiler, çok işimizi görmüştü ister istemez. O olayın akşamı da bize yiyecek bir şeyler getirmişlerdi, iyi insanlardılar. Benden büyüklerdi sanırım. Sonra taşındı onlar yerine ya bir ya iki kadın geldi. Bir tanesini iyi biliyorum, sanırım asıl kalan da o. Kızıl saçlı bembeyaz yüzlü gotik biri. Gelir gelmez bizim mutfaktan görünen odasının penceresine korkunç, elinde kılıç olan ağlayan bir melek deseni içeren bir perde taktı. Bir de kedileri var. Kedi bazen apartmanın içine sıçıyor ama bu benim odamı pek etkilemiyor allahtan. Beni odamda durduğum sürece etkileyen şey bunların müzisyen olmaları. Evet evin içinde canlı müzik yapıyorlar ve aslında bu hoşuma da gidiyor. Ders çalışırken bir yandan da uzaktan uzağa rock da olsa bir müzik duyuyorum.
Bir de odamı çok fazla etkileyen ve yan apartman olduğuna inandığım sesler var. Bunlardan biri su sesi. Inanılmaz bir su sesi oluyor bazen, bu da ister istemez odamın bitişiğinde banyo olduğunu düşündürüyor bana. Belki bir mutfak da olabilir aslına bakarsanız, bulaşık yıkanıyor da olabilir.
Günün belli saatlerinde gelen bir piyano sesi var bir de. Ama canlı müzik değil. Her öğlen, belli bir saatte aynı şarkı çalıyor. Solo piyano ama, inanılmaz dinlendirici. Kimin niye dinlediğini hiç bilmiyorum, hatta şu anda da geliyor ama o bahsettiğim aynı eser değil, bu farklı. Bu müziği hep evinde yalnız yaşayan yaşlı bir teyzenin dinlediğini hayal ediyorum. Her gün, aynı saatte, aynı müzik. Bu da ders çalışırken beni iyi etkileyen şeylerden biri.
Yağmurlu günlerde odamda oturmak da uyumak da oldukça farklı bir deneyim. Apartman boşluğunun tepesinde sanırım normal çatı malzemesinden farklı, plastik veya metal bir malzeme var. Yağmur damlaları bu malzemeye düştükçe apartman boşluğunun akıl almaz akustiği ile birleşerek müthiş bir gürültü yapıyor. Bildiğimiz, alışık olduğumuz dinlendirici yağmur sesi değil ama basbaya gürültü oluyor. Ama ona da alıştım merak etmeyin, bir yerden sonra apartmanda yıkanan bulaşıkların gürültüsü, yan apartmandan taa benim odaya gelen kahkahalar, gürültüler, üst katın bitmez tükenmez misafirlerinin gürültüleri yanında bu hiçbir şey...
Ama yine de şu piyano sesi, bunu keşfetmek zorundayım. Bir gün çıkıp tek tek sorma hayalim var her daireye...
Üst komşularımız sanırım istanbul’lu değiller, ama teyzenin söylediğine göre 20 küsür yıldır üst katta yaşıyorlarmış. Herhalde ilk göçmenlerden, ama gelip beşiktaş’a yerleşmeleri de garip, demek ki varlıklılarmış. Neyse göçmen olmalarında bir sorun yok, asıl sorun internetten biriyle web-cam sohbeti yapmaları. Ama yok öyle ayıp bir şey değil, sanırım bir akrabaları var uzakta onunla konuşuyorlar arada ailecek. Yalnız hoparlorun sesini o kadar çok açıyorlar ki onlar konuşurken benim cevap veresim geliyor bazen. Hoparlör bağırdıkça onlar da yüksek sesle cevap veriyor, onlar bağırdıkça öteki, tam bir kabus anlayacağınız...
Tahmin ettiğiniz gibi, ona da alıştım...
Odam gündüzleri oldukça sessizdir, öğlenleri de çoğunlukla öyle, ancak akşamları 6-7‘den gece 12’ye, bazen 1’e kadar oldukça gürültülü olur. Akşamları ders çalışamamamın en önemli gerekçelerinden biri de bu belki. Garip ritüelleri olan bu odanın en absürdü pazar günleri tam 12’de oluyor aslında. Inanması gerçekten güç, yaşamasam ben de inanmazdım ve sayın okuyucu eğer sen de bana inanmazsan anlarım ancak geçen yıl, her pazar, ama her allahın pazarı, hiç aralıksız ve dakika şaşmadan her öğlen 12’de ben Özcan Deniz - Gesi Bağları ile uyandım. Ve bunun bir rüya olmadığını teyit ettirebilmek için evdekilere de dinlettim, onlar da duydular yani kafayı yememiştim. Hatta bazen sesi öylesine açıyorlardı ki evdeki herkes rahatça uyanabiliyordu. Bu sene bu uygulama da bitti allahtan, rahat rahat uyuyabiliyorum.
Odamda biraz önce farkettiğim garip bir sarı hakimiyeti var. Birincisi ben zaten beyaz ışıktan tiksinirim. Beyaz ışık mı olur lan. Masa lambamın ışığı sarı, karanlık olduğu zaman açarım ve hep onu kullanırım. Normal tepe lambasını pek az kullandım. Duvarlar şampanya rengi ki kendisi sarının basit bir türevidir. Sarı ışık yansıması ile güzel bir uyum içindeler. Masam da açık sarı, ama krem rengine daha yakın. Masamın hemen üzerinde mantar pano var, kahverengi sarı karışımı. Masamda otururken hemen sol yanımda fermuarları her zaman açık portatif bir dolap var, içinde de bir sürü kıyafet işte, klasik. Sağ tarafımda yatak var, her zaman dağınık olur. Karyola da kahverengi ama koyu değil. Masa lambasının aydınlattığı odada bir de bahçe lambasından değiştirilmiş bir gece lambası var. Tam yatağımın başında, yanda. Ama böyle modeli eski sokak lambalarına benziyor. Odamın dekoratif tek parçası diyebilirim rahatça.
Duvarların görünen kısımlarında da çeşitli posterler var, dekoratiften onları da sayabiliriz aslında.
Oturduğum yerden dümdüz ileri baktığım zaman duvar var, daha doğrusu bir zamanlar vardı. Artık daha çok mantar panodan taşanlar ve post-it’ler dolusu not var, bu notların kimi “work hard” gibi amerikan özentisi gaza getirici laflar iken bir kısmı da okuma yaparken kaynaklardan gözüme çarpan ve okumam gerektiğini düşündüğüm kitap adları.
Masam her zaman dağınıktır. Çoğunlukla laptop’u koyacak yer bulamam, bir yerlere tepiştiririm. Yüzde yüz üzerinde atılması gereken çöpler vardır. Kalemler darmadağın ortalığa saçılmıştır ve bilimum gereksiz alet edevat bu gereksizlikler okyanusunda yolunu bulmaya çabalıyordur.
Bu arada odamın fiziki boyutları inanılmaz derecede küçüktür. Şöyle ki, girişten sonra kapı açılma payı hariç - ki o payı zaten kullanamıyorum - bir kenara sadece bir yatak sığabiliyor. Evet, yatak en fazla iki metre olsa, odanın eni 2 metre eder. Boyu da farksız olmalı çünkü oda kareye yakın, bu da 4 metre kare eder.
Bunca yazıyı yazdığım, bana gerektiği zaman ilham veren yukarıda yazdığım onca şeyi ve daha binlercesini içine sığdıran bu oda, evet sadece 4 metrekare. Ilk başlarda işkence gibi gelen bu korkunç durum şimdi hoşuma gidiyor işin kötüsü. Batu 15 - 20 gün sonra gidiyor ve odası boş kalacak ama ben çok içtenlikle oraya geçmeyi düşünmüyorum bile. O kadar geniş, ferah ve hatta sessiz bir odaya geçmemem resmen saçmalık, belki ders çalışmak için kullanırım ama orada yaşamayı aklıma bile getirmiyorum. Sanki orası benim için farklı bir ev, farklı bir yer. Benim odam gibi değil, soğuk. Eve ilk taşındığımızda “her sene değişiriz” diye başladığımız bu yolculukta geldiğim nokta oldukça ironik aslında. Ben daha çok stockholm sendromu üzerinde duruyorum bu anlamsız arzuyu açıklarken.
Bu yazıyı yazdığım süre içerisinde, piyano sesi ara ara dursa da devam etti. Gizemli piyano sesi aslında beni bunu yazmaya itti.
Yavaş yavaş öğretim hayatımın sonuna yaklaştığımı hissettiği şu günlerde, öğrenciliğin kendisinden uzaklaşıyor olmak değil ama, bu evden ve bu odadan kopmak durumunda kalmak beni içten içe oldukça düşündürüyor. Geriye dönüp baktığımda eminim kısacık gibi gelecek şu 3 yıl içinde bu oda ile paylaştığım onca şey, bu odada yaşadığım yüzlerce, binlerce anı, anlattıklarım, yazdıklarım, bu odada uyumuş dostlarım oldu. Sanki burası benim okulumdu, sanki hep burdaydım ve başka hiçbir şey yapmadım gibi geliyor bazen ve bunca şeye rağmen hayatımın belki de en güzel kısmı olan şu öğrencilik hayatı boyunca hatırlayacağım en güzel şey, sarı masa lambasının loş bir şekilde de olsa aydınlattığı ve beni yapan hemen her şeyin içinden geçtiği bu oda olacaktır...
Ben buradan gideceğim, belki de çok yakında. Eşyalarım bu odadan taşınacak, başka bir yere gidecek. Fakat bu oda boş kalmayacak, başka bir hayat buraya yerleşecek, hayatının belki de en özel dakikalarını bu odada geçirecek ve bu oda ile bütünleşecek, tıpkı benim yaptığım gibi. Duvarlarına bıraktığım izleri yeni bir boya ile kapatacak, yeni posterler asacak, belki yeni bir mantar pano alacak. Ben hiç bu odada yaşamamışım gibi olacak, hatta anılarımın bir çoğunu ben de unutacağım, ancak bir çoğu hafızamda kalacak.
Ve eğer şanslıysam yıllar sonra gençliğini anlatan bir dedenin dudaklarından çıkan kelimelerle torunlarının kafasında tekrar canlanacak...
28.12.2009 Pazartesi, 18:39
Devamını Oku!
Eserlerimiz
Pazartesi, Aralık 28, 2009
Çarşamba, Ekim 07, 2009
İlmek
Yazar
Anteros
Yaz sıcaklarının uzatmaları oynadığı bir eylül sabahıydı. Sabahın erken saatlerinde, heyecanlarından mıdır, yoksa Eskişehir’in sabah ayazından mıdır, titremekte olan 5 arkadaş, bir arabaya doluşmuş, uzun, çok uzun zamandır hayalini kurdukları tatil için yola koyulmuşlardı. Her şey önceden planlanmıştı ve her şey hazırdı.
Hepsi hayatlarında ilk defa arkadaşlarıyla tatil yapacaklardı. Çok değildi elbette, öyle uzun tatiller yapabilmek için daha erkendi, ama en azından 4-5 günlük bir tatil bile onların hayallerini doldurmaya yetiyordu. Hem okullarının durumu, hem de otellerin daha ucuzlaması sebebiyle seçtiler eylül ayını. Çok da sıcak olmayacaktı böylece, bunalmadan, fazla kalabalığa kalmadan, rahatça kafalarını dinleyebileceklerdi. Tıpkı hayal ettikleri gibi…
Henüz 20’li yaşlarının başlarındaki insanlar için basit, kısa bir tatil bile uzun uzun hayal kurup planlar yapmaya değiyordu. Hele bir de gerçekleşmesi muhtemel, ve mutluluk katsayısı gereğinden fazla yüksek bir hayalse bu. Birbirlerinin her şeyleriydi onlar. Kusursuz gözüküp aradan bir süre geçtikten sonra yüzlerine bakıp tanımazdan gelecekleri ilişkilerden değildi aralarındaki. En zor zamanların, en sancılı dönemlerin, en aydınlık zamanlara dönüşmesini beklerken yaşanılırdı onların arkadaşlığı.
Ve aileleri vardı, ve içinde yaşadıkları toplum vardı. İçinde bulundukları toplumun göz bebekleriydiler, içten içe nefret duyulan, ama tek yaptıkları yine ülke için çalışmak olan parlak insanlardı hepsi ayrı ayrı. Gençliğin ateşinin en harlı olduğu zamanda, patlamalarla, aşırılıklarla geçiyordu henüz ömürleri. Hezeyanları, aşkları vardı. Çaldıkları müzikleri, yazdıkları hikayeleri vardı. İsyanları vardı, hüzünleri vardı hepsinin. Kapkaranlık bir gece sabaha dönerken, kapkaranlık bir odada fısıldadıkları sırları vardı, sadece birbirlerinin bildiği…
Aileleri içinse gurur kaynağıydı onlar. İmrenilerek bakılan, özenilen evlatlardı. Ve o hepsinin gözlerindeki umut, o aydınlık geleceğe dönük sessiz ve mağrur bakışları. Uzaklara dalıp giden, görünenin ardındakini hissedip tahlil eden bakışları.
En hayalci olanı yıl boyunca anlatmıştı zaten bunu. Bir tatile gitmeliydiler, zaten yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Artık bunun da zamanı gelmişti, ve gerçekten de bu imkansız bir hayal değildi. Deniz hep kendi kafasında kurardı zaten, yine öyle yapıyordu. Arkadaşlarını da dahil ediyordu kendi gündüz düşlerine, ve anlatıyordu, sürekli anlatıyordu. Arkadaşları ise sadece dinliyorlardı onu. Bazen bazı hayallere insan inanmak ister, ama sadece susar, çünkü inandığını belli etmek istemez, kendine dahi itiraf etmekten kaçınır. Zira bilir ki, hayal kırıklığının yıkımı, umudunu doya doya, coşkulu yaşamanın kıvancından daha büyüktür. İşte böyle bir susuştu bu, herkesin yatağa uzanıp gözlerini yumduğunda kafasında görüntülediği, ancak kimseye anlatamadığı hayallerden biriydi.
Mehmet’in telefonunu çalmaya başladı. Eskişehir’de kuru, yakıcı bir sıcak vardı ve öğlen saatiydi. Ekrana bile bakmadan açtı, Deniz heyecanla, “araba işi tamam, otele bakıyorum, gidiyor muyuz?” diye sordu. Mehmet; “ötekiler?” dedi tereddüt eder bir ses tonuyla, onlardan onay alınmıştı bile. Her şey hazır gibiydi, Mehmet bunun olacağını içten içe biliyordu sanki, ama gerçekten olabileceğini, ve olursa ne yapacağını bilmiyordu.
Her şey boştu ama artık o andan sonra, sadece gülümsedi, bir süre hiçbir şey yapmadı bile…
Deniz annesinden arabayı bir haftalığına gönülsüzce de olsun alabilmişti, kafasında aylardır kurduğu şey gerçekten oluyordu. Şöför kendisi olacaktı ve yol boyunca dinleyecekleri müzikleri bile çoktan seçmişti…
Kuşluk vakti alacakaranlığında, soğuktan titrerken kullandığı arabayla herkesi evlerinin önünden sırayla aldı. Hepsi uyku mahmuruydu, ama heyecanları ve mutlulukları her hallerinden belli oluyordu bile. Yol belliydi, önce Kütahya, sonra Afyon, sonra ver elini İzmir yolu…
***
İlk yarım saatin sonunda deniz hariç hepsi uyumuştu bile. Deniz de müziğin sesini biraz kıstı, her şey hayal ettiği gibiydi. Bomboş bir yol, güneşin yavaş yavaş doğuşu, altından akıp giden yol, yanı başında uyuyan dostları, onları bekleyen müthiş bir hafta ve her şeyden önemlisi, uzun süredir ilk defa çok içten istediği bir şeyin gerçekleştiğini görmek. Hayata ve kadere isyan edişi ilk defa bu sefer ona aynı fırsatı vermiyordu, bu sefer al diyordu, işte sonunda senin istediğin de oldu. Artık isyan etmeyi bırak…
Hava nispeten aydınlanmaya başlamışken aynadan uyuyan arkadaşlarına baktı. Onları uyurken ilk defa görüyor değildi aslında. Ama yine de onun için ifade ettikleri anlamı düşündü, uyuyorken hepsi masumdu, kim bilir hangi rüyaları görüyor, hangi kötülüklerle mücadele ediyorlardı… hafifçe gülümsedi, ve başını koluna yaslayıp sürmeye devam etti…
***
Polis memuru İsmail, yeni görevine başlayalı 3 gün olmuştu. Her zamanki gibi erken kalktı, hava bulutluydu, garip bir kasvet hakimdi. İşe gitmeden önce yine traş olması gerekiyordu, uykulu gözlerle adeta otomatik bir robot gibi jileti yüzünde ustaca gezdirdi, şimdi hazırdı. Üniformasını giydi, uyuyan küçük oğlunu uyandırmadı, eşine veda edip sessizce evden ayrıldı. Karayolları trafik şube’ye çalışanlar yavaş yavaş geliyordu. İsmail her zamanki gibi erkenciydi. Masasına oturdu ve derin bir iç çekti. Bulutlu havaları hiç sevmemişti zaten, bugün de bu kapalı iç boğucu hava sabah sabah canını sıkmıştı. Gitti, kendine bir çay aldı ve masasına oturup penceresinden boş manzarayı izlemeye başladı.
Telsizden ihbar gelmesiyle oturduğu yerden fırlaması bir oldu, İzmir yolu’ndan kaza haberi geliyordu ve galiba durum ciddiydi. Ekip aracına bindiği gibi olay yerine doğru hızla ilerlemeye başladı. Zaten fazla mesafe yoktu. Tek başına gidiyordu çünkü mesai arkadaşları için erken bir saatti, onlar sonra da gelebilirlerdi, orada olması birçok şeyi değiştirebilirdi… Ne olmuş olabileceğini düşünürken bir taraftan hızla kullanıyordu aracını. Bir hatalı sollama mı? Belki aşırı hız sonucu virajı alamamıştır, belki de uyumuştur, kim bilir, bu saatlerde normal bir durumdu, ilk defa karşılaşmış olmazdı. Ne olursa olsun kötü bir şey görmemeyi umarak gitti ihbar edilen yere.
Kaza mahalline ulaştığını hemen anladı, yol kenarına park etmiş onca araç vardı, herkes korku içinde yol kenarındaki tarlaya bakıyordu. Yükselen duman kötüye işaretti. Bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, eli ağzında yanındakine sarıldı. Yakını mıydı acaba kazan yapan araçtakilerin diye düşündü İsmail. Polisi gören vatandaşlar hemen aracı gösterdiler. İsmail dehşete kapıldı, araç yoldan metrelerce savrulmuştu ve ters dönmüştü. Sapsarı başak tarlasının içinde simsiyah bir duman tütüyordu. Büyük bir yangın tehlikesinin olmadığına emindi, bu duman motordan geliyordu. Araç belli ki tarlanın içinde sayısız takla atmıştı zira ekinlerin harap olduğu bölgeler buna işaret ediyordu.
Araca doğru yaklaştı polis İsmail… Yaklaştıkça kesif kan kokusunu duymaya başlamıştı, yüzü ekşidi istemsiz şekilde. Daha önce de kazalar görmüştü ama böylesi ile ilk defa karşılaşıyordu. Aracın içine baktığında ise bir anda refleks olarak kafasını çevirdi. Bu korkunç görüntü karşısında dayanabilmek için dişlerini sıktı. İçeride görebildiği kadarıyla 5 kişi vardı ve hepsi de hemen hemen tanınmaz haldeydi. Kaza ön koltuktaki kemerli yolcular için de ölümcül olmuştu zira araç hurda haldeydi. Şöförün burnu paramparça olmuştu sanki çünkü suratının her yeri kan içindeydi, burnundan boşalmış olmalıydı onca kan. Ve eğer burnundan kan akmışsa kaza olduğunda aniden ölmemişti, belki de dakikalarca bilinci açık şekilde orada kaldı, hareketsiz, sessiz. Arkadaşlarının halini görmüş müydü acaba ve onlardan ses duyamayınca ne hissetmişti? Atılan taklalar her yandan darbe alınmasına sebep olmuştu. Kan, kopmuş bir kol ve cansız bedenler. En üzücüsü ise hepsinin çok, çok genç olmasıydı. Telefonunu eline aldı, sesi titreyerek durumu merkeze bildirmeye çalıştı. Ambulans, ambulans lazım mıydı? Ve kaç kişi vardı, nefes alan, canlı olan var mıydı? İsmail kendini sıkarak da olsa iyice baktı aracın içine, yüksek sesle bağırdı, bilinci açık olan var mı diye? Ama görüntü karşısında midesi bulanmadan daha fazla duramadı. Midesi dayansa yüreği kaldırabilecek gibi değildi. Çoğunun yüzü bile tanınmayacak hale gelmişti ve hepsi, hepsi ölmüştü. Sağ çıkmaları imkansızdı. İsmail ambulans istedi yine de, belki bir umut, geri dönen olabilir diye…
***
Kaza tutanağı, aracın çekilmesi ve ölü bedenlerin parçalarının toplanıp kimliklerinin tespit edilmesi. Hiçbiri uzun işlemler değildi. Aracın plakasının bilinmesi de işlemleri kolaylaştırmıştı. Herkes uzaklaşmış, kaza mahali temizlenmişti. İsmail yol kenarında öylece yıpranmış ekinlere bakıyordu. İhbardan sonra oraya gelmiş amiri yanına yaklaştı, derin bir nefes aldı ve;
- Burada böyle kazalar oluyor maalesef.
dedi. Bir süre sessizlik oldu, birlikte baktılar öylece.
- Hepsi, hepsi çok gençti, neden…
Söylenecek hiçbir şey yoktu. Amiri İsmail’in ne kadar sarsıldığını görebiliyordu. Kendisi de alışkın olmasaydı, aynı İsmail gibi hissedecekti muhtemelen, ama gördükleri onun kalbini sertleştirebilmişti. İsmail yine kekeleyerek;
- Galiba tatile gidiyorlardı, arkadaşlarıyla hem de…
diyebildi. Oradan uzaklaşırken tek düşünebildiği, şimdi bu çocukların ailelerinin ne halde olduğuydu…
***
Ateş ilk önce Deniz’in ailesine düştü. Feryat çok uzaklardan bile duyulabilecek şiddette ve acıdaydı. Çocukların hepsinin ailesine haber verildi. Onca farklı insan, o kadar farklı aileler vardı, ancak acının, kederin tek bir dili vardı. Kelimelerin anlamlarını yitirdiği, zamanın ise yavaşladığı, hatta durduğu anlardı bunlar. Önce çığlıklar, feryatlar, sonra bitmek bilmeyen ağlama nöbetleri. Yaşanan şeyin tek izahı ölmekten beter olmaktı, ölmek o an onlar için bir kurtuluştu sadece. Halbuki onlardan ne çok şey bekleniyordu. Hepsinin ne kadar hayalleri vardı. Onlar evleneceklerdi, düğünlerinde dans edilecekti yorgunluktan ölene kadar. Sonra torunlar girecekti araya, aileler büyüyecekti. Zor olacaktı hayat belki, ama bir olup atlatacaklardı hepsini. En azından bir hayat olacaktı, şimdi ise başka bir dünyadaydı hepsi. Hem de en mutlu oldukları anda. Şimdi ise geride sadece acı bırakmışlardı, anlatılması imkânsız, çekilmesi mecburi bir acı. Öyle bir acıydı ki bu, asla unutulmayacak, sadece onunla yaşamaya alışılabilecekti. Onca hayal, onca ümit, o gurur duyulan hayatlar, artık sadece toprağı besleyebilecekti.
Cenazeleri gidip almak her ailenin en güçlüsüne kaldı. En zor görev en güçlüye, en dik durabilene…
Hastanenin morgunda şimdi 5 genç vardı, ve hepsi gelip alınmayı bekliyordu. Deniz’in ağabeyi oraya nasıl vardığını bile hatırlamıyordu, hiçbir şey düşünmemişti bütün yol boyunca. Sanki bitmişti her şey onun için, o ve ailesi için. Kendi de boş bir bedenden farksızdı, kardeşi gibi tıpkı. Ruhunu o haberi aldığı yerde bırakmıştı ve geri dönüp alamayacağını biliyordu. Bıraktığı yerde ruhunu bulamayacaktı belki ama zaman onun yaralarını bir nebze olsun iyileştirebilecekti. Sadece o içindeki kocaman boşluk, işte o haberi aldığında ruhundan kopup giden parça, onu asla geri getiremeyecekti…
Morgun kapısına doğru gittiğinde bile yürüyen bir ölüden farksızdı, biraz sonra göreceği manzarayı düşünmüyordu. Sessiz ve nemli koridorda yürüdükçe ağlayan diğer insanların seslerini duymaya başlamıştı. Onların kimler olabileceğini hemen tahmin etti, bunu bilmek için çok zeki olmaya gerek yoktu. Hiç tanımadığı onca insan, babalar, amcalar, dayılar veya kendi gibi ağabeylerdi her biri. Aynaya bakmamıştı ne zamandır ama onların gözünde kendi gözlerini görebiliyordu. Aynı şekilde onlar da ona doğru bakıyorlardı. Hepsinin gözleri kan çanağı olmuştu, suratlarındaki tüm kaslar kasılmaktan sertleşmişti artık, duygusuz, ruhsuz mimiksiz ve ifadesiz insanlar vardı sadece. Bir anlık sessizlik oldu kapının ağzına geldiğinde, içeride kendi kardeşi ve 4 yakın arkadaşının olduğunu çok iyi biliyordu. Yanındakiler de o ölen gençlerin aileleriydiler, önce kapıdan içeri girmeye niyetlendi, sonra yanındaki orta yaşlıca bir adama döndü. Göz göze geldikleri anda o dimdik adamlar bir anda ağlamaya başladılar ve sarıldılar. Sessizlik tamamen bozulmuştu artık, kimileri duvar diplerinde için için ağlıyor kimi birbirini teselli etmeye çalışıyordu.
Göremedikleri izleyicileri ise, ağlayamıyorlardı belki ama hala bu dünyadaydılar, işleri çoktan bitmiş olmasına rağmen anlamlandıramadıkları bir sebepten gidemiyorlardı. Onca insanı, onca kederi izleyebiliyorlardı sadece. Onlar bile çaresizdiler, onlar bile üzgündüler. Ara ara birbirlerine bakıyorlardı kaçamak da olsa, ama yine de o soğuk çekmecelerden, o bedenlerin alınıp götürülmesini izlemek zorunda kaldılar…
Cenazeler toprağa verilirken tam 5 ayrı yerde, bütün dünyaya yetecek kadar acı vardı. Bunun adı mutsuzluk değildi, keder değildi veya basit bir hüzün değildi. Bu saf, katışıksız acıydı, hissedilen duygunun tek adıydı. Hıçkırıklar kimi zaman çığlığa dönüşüyordu. Daha güçlü olanların, kendilerini kaybetmişlere destek olmaya çalışarak nafile bir çaba içine girdikleri, korkunç anlardı. O genç bedenlerin üzerlerini toprak kaplarken, belki bütün dünyanın duyduğu bir pişmanlık feryadı yükseldi;
“Elim kırılsaydı da, o anahtarı veremeseydim…”
***
Zaman onlar için fani insanlar için olduğundan daha farklıydı. Artık dayanamıyordu bu olanlara ve diğerlerinin de onunla aynı fikirde olduğunu hissediyordu. Cenaze başında ağlayan insanların hissettiği her duyguyu kendi içinde bir bütün ve toplam olarak hissetmek onun için bile çekilir türden değildi. Belki de ilk defa bu kadar büyüğüyle karşılaşıyordu. Gözlerini yumdu, diğer arkadaşlarını çağırdı. Diğer 4 arkadaşın yazıcıları ve koruyucuları da toplanmıştı şimdi etrafına bir halka olarak. Hepsi birbirine bakıyor, bazen gözlerini kaçırıyorlardı. Birbirlerinin ne düşündüklerini çok iyi biliyorlardı, ama bunu açıklayabilecek, itiraf edebilecek kadar cesur olan sadece biri olmuştu, onları bu buluşmaya çağıranla aynı.
Heyecanlı ama yine de kararlılıkla;
- Bir şeyler yapmak zorundayız.
dedi.
Ötekiler de bunu çok iyi biliyorlardı ama ellerinden pek az şey gelebiliyordu, bunun da farkındaydılar. Kimileri basit fikirler öne sürdü, üzgün aileleri teselli edebilirlerdi kolaylıkla, birisi iç huzuru vermeyi teklif etti. Bazıları da dengeyi sağlayacak kadar farklı yerlerden kazanım sağlamanın daha adil olacağını söyledi. Ama bunları söylerlerken bile aslında ne kadar formalite icabı konuştuklarının farkındaydılar. Bunların hiçbiri yaşanan onca acıyı unutturmayacak, sadece üzerini basit bir maskeyle örtecekti. Bütün o acı, kalıcı hasar verecekti hepsinin ruhlarında ve on yıllar geçmiş bile olsa bugünün üzerinden, her anımsayışlarında aynı tarifsiz kederi hissedeceklerdi.
Yine de tartışmalar gittikçe alevlendi, herkes kendi fikrinin daha doğru olduğunu savunuyordu. Sadece bir tanesi sessizce diğerlerini dinliyor ve düşünüyordu. Artık hiç biri diğerini duyamacak şekilde anlamsız bir çatışma yaşarken hiddetle bağırdı;
- Yeter! Hala burada olmamızın bir anlamı yok mu sizce? Hem bu saydıklarınızı yapmak bizim görevimiz bile değil. Söyleyin o zaman neden hala buradayız? Çoktan kaynağa dönmüş olmamız gerekirdi.
Tam anlamıyla bir ölüm sessizliği oluştu. Hepsi başını öne eğdi ve çoktan bildikleri ancak söyleyemediklerini duymanın verdiği utançla öyle kaldılar. İçlerinden biri;
- Ne demek istediğini biliyorum, fakat bu imkansız. Buradaki bu kadarımızın bile gücü yetmez, hem zaten böyle bir şeyin gerçekten yapılıp yapılamayacağını bile bilmiyoruz.
- Hayır böyle bir şeyi biliyorsak vardır, sadece ne zaman nasıl yapılmış olabileceğini bilemeyiz, zaten işin doğası da bu değil mi? Kuralları hepimiz biliyoruz…
Bir başkası ona cevap olarak;
- Elimizde somut bir plan olmadan çıkamayız biliyorsun.
- O zaman fazla vakit kaybetmeden düşünmeye başlamalıyız…
Gerçekten de hemen düşünmeye başladılar. Onca yaşananları, geçmişi. Kurallar basitti ancak bu kuralları ihlal etmeden yeni bir plan oluşturmak, kaderin çoktan örmüş olduğu onca ilmeği çözmek ve tekrar kendi istedikleri yerde bağlamak çok zordu. Zaman öyle teyp gibi ileri geri sarılıp, bozulmadan devam ettirilecek bir yapı değildi. Tüm evren söz konusuydu, tüm düzen, tüm işleyişi hesaba katmaları gerekliydi. Ancak onlar içinse zaman önemsizdi, fani zamanın çok ötesinde düşünebileceklerdi.
Bir kere en önemlisi yaptıkları plan adil olmalıydı. Herkes cezasını çekmeliydi, yapılmış bir hata hiçbir şey olmamış gibi geri alınamazdı. Bu diğer insanlara haksızlık olurdu. Yeni planlarında da suçun kaynağının dışında kimse zarar görmemeliydi. Ayrıca özgür irade de önemli bir engeldi çünkü buna O dahil hiçbir varlık karışamıyordu.
Düşündüler, tartıştılar, hesaplayıp öngörmeye çalıştılar. Ne zaman nerede bir tuğla çekmeye çalışsalar, ne zaman geri sarılı teypte ufacık bir değişiklik yapmaya kalksalar bütün sistem çöküyordu. Adaletsiz, başka bir tarafa hiç olmadık yere külfet yükleyen veya ödül veren bir planla asla başarılı olamazlardı.
Ama onca uğraşları, sonunda galiba gerçekten olmuştu. Biri çıkıp kendi fikrini anlatırken diğer hepsi onu dinledi, yapmaları gereken o küçücük müdahaleyi, bundan sonra olacakları ve hangi anda, tam o biricik eşsiz anda yapmaları gerektiğini anlattı. Diğerleri meraklı gözlerle birbirlerine bakıyorlardı, aradıkları galiba gerçekten buydu. O kadar geriye gidişe rağmen, o kadar ilmeğin çözülmüş olmasına rağmen o küçücük müdahale tüm evreni bozunmaya uğratmadan aynı akışkanlıkta devam ettirebiliyordu, üstüne üstlük tamamen adil bir şekilde dağılıyordu her şey. Geri kalan diğer tüm evren tekrar örülmeye devam edebilecekti, sadece hedefledikleri insanların hayatları, kökten değişmiş olacaktı…
Planları da hazır olduğuna göre yapmaları gereken son şey O’na çıkmaktı. Çünkü bu kadar büyük bir şeyi asla yapamazlardı, yetkileri de güçleri de yoktu buna. Sadece O yapabilirdi ve bu da kesin değildi zaten. Tek yapabilecekleri teklif etmekti, ve içlerinden biri, zamanı geri alıp yaşananları değiştirmek gibi radikal bir fikri ilk ortaya atan gitmeye razı oldu. Bu yaptığıyla da aslında büyük bir risk alıyordu, çünkü kolay değildi bunu yapmak.
Kararını almıştı bir kere, baştan bile buna razıydı, tüm o acının, kederin hiç yaşanmamış olabileceğini düşünmek, ona güç veren tek kaynaktı. İlk defa yapacaktı bunu ve kendini neyin beklediğini bilmiyordu. Gözlerini yumdu ve sadece aklından geçen şeye konsantre oldu. Sadece çok içten isterse olabilirdi, bunu çok iyi biliyordu. İçinden tekrarlıyordu aynı şeyleri, yumruklarını sıkmıştı ve göz kapakları sıkılmaktan acımıştı neredeyse ki, birden yükseldiğini hissetti. Çok hızla, şimdiye kadar hissettiği tüm hızlardan farklı bir hızla. Yavaşlayıp durduğunda nerede olduğunu tahmin edebiliyordu, dünyevi ışıklardan milyonlarca kat parlak bir ışık vardı sadece, gözleri kapalı olmasına karşın içini delip geçen bir ışık… O’nun da orada olduğunu hissedebiliyordu. İnsanlardan çok farklı olmasına rağmen burada onlar gibi olmuştu, aciz, korkak ve güvensiz, ama yine de müthiş huzurlu… İlk defa buraya geliyordu ve herkesin neden bu kadar çekindiğini şimdi daha iyi anlayabiliyordu, tir tir titriyordu, böyle bir şey imkansızdı belki ama, evet soğuk soğuk terliyordu aynı zamanda. Yine de konuşabilecek gücü içinde buldu ve kekeleyerek;
- Efendim…
diyebildi. Tam konuşmaya başlayacaktı ki sanki varlığının tüm zerrelerinin içinden gür bir ses yükseldi. Sesin kaynağını anlaması zor olmadı.
- Duaları sadece siz duymuyorsunuz.
Ses, sertleşerek sordu;
- Emin misiniz?
- Evet, evet tüm kalbimle…
Hiçbir şey göremiyordu, bütün hisleri körelmişti sanki, ancak bir anda ayaklarının altında müthiş güçlü bir anaforun onu hızla çekmeye başladığını hissetti. Geldiğinden bile daha yüksek bir hızla dibe çekiliyordu. Acaba bu planlarının işe yaramadığını mı gösteriyordu, acaba nerede hata yapmışlardı, neden kabul edilmemişti? Hızla kendi belirsiz geleceğine doğru gidiyordu, bilinmezliğe doğru gömülüyordu, ilk defa bu kadar çaresizdi ve tamamen insanlar için yapıyordu bunu. Kendini ilk defa, basit fani insanlar için tehlikeye atmıştı. Buna değip değmediklerini bile bilmeden…
***
Deniz annesiyle dışarıdaydı. Haftasonu kalabalığını oldu olası hiç sevmemişti zaten. Ama sınavlarından önceki son gelişiydi bu, belki bir ay boyunca İstanbul’da kalacaktı ve annesi rica edince onu kırmak istemedi. Hem onun için de değişiklik iyi olabilirdi. Annesi de onun sıkıldığını bildiğinden bu sefer fazla oyalanmadı, yolda gördükleri garip tiplerle dalga geçe geçe yürüyorlardı, arabaya binip evlerine döneceklerdi…
***
Sert toprağı hissetti, bütün o anafor ve sis kaybolmuştu. Etraf yavaş yavaş berraklaşmaya başlıyordu, gözlerini açmaya korktu bir süre. Ama sonunda ışık kaynağının güneş olduğunu fark etti. Ayağa kalkıp etrafına bakınmaya başlayınca anladı, tam o anda, olmak istediği yerdeydi. Ve diğerleri, onlar da oradaydı, hepsi bıraktığı gibiydi ve işlerini bitirmek için bir aradalardı. Onlar da birbirlerine inanmayan gözlerle baktılar ve gerçekten başarmak üzere olduklarını fark ettiler. İşte birazdan hesapladıkları gibi beyaz bir araç viraja yaklaşacaktı ve onların hamle sırası geliyordu. Umutla beklerlerken araç yolun başında gözüktü. Birbirlerine son kez baktılar, şimdiye kadar yaptıkları en iyi şey için kutluyorlardı sanki birbirlerini. Tam anlamıyla bir suskunluk vardı, bu anın büyüsünü bozmanın bir anlamı yoktu. Artık söylenecek sözün kalmadığı yerdeydiler, her şey çok açık ve netti. Amaçlarını tamamlayacaklardı ve bunu kendi gözleriyle göreceklerdi. Araç virajın tam o noktasına geldiğinde, o küçücük etkiyi yaptılar. Bir tekerin, yarın tur daha fazla dönmesi yetti. Yavaş yavaş izliyorlardı olanları, olay örgüsü tam bekledikleri gibi gelişiyordu bile. Devamı da öngördükleri gibi olacaktı, bunun verdiği güvenle korkmuyorlardı bile artık. Bulundukları yer bir anda karışmış da olsa onlar kendi geleceklerini biliyorlardı ve böyle olmasını istemişlerdi. Kendileri karar vermişti, bilerek ve isteyerek yapmışlardı bunu.
Yavaş yavaş hepsi silikleşmeye başladı. Son kez görebildikleri şeylere baktılar, birbirlerini hissettiler. Tam anlamıyla kendi gözleri için bile kaybolmadan önce başını öne eğdi, ve diğerlerine teşekkür edebildi sadece… Yaptıkları şeyin büyüklüğü onların sonu olmuştu, tek seçenek buydu. Hepsi kaynağa geri döndüler…
***
Cumartesi günü nöbeti her zaman kötü olurdu, ama bir önceki gün tayin olduğunun haberini almış olan memur İsmail için daha sıkıcıydı şimdi. Hem de şehir merkezinde çalışırken bu sefer karayolları’na çıkmıştı tayini, aldığı maaş daha fazla olacaktı belki ama yine de daha ağır bir işti, hem Eskişehir’i de sevmişti, kendi memleketi olmamasına rağmen. Yine de üzülmeyi anlamsız buldu, Uşak’ta da yaşamını sürdürebilirdi nasıl olsa…
İhbar üzerine hemen mesai arkadaşıyla birlikte olay yerine gittiler. Beyaz bir araç çok kötü kaza yapmıştı, aracın durumu kötü gözüküyordu. Belli ki virajı alamayıp duvara çarpmıştı. Araçtan biraz uzakta iki kişi gördü, ikisinin de bilinci açıktı, ölümlü bir kaza olmamıştı Allahtan. Hem başka zarar gören de yok gibiydi, araba doğrudan duvara çarpmıştı. Hemen indi ve daha 20’li yaşlarında olduğunu sandığı çocuğun yanına gitti, iyi olup olmadığını sordu. Çocuk iyiydi, fakat annesi acı içinde kolunu tutuyordu, gidip ona baktı, büyük ihtimalle bir kırık vardı, ama onun dışında iyi gözüküyordu. Hemen sonra da ambulans geldi zaten, kadını bindirip diğer işlemler için çocuğun yanına gitti.
- Adın ne?
diye sordu. Çocuk;
- Deniz, adım Deniz.
diyebildi. Belli ki çok korkmuştu, ayrıca hala burnu kanıyordu, çok fazla kanıyordu hem de. İsmail ona da hastaneye gitmeyi teklif etti ama Deniz ısrar etti, “benim burnum kanar böyle” dedi.
İsmail Deniz’i de alıp karakola doğru giderken kaza yapan araca baktı, pek iflah olacak gibi gözükmüyordu. Büyük ihtimalle hurdaya çıkardı. Deniz’e döndü;
- Büyük geçmiş olsun, kaza kötü olmuş.
dedi. Deniz olayın şokuyla cevap dahi veremedi, sadece dışarı bakabiliyordu. İsmail onu anlayabiliyordu, derin bir nefes aldı ve önüne döndü, ona doğru sakin bir ses tonuyla;
- Şimdi böyle düşünmen çok zor biliyorum, ama boşver, annen de iyi olacağa benziyor, ikinize de bir şey olmamış, bunun için dua et…
***
Yaz sıcaklarının uzatmaları oynadığı bir eylül sabahıydı. Deniz erken kalkıyordu artık, annesinin kolunu ovması, ona gerekli egzersizleri yaptırması gerekiyordu. Uykulu gözlerle salona geldiğinde annesini yüzünde kocaman bir sırıtma ile gördü. Hemen yanına gitti, annesi kazadan beri hiç oynatamadığı bileğini sonunda kullanabiliyordu. Bir anda gözleri doldu ve annesine sarıldı. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Aylardır çektiği onca sıkıntı sonunda yavaş yavaş bitiyordu. Geri çekildi ve tekrar baktı, görmek için o kadar zamandır dua ettiği görüntüye…
Mehmet’in telefonunu çalmaya başladı. Eskişehir’de kuru, yakıcı bir sıcak vardı ve öğlen saatiydi. Ekrana bile bakmadan açtı, Deniz heyecanla, “annemin bileği iyileşmeye başladı” dedi…
Devamını Oku!
Hepsi hayatlarında ilk defa arkadaşlarıyla tatil yapacaklardı. Çok değildi elbette, öyle uzun tatiller yapabilmek için daha erkendi, ama en azından 4-5 günlük bir tatil bile onların hayallerini doldurmaya yetiyordu. Hem okullarının durumu, hem de otellerin daha ucuzlaması sebebiyle seçtiler eylül ayını. Çok da sıcak olmayacaktı böylece, bunalmadan, fazla kalabalığa kalmadan, rahatça kafalarını dinleyebileceklerdi. Tıpkı hayal ettikleri gibi…
Henüz 20’li yaşlarının başlarındaki insanlar için basit, kısa bir tatil bile uzun uzun hayal kurup planlar yapmaya değiyordu. Hele bir de gerçekleşmesi muhtemel, ve mutluluk katsayısı gereğinden fazla yüksek bir hayalse bu. Birbirlerinin her şeyleriydi onlar. Kusursuz gözüküp aradan bir süre geçtikten sonra yüzlerine bakıp tanımazdan gelecekleri ilişkilerden değildi aralarındaki. En zor zamanların, en sancılı dönemlerin, en aydınlık zamanlara dönüşmesini beklerken yaşanılırdı onların arkadaşlığı.
Ve aileleri vardı, ve içinde yaşadıkları toplum vardı. İçinde bulundukları toplumun göz bebekleriydiler, içten içe nefret duyulan, ama tek yaptıkları yine ülke için çalışmak olan parlak insanlardı hepsi ayrı ayrı. Gençliğin ateşinin en harlı olduğu zamanda, patlamalarla, aşırılıklarla geçiyordu henüz ömürleri. Hezeyanları, aşkları vardı. Çaldıkları müzikleri, yazdıkları hikayeleri vardı. İsyanları vardı, hüzünleri vardı hepsinin. Kapkaranlık bir gece sabaha dönerken, kapkaranlık bir odada fısıldadıkları sırları vardı, sadece birbirlerinin bildiği…
Aileleri içinse gurur kaynağıydı onlar. İmrenilerek bakılan, özenilen evlatlardı. Ve o hepsinin gözlerindeki umut, o aydınlık geleceğe dönük sessiz ve mağrur bakışları. Uzaklara dalıp giden, görünenin ardındakini hissedip tahlil eden bakışları.
En hayalci olanı yıl boyunca anlatmıştı zaten bunu. Bir tatile gitmeliydiler, zaten yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Artık bunun da zamanı gelmişti, ve gerçekten de bu imkansız bir hayal değildi. Deniz hep kendi kafasında kurardı zaten, yine öyle yapıyordu. Arkadaşlarını da dahil ediyordu kendi gündüz düşlerine, ve anlatıyordu, sürekli anlatıyordu. Arkadaşları ise sadece dinliyorlardı onu. Bazen bazı hayallere insan inanmak ister, ama sadece susar, çünkü inandığını belli etmek istemez, kendine dahi itiraf etmekten kaçınır. Zira bilir ki, hayal kırıklığının yıkımı, umudunu doya doya, coşkulu yaşamanın kıvancından daha büyüktür. İşte böyle bir susuştu bu, herkesin yatağa uzanıp gözlerini yumduğunda kafasında görüntülediği, ancak kimseye anlatamadığı hayallerden biriydi.
Mehmet’in telefonunu çalmaya başladı. Eskişehir’de kuru, yakıcı bir sıcak vardı ve öğlen saatiydi. Ekrana bile bakmadan açtı, Deniz heyecanla, “araba işi tamam, otele bakıyorum, gidiyor muyuz?” diye sordu. Mehmet; “ötekiler?” dedi tereddüt eder bir ses tonuyla, onlardan onay alınmıştı bile. Her şey hazır gibiydi, Mehmet bunun olacağını içten içe biliyordu sanki, ama gerçekten olabileceğini, ve olursa ne yapacağını bilmiyordu.
Her şey boştu ama artık o andan sonra, sadece gülümsedi, bir süre hiçbir şey yapmadı bile…
Deniz annesinden arabayı bir haftalığına gönülsüzce de olsun alabilmişti, kafasında aylardır kurduğu şey gerçekten oluyordu. Şöför kendisi olacaktı ve yol boyunca dinleyecekleri müzikleri bile çoktan seçmişti…
Kuşluk vakti alacakaranlığında, soğuktan titrerken kullandığı arabayla herkesi evlerinin önünden sırayla aldı. Hepsi uyku mahmuruydu, ama heyecanları ve mutlulukları her hallerinden belli oluyordu bile. Yol belliydi, önce Kütahya, sonra Afyon, sonra ver elini İzmir yolu…
***
İlk yarım saatin sonunda deniz hariç hepsi uyumuştu bile. Deniz de müziğin sesini biraz kıstı, her şey hayal ettiği gibiydi. Bomboş bir yol, güneşin yavaş yavaş doğuşu, altından akıp giden yol, yanı başında uyuyan dostları, onları bekleyen müthiş bir hafta ve her şeyden önemlisi, uzun süredir ilk defa çok içten istediği bir şeyin gerçekleştiğini görmek. Hayata ve kadere isyan edişi ilk defa bu sefer ona aynı fırsatı vermiyordu, bu sefer al diyordu, işte sonunda senin istediğin de oldu. Artık isyan etmeyi bırak…
Hava nispeten aydınlanmaya başlamışken aynadan uyuyan arkadaşlarına baktı. Onları uyurken ilk defa görüyor değildi aslında. Ama yine de onun için ifade ettikleri anlamı düşündü, uyuyorken hepsi masumdu, kim bilir hangi rüyaları görüyor, hangi kötülüklerle mücadele ediyorlardı… hafifçe gülümsedi, ve başını koluna yaslayıp sürmeye devam etti…
***
Polis memuru İsmail, yeni görevine başlayalı 3 gün olmuştu. Her zamanki gibi erken kalktı, hava bulutluydu, garip bir kasvet hakimdi. İşe gitmeden önce yine traş olması gerekiyordu, uykulu gözlerle adeta otomatik bir robot gibi jileti yüzünde ustaca gezdirdi, şimdi hazırdı. Üniformasını giydi, uyuyan küçük oğlunu uyandırmadı, eşine veda edip sessizce evden ayrıldı. Karayolları trafik şube’ye çalışanlar yavaş yavaş geliyordu. İsmail her zamanki gibi erkenciydi. Masasına oturdu ve derin bir iç çekti. Bulutlu havaları hiç sevmemişti zaten, bugün de bu kapalı iç boğucu hava sabah sabah canını sıkmıştı. Gitti, kendine bir çay aldı ve masasına oturup penceresinden boş manzarayı izlemeye başladı.
Telsizden ihbar gelmesiyle oturduğu yerden fırlaması bir oldu, İzmir yolu’ndan kaza haberi geliyordu ve galiba durum ciddiydi. Ekip aracına bindiği gibi olay yerine doğru hızla ilerlemeye başladı. Zaten fazla mesafe yoktu. Tek başına gidiyordu çünkü mesai arkadaşları için erken bir saatti, onlar sonra da gelebilirlerdi, orada olması birçok şeyi değiştirebilirdi… Ne olmuş olabileceğini düşünürken bir taraftan hızla kullanıyordu aracını. Bir hatalı sollama mı? Belki aşırı hız sonucu virajı alamamıştır, belki de uyumuştur, kim bilir, bu saatlerde normal bir durumdu, ilk defa karşılaşmış olmazdı. Ne olursa olsun kötü bir şey görmemeyi umarak gitti ihbar edilen yere.
Kaza mahalline ulaştığını hemen anladı, yol kenarına park etmiş onca araç vardı, herkes korku içinde yol kenarındaki tarlaya bakıyordu. Yükselen duman kötüye işaretti. Bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, eli ağzında yanındakine sarıldı. Yakını mıydı acaba kazan yapan araçtakilerin diye düşündü İsmail. Polisi gören vatandaşlar hemen aracı gösterdiler. İsmail dehşete kapıldı, araç yoldan metrelerce savrulmuştu ve ters dönmüştü. Sapsarı başak tarlasının içinde simsiyah bir duman tütüyordu. Büyük bir yangın tehlikesinin olmadığına emindi, bu duman motordan geliyordu. Araç belli ki tarlanın içinde sayısız takla atmıştı zira ekinlerin harap olduğu bölgeler buna işaret ediyordu.
Araca doğru yaklaştı polis İsmail… Yaklaştıkça kesif kan kokusunu duymaya başlamıştı, yüzü ekşidi istemsiz şekilde. Daha önce de kazalar görmüştü ama böylesi ile ilk defa karşılaşıyordu. Aracın içine baktığında ise bir anda refleks olarak kafasını çevirdi. Bu korkunç görüntü karşısında dayanabilmek için dişlerini sıktı. İçeride görebildiği kadarıyla 5 kişi vardı ve hepsi de hemen hemen tanınmaz haldeydi. Kaza ön koltuktaki kemerli yolcular için de ölümcül olmuştu zira araç hurda haldeydi. Şöförün burnu paramparça olmuştu sanki çünkü suratının her yeri kan içindeydi, burnundan boşalmış olmalıydı onca kan. Ve eğer burnundan kan akmışsa kaza olduğunda aniden ölmemişti, belki de dakikalarca bilinci açık şekilde orada kaldı, hareketsiz, sessiz. Arkadaşlarının halini görmüş müydü acaba ve onlardan ses duyamayınca ne hissetmişti? Atılan taklalar her yandan darbe alınmasına sebep olmuştu. Kan, kopmuş bir kol ve cansız bedenler. En üzücüsü ise hepsinin çok, çok genç olmasıydı. Telefonunu eline aldı, sesi titreyerek durumu merkeze bildirmeye çalıştı. Ambulans, ambulans lazım mıydı? Ve kaç kişi vardı, nefes alan, canlı olan var mıydı? İsmail kendini sıkarak da olsa iyice baktı aracın içine, yüksek sesle bağırdı, bilinci açık olan var mı diye? Ama görüntü karşısında midesi bulanmadan daha fazla duramadı. Midesi dayansa yüreği kaldırabilecek gibi değildi. Çoğunun yüzü bile tanınmayacak hale gelmişti ve hepsi, hepsi ölmüştü. Sağ çıkmaları imkansızdı. İsmail ambulans istedi yine de, belki bir umut, geri dönen olabilir diye…
***
Kaza tutanağı, aracın çekilmesi ve ölü bedenlerin parçalarının toplanıp kimliklerinin tespit edilmesi. Hiçbiri uzun işlemler değildi. Aracın plakasının bilinmesi de işlemleri kolaylaştırmıştı. Herkes uzaklaşmış, kaza mahali temizlenmişti. İsmail yol kenarında öylece yıpranmış ekinlere bakıyordu. İhbardan sonra oraya gelmiş amiri yanına yaklaştı, derin bir nefes aldı ve;
- Burada böyle kazalar oluyor maalesef.
dedi. Bir süre sessizlik oldu, birlikte baktılar öylece.
- Hepsi, hepsi çok gençti, neden…
Söylenecek hiçbir şey yoktu. Amiri İsmail’in ne kadar sarsıldığını görebiliyordu. Kendisi de alışkın olmasaydı, aynı İsmail gibi hissedecekti muhtemelen, ama gördükleri onun kalbini sertleştirebilmişti. İsmail yine kekeleyerek;
- Galiba tatile gidiyorlardı, arkadaşlarıyla hem de…
diyebildi. Oradan uzaklaşırken tek düşünebildiği, şimdi bu çocukların ailelerinin ne halde olduğuydu…
***
Ateş ilk önce Deniz’in ailesine düştü. Feryat çok uzaklardan bile duyulabilecek şiddette ve acıdaydı. Çocukların hepsinin ailesine haber verildi. Onca farklı insan, o kadar farklı aileler vardı, ancak acının, kederin tek bir dili vardı. Kelimelerin anlamlarını yitirdiği, zamanın ise yavaşladığı, hatta durduğu anlardı bunlar. Önce çığlıklar, feryatlar, sonra bitmek bilmeyen ağlama nöbetleri. Yaşanan şeyin tek izahı ölmekten beter olmaktı, ölmek o an onlar için bir kurtuluştu sadece. Halbuki onlardan ne çok şey bekleniyordu. Hepsinin ne kadar hayalleri vardı. Onlar evleneceklerdi, düğünlerinde dans edilecekti yorgunluktan ölene kadar. Sonra torunlar girecekti araya, aileler büyüyecekti. Zor olacaktı hayat belki, ama bir olup atlatacaklardı hepsini. En azından bir hayat olacaktı, şimdi ise başka bir dünyadaydı hepsi. Hem de en mutlu oldukları anda. Şimdi ise geride sadece acı bırakmışlardı, anlatılması imkânsız, çekilmesi mecburi bir acı. Öyle bir acıydı ki bu, asla unutulmayacak, sadece onunla yaşamaya alışılabilecekti. Onca hayal, onca ümit, o gurur duyulan hayatlar, artık sadece toprağı besleyebilecekti.
Cenazeleri gidip almak her ailenin en güçlüsüne kaldı. En zor görev en güçlüye, en dik durabilene…
Hastanenin morgunda şimdi 5 genç vardı, ve hepsi gelip alınmayı bekliyordu. Deniz’in ağabeyi oraya nasıl vardığını bile hatırlamıyordu, hiçbir şey düşünmemişti bütün yol boyunca. Sanki bitmişti her şey onun için, o ve ailesi için. Kendi de boş bir bedenden farksızdı, kardeşi gibi tıpkı. Ruhunu o haberi aldığı yerde bırakmıştı ve geri dönüp alamayacağını biliyordu. Bıraktığı yerde ruhunu bulamayacaktı belki ama zaman onun yaralarını bir nebze olsun iyileştirebilecekti. Sadece o içindeki kocaman boşluk, işte o haberi aldığında ruhundan kopup giden parça, onu asla geri getiremeyecekti…
Morgun kapısına doğru gittiğinde bile yürüyen bir ölüden farksızdı, biraz sonra göreceği manzarayı düşünmüyordu. Sessiz ve nemli koridorda yürüdükçe ağlayan diğer insanların seslerini duymaya başlamıştı. Onların kimler olabileceğini hemen tahmin etti, bunu bilmek için çok zeki olmaya gerek yoktu. Hiç tanımadığı onca insan, babalar, amcalar, dayılar veya kendi gibi ağabeylerdi her biri. Aynaya bakmamıştı ne zamandır ama onların gözünde kendi gözlerini görebiliyordu. Aynı şekilde onlar da ona doğru bakıyorlardı. Hepsinin gözleri kan çanağı olmuştu, suratlarındaki tüm kaslar kasılmaktan sertleşmişti artık, duygusuz, ruhsuz mimiksiz ve ifadesiz insanlar vardı sadece. Bir anlık sessizlik oldu kapının ağzına geldiğinde, içeride kendi kardeşi ve 4 yakın arkadaşının olduğunu çok iyi biliyordu. Yanındakiler de o ölen gençlerin aileleriydiler, önce kapıdan içeri girmeye niyetlendi, sonra yanındaki orta yaşlıca bir adama döndü. Göz göze geldikleri anda o dimdik adamlar bir anda ağlamaya başladılar ve sarıldılar. Sessizlik tamamen bozulmuştu artık, kimileri duvar diplerinde için için ağlıyor kimi birbirini teselli etmeye çalışıyordu.
Göremedikleri izleyicileri ise, ağlayamıyorlardı belki ama hala bu dünyadaydılar, işleri çoktan bitmiş olmasına rağmen anlamlandıramadıkları bir sebepten gidemiyorlardı. Onca insanı, onca kederi izleyebiliyorlardı sadece. Onlar bile çaresizdiler, onlar bile üzgündüler. Ara ara birbirlerine bakıyorlardı kaçamak da olsa, ama yine de o soğuk çekmecelerden, o bedenlerin alınıp götürülmesini izlemek zorunda kaldılar…
Cenazeler toprağa verilirken tam 5 ayrı yerde, bütün dünyaya yetecek kadar acı vardı. Bunun adı mutsuzluk değildi, keder değildi veya basit bir hüzün değildi. Bu saf, katışıksız acıydı, hissedilen duygunun tek adıydı. Hıçkırıklar kimi zaman çığlığa dönüşüyordu. Daha güçlü olanların, kendilerini kaybetmişlere destek olmaya çalışarak nafile bir çaba içine girdikleri, korkunç anlardı. O genç bedenlerin üzerlerini toprak kaplarken, belki bütün dünyanın duyduğu bir pişmanlık feryadı yükseldi;
“Elim kırılsaydı da, o anahtarı veremeseydim…”
***
Zaman onlar için fani insanlar için olduğundan daha farklıydı. Artık dayanamıyordu bu olanlara ve diğerlerinin de onunla aynı fikirde olduğunu hissediyordu. Cenaze başında ağlayan insanların hissettiği her duyguyu kendi içinde bir bütün ve toplam olarak hissetmek onun için bile çekilir türden değildi. Belki de ilk defa bu kadar büyüğüyle karşılaşıyordu. Gözlerini yumdu, diğer arkadaşlarını çağırdı. Diğer 4 arkadaşın yazıcıları ve koruyucuları da toplanmıştı şimdi etrafına bir halka olarak. Hepsi birbirine bakıyor, bazen gözlerini kaçırıyorlardı. Birbirlerinin ne düşündüklerini çok iyi biliyorlardı, ama bunu açıklayabilecek, itiraf edebilecek kadar cesur olan sadece biri olmuştu, onları bu buluşmaya çağıranla aynı.
Heyecanlı ama yine de kararlılıkla;
- Bir şeyler yapmak zorundayız.
dedi.
Ötekiler de bunu çok iyi biliyorlardı ama ellerinden pek az şey gelebiliyordu, bunun da farkındaydılar. Kimileri basit fikirler öne sürdü, üzgün aileleri teselli edebilirlerdi kolaylıkla, birisi iç huzuru vermeyi teklif etti. Bazıları da dengeyi sağlayacak kadar farklı yerlerden kazanım sağlamanın daha adil olacağını söyledi. Ama bunları söylerlerken bile aslında ne kadar formalite icabı konuştuklarının farkındaydılar. Bunların hiçbiri yaşanan onca acıyı unutturmayacak, sadece üzerini basit bir maskeyle örtecekti. Bütün o acı, kalıcı hasar verecekti hepsinin ruhlarında ve on yıllar geçmiş bile olsa bugünün üzerinden, her anımsayışlarında aynı tarifsiz kederi hissedeceklerdi.
Yine de tartışmalar gittikçe alevlendi, herkes kendi fikrinin daha doğru olduğunu savunuyordu. Sadece bir tanesi sessizce diğerlerini dinliyor ve düşünüyordu. Artık hiç biri diğerini duyamacak şekilde anlamsız bir çatışma yaşarken hiddetle bağırdı;
- Yeter! Hala burada olmamızın bir anlamı yok mu sizce? Hem bu saydıklarınızı yapmak bizim görevimiz bile değil. Söyleyin o zaman neden hala buradayız? Çoktan kaynağa dönmüş olmamız gerekirdi.
Tam anlamıyla bir ölüm sessizliği oluştu. Hepsi başını öne eğdi ve çoktan bildikleri ancak söyleyemediklerini duymanın verdiği utançla öyle kaldılar. İçlerinden biri;
- Ne demek istediğini biliyorum, fakat bu imkansız. Buradaki bu kadarımızın bile gücü yetmez, hem zaten böyle bir şeyin gerçekten yapılıp yapılamayacağını bile bilmiyoruz.
- Hayır böyle bir şeyi biliyorsak vardır, sadece ne zaman nasıl yapılmış olabileceğini bilemeyiz, zaten işin doğası da bu değil mi? Kuralları hepimiz biliyoruz…
Bir başkası ona cevap olarak;
- Elimizde somut bir plan olmadan çıkamayız biliyorsun.
- O zaman fazla vakit kaybetmeden düşünmeye başlamalıyız…
Gerçekten de hemen düşünmeye başladılar. Onca yaşananları, geçmişi. Kurallar basitti ancak bu kuralları ihlal etmeden yeni bir plan oluşturmak, kaderin çoktan örmüş olduğu onca ilmeği çözmek ve tekrar kendi istedikleri yerde bağlamak çok zordu. Zaman öyle teyp gibi ileri geri sarılıp, bozulmadan devam ettirilecek bir yapı değildi. Tüm evren söz konusuydu, tüm düzen, tüm işleyişi hesaba katmaları gerekliydi. Ancak onlar içinse zaman önemsizdi, fani zamanın çok ötesinde düşünebileceklerdi.
Bir kere en önemlisi yaptıkları plan adil olmalıydı. Herkes cezasını çekmeliydi, yapılmış bir hata hiçbir şey olmamış gibi geri alınamazdı. Bu diğer insanlara haksızlık olurdu. Yeni planlarında da suçun kaynağının dışında kimse zarar görmemeliydi. Ayrıca özgür irade de önemli bir engeldi çünkü buna O dahil hiçbir varlık karışamıyordu.
Düşündüler, tartıştılar, hesaplayıp öngörmeye çalıştılar. Ne zaman nerede bir tuğla çekmeye çalışsalar, ne zaman geri sarılı teypte ufacık bir değişiklik yapmaya kalksalar bütün sistem çöküyordu. Adaletsiz, başka bir tarafa hiç olmadık yere külfet yükleyen veya ödül veren bir planla asla başarılı olamazlardı.
Ama onca uğraşları, sonunda galiba gerçekten olmuştu. Biri çıkıp kendi fikrini anlatırken diğer hepsi onu dinledi, yapmaları gereken o küçücük müdahaleyi, bundan sonra olacakları ve hangi anda, tam o biricik eşsiz anda yapmaları gerektiğini anlattı. Diğerleri meraklı gözlerle birbirlerine bakıyorlardı, aradıkları galiba gerçekten buydu. O kadar geriye gidişe rağmen, o kadar ilmeğin çözülmüş olmasına rağmen o küçücük müdahale tüm evreni bozunmaya uğratmadan aynı akışkanlıkta devam ettirebiliyordu, üstüne üstlük tamamen adil bir şekilde dağılıyordu her şey. Geri kalan diğer tüm evren tekrar örülmeye devam edebilecekti, sadece hedefledikleri insanların hayatları, kökten değişmiş olacaktı…
Planları da hazır olduğuna göre yapmaları gereken son şey O’na çıkmaktı. Çünkü bu kadar büyük bir şeyi asla yapamazlardı, yetkileri de güçleri de yoktu buna. Sadece O yapabilirdi ve bu da kesin değildi zaten. Tek yapabilecekleri teklif etmekti, ve içlerinden biri, zamanı geri alıp yaşananları değiştirmek gibi radikal bir fikri ilk ortaya atan gitmeye razı oldu. Bu yaptığıyla da aslında büyük bir risk alıyordu, çünkü kolay değildi bunu yapmak.
Kararını almıştı bir kere, baştan bile buna razıydı, tüm o acının, kederin hiç yaşanmamış olabileceğini düşünmek, ona güç veren tek kaynaktı. İlk defa yapacaktı bunu ve kendini neyin beklediğini bilmiyordu. Gözlerini yumdu ve sadece aklından geçen şeye konsantre oldu. Sadece çok içten isterse olabilirdi, bunu çok iyi biliyordu. İçinden tekrarlıyordu aynı şeyleri, yumruklarını sıkmıştı ve göz kapakları sıkılmaktan acımıştı neredeyse ki, birden yükseldiğini hissetti. Çok hızla, şimdiye kadar hissettiği tüm hızlardan farklı bir hızla. Yavaşlayıp durduğunda nerede olduğunu tahmin edebiliyordu, dünyevi ışıklardan milyonlarca kat parlak bir ışık vardı sadece, gözleri kapalı olmasına karşın içini delip geçen bir ışık… O’nun da orada olduğunu hissedebiliyordu. İnsanlardan çok farklı olmasına rağmen burada onlar gibi olmuştu, aciz, korkak ve güvensiz, ama yine de müthiş huzurlu… İlk defa buraya geliyordu ve herkesin neden bu kadar çekindiğini şimdi daha iyi anlayabiliyordu, tir tir titriyordu, böyle bir şey imkansızdı belki ama, evet soğuk soğuk terliyordu aynı zamanda. Yine de konuşabilecek gücü içinde buldu ve kekeleyerek;
- Efendim…
diyebildi. Tam konuşmaya başlayacaktı ki sanki varlığının tüm zerrelerinin içinden gür bir ses yükseldi. Sesin kaynağını anlaması zor olmadı.
- Duaları sadece siz duymuyorsunuz.
Ses, sertleşerek sordu;
- Emin misiniz?
- Evet, evet tüm kalbimle…
Hiçbir şey göremiyordu, bütün hisleri körelmişti sanki, ancak bir anda ayaklarının altında müthiş güçlü bir anaforun onu hızla çekmeye başladığını hissetti. Geldiğinden bile daha yüksek bir hızla dibe çekiliyordu. Acaba bu planlarının işe yaramadığını mı gösteriyordu, acaba nerede hata yapmışlardı, neden kabul edilmemişti? Hızla kendi belirsiz geleceğine doğru gidiyordu, bilinmezliğe doğru gömülüyordu, ilk defa bu kadar çaresizdi ve tamamen insanlar için yapıyordu bunu. Kendini ilk defa, basit fani insanlar için tehlikeye atmıştı. Buna değip değmediklerini bile bilmeden…
***
Deniz annesiyle dışarıdaydı. Haftasonu kalabalığını oldu olası hiç sevmemişti zaten. Ama sınavlarından önceki son gelişiydi bu, belki bir ay boyunca İstanbul’da kalacaktı ve annesi rica edince onu kırmak istemedi. Hem onun için de değişiklik iyi olabilirdi. Annesi de onun sıkıldığını bildiğinden bu sefer fazla oyalanmadı, yolda gördükleri garip tiplerle dalga geçe geçe yürüyorlardı, arabaya binip evlerine döneceklerdi…
***
Sert toprağı hissetti, bütün o anafor ve sis kaybolmuştu. Etraf yavaş yavaş berraklaşmaya başlıyordu, gözlerini açmaya korktu bir süre. Ama sonunda ışık kaynağının güneş olduğunu fark etti. Ayağa kalkıp etrafına bakınmaya başlayınca anladı, tam o anda, olmak istediği yerdeydi. Ve diğerleri, onlar da oradaydı, hepsi bıraktığı gibiydi ve işlerini bitirmek için bir aradalardı. Onlar da birbirlerine inanmayan gözlerle baktılar ve gerçekten başarmak üzere olduklarını fark ettiler. İşte birazdan hesapladıkları gibi beyaz bir araç viraja yaklaşacaktı ve onların hamle sırası geliyordu. Umutla beklerlerken araç yolun başında gözüktü. Birbirlerine son kez baktılar, şimdiye kadar yaptıkları en iyi şey için kutluyorlardı sanki birbirlerini. Tam anlamıyla bir suskunluk vardı, bu anın büyüsünü bozmanın bir anlamı yoktu. Artık söylenecek sözün kalmadığı yerdeydiler, her şey çok açık ve netti. Amaçlarını tamamlayacaklardı ve bunu kendi gözleriyle göreceklerdi. Araç virajın tam o noktasına geldiğinde, o küçücük etkiyi yaptılar. Bir tekerin, yarın tur daha fazla dönmesi yetti. Yavaş yavaş izliyorlardı olanları, olay örgüsü tam bekledikleri gibi gelişiyordu bile. Devamı da öngördükleri gibi olacaktı, bunun verdiği güvenle korkmuyorlardı bile artık. Bulundukları yer bir anda karışmış da olsa onlar kendi geleceklerini biliyorlardı ve böyle olmasını istemişlerdi. Kendileri karar vermişti, bilerek ve isteyerek yapmışlardı bunu.
Yavaş yavaş hepsi silikleşmeye başladı. Son kez görebildikleri şeylere baktılar, birbirlerini hissettiler. Tam anlamıyla kendi gözleri için bile kaybolmadan önce başını öne eğdi, ve diğerlerine teşekkür edebildi sadece… Yaptıkları şeyin büyüklüğü onların sonu olmuştu, tek seçenek buydu. Hepsi kaynağa geri döndüler…
***
Cumartesi günü nöbeti her zaman kötü olurdu, ama bir önceki gün tayin olduğunun haberini almış olan memur İsmail için daha sıkıcıydı şimdi. Hem de şehir merkezinde çalışırken bu sefer karayolları’na çıkmıştı tayini, aldığı maaş daha fazla olacaktı belki ama yine de daha ağır bir işti, hem Eskişehir’i de sevmişti, kendi memleketi olmamasına rağmen. Yine de üzülmeyi anlamsız buldu, Uşak’ta da yaşamını sürdürebilirdi nasıl olsa…
İhbar üzerine hemen mesai arkadaşıyla birlikte olay yerine gittiler. Beyaz bir araç çok kötü kaza yapmıştı, aracın durumu kötü gözüküyordu. Belli ki virajı alamayıp duvara çarpmıştı. Araçtan biraz uzakta iki kişi gördü, ikisinin de bilinci açıktı, ölümlü bir kaza olmamıştı Allahtan. Hem başka zarar gören de yok gibiydi, araba doğrudan duvara çarpmıştı. Hemen indi ve daha 20’li yaşlarında olduğunu sandığı çocuğun yanına gitti, iyi olup olmadığını sordu. Çocuk iyiydi, fakat annesi acı içinde kolunu tutuyordu, gidip ona baktı, büyük ihtimalle bir kırık vardı, ama onun dışında iyi gözüküyordu. Hemen sonra da ambulans geldi zaten, kadını bindirip diğer işlemler için çocuğun yanına gitti.
- Adın ne?
diye sordu. Çocuk;
- Deniz, adım Deniz.
diyebildi. Belli ki çok korkmuştu, ayrıca hala burnu kanıyordu, çok fazla kanıyordu hem de. İsmail ona da hastaneye gitmeyi teklif etti ama Deniz ısrar etti, “benim burnum kanar böyle” dedi.
İsmail Deniz’i de alıp karakola doğru giderken kaza yapan araca baktı, pek iflah olacak gibi gözükmüyordu. Büyük ihtimalle hurdaya çıkardı. Deniz’e döndü;
- Büyük geçmiş olsun, kaza kötü olmuş.
dedi. Deniz olayın şokuyla cevap dahi veremedi, sadece dışarı bakabiliyordu. İsmail onu anlayabiliyordu, derin bir nefes aldı ve önüne döndü, ona doğru sakin bir ses tonuyla;
- Şimdi böyle düşünmen çok zor biliyorum, ama boşver, annen de iyi olacağa benziyor, ikinize de bir şey olmamış, bunun için dua et…
***
Yaz sıcaklarının uzatmaları oynadığı bir eylül sabahıydı. Deniz erken kalkıyordu artık, annesinin kolunu ovması, ona gerekli egzersizleri yaptırması gerekiyordu. Uykulu gözlerle salona geldiğinde annesini yüzünde kocaman bir sırıtma ile gördü. Hemen yanına gitti, annesi kazadan beri hiç oynatamadığı bileğini sonunda kullanabiliyordu. Bir anda gözleri doldu ve annesine sarıldı. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Aylardır çektiği onca sıkıntı sonunda yavaş yavaş bitiyordu. Geri çekildi ve tekrar baktı, görmek için o kadar zamandır dua ettiği görüntüye…
Mehmet’in telefonunu çalmaya başladı. Eskişehir’de kuru, yakıcı bir sıcak vardı ve öğlen saatiydi. Ekrana bile bakmadan açtı, Deniz heyecanla, “annemin bileği iyileşmeye başladı” dedi…
Devamını Oku!
Salı, Eylül 08, 2009
Bekareti Önemsememenin Çağdaşlık Sanılması
Yazar
Anteros
anlamsız ve yersiz bir sanıdır. arkadaş ortamında yerine göre, eğer entellerin çoğunlukta olduğu bir ortamdaysanız hemen bu şekilde prim yapabilirsiniz mesela. onu boşverin, sözlük forum vs. ortamlarda bekareti önemsemeyen insan tribiyle acayip etki yaratırsınız. niye, çünkü bu saçmalık çağdaşlık sanılmaktadır. bekaret önemli değilmiş de ortaçağ zihniyetiymiş de bilmem ne.
var mı böyle bir şey ya, bekaret nasıl bir dünyada önemsiz olabilir? bence hiçbir dünyada olamaz. yani anlayamadığım şu, bekareti önemsememek, aslında içinde seksi, kullanmayı daha çok tercih ettiğim deyişiyle "sevişmeyi" önemsememeyi barındırıyor. yani aslında sevişmeyi, içindeki sevgiden çıkarıp salt sekse indirgiyorsun, bu sebeple de bekaret senin için önemsiz bir şey oluyor.
yahu burada öpüşmekten, el ele tutuşmaktan vs bahsetmiyoruz, sevişiyorsun. çırılçıplak kalıp en yoğun duygularını paylaşıyorsun karşındakiyle. öylesine bir şey değil bu. karşındakine tüm kusurlarını, en özelini gösterebilecek kadar güveniyorsun ve ona olan sevgin öyle büyük oluyor ki vücutlarınız birleşiyor. bu kadar özel ve büyük bir şeyi nasıl önemsiz bulabilir herhangi bir kişi.
hayır şunu anlarım, karşındakinin de senin de yaşınız gelmiştir 30'a falan. gençliği çoktan atlatmışsındır, geçmişinde de birini çok sevmişsindir sevişmişsindir, bunda bir şey yok tabi ki. evlenmiş olmasına da gerek yok, birini yeterince sevmiş olmak ve bunu yaparken bilinçli bir yaşta olmak yeterli.
ama arkadaşım ben anlamıyorum, 20 yaşına gelmiş en az 3 kişiyle sevişmişsin, ondan sonra bekareti önemsemiyorsun. e normal tabi sen hiç kimseyi gerçekten sevmemişsin ki. seninkine de en fazla seks denir işte. önüne gelenle patır patır yapmışsın. bu tarz biri çıkıp da bana çağ dışı derse ben buna ancak gülerim, senin çağında olmaktansa bizim yüzyıl daha iyi gibi derim.
mtv gençliği işte...
son olarak şunu da belirtmek isterim ki yukarıdaki yazı hem erkek hem kadınlar için yazılmıştır. iki cins için de bekaretten bahsedilmiştir. bence ikisi de aynı şey, fark yok.
Devamını Oku!
var mı böyle bir şey ya, bekaret nasıl bir dünyada önemsiz olabilir? bence hiçbir dünyada olamaz. yani anlayamadığım şu, bekareti önemsememek, aslında içinde seksi, kullanmayı daha çok tercih ettiğim deyişiyle "sevişmeyi" önemsememeyi barındırıyor. yani aslında sevişmeyi, içindeki sevgiden çıkarıp salt sekse indirgiyorsun, bu sebeple de bekaret senin için önemsiz bir şey oluyor.
yahu burada öpüşmekten, el ele tutuşmaktan vs bahsetmiyoruz, sevişiyorsun. çırılçıplak kalıp en yoğun duygularını paylaşıyorsun karşındakiyle. öylesine bir şey değil bu. karşındakine tüm kusurlarını, en özelini gösterebilecek kadar güveniyorsun ve ona olan sevgin öyle büyük oluyor ki vücutlarınız birleşiyor. bu kadar özel ve büyük bir şeyi nasıl önemsiz bulabilir herhangi bir kişi.
hayır şunu anlarım, karşındakinin de senin de yaşınız gelmiştir 30'a falan. gençliği çoktan atlatmışsındır, geçmişinde de birini çok sevmişsindir sevişmişsindir, bunda bir şey yok tabi ki. evlenmiş olmasına da gerek yok, birini yeterince sevmiş olmak ve bunu yaparken bilinçli bir yaşta olmak yeterli.
ama arkadaşım ben anlamıyorum, 20 yaşına gelmiş en az 3 kişiyle sevişmişsin, ondan sonra bekareti önemsemiyorsun. e normal tabi sen hiç kimseyi gerçekten sevmemişsin ki. seninkine de en fazla seks denir işte. önüne gelenle patır patır yapmışsın. bu tarz biri çıkıp da bana çağ dışı derse ben buna ancak gülerim, senin çağında olmaktansa bizim yüzyıl daha iyi gibi derim.
mtv gençliği işte...
son olarak şunu da belirtmek isterim ki yukarıdaki yazı hem erkek hem kadınlar için yazılmıştır. iki cins için de bekaretten bahsedilmiştir. bence ikisi de aynı şey, fark yok.
Devamını Oku!
Çarşamba, Ağustos 12, 2009
Park ve Sen
Yazar
Anteros
2 yıl önce yazdığım bir hikaye, ilk hikayelerimden diyebilirim hatta, belki de ilk...
İşten sanki arkamdan kovalayan birileri varmış gibi hızla çıkmıştım, zaten oldum olası zilin çalmasını bekleyen sonra da hızla kendini sınıftan atan çocuklardan biri olmuştum. Yorucu bir gün değildi aslında gayet sıradan monoton evrak işlerinin tamamlandığı anlamsız ve gereksiz bir sürü kâğıda imzalar basarak çok mühim görevimi tamamladığım günlerden biriydi işte.
Sanırdınız ki o kağıtlar olmasa ve o kağıtlarda imzam olmasa bütün dünya duracak, insanlık kaos ve anarşi içinde yıkılacaktı. Ama yine gariptir ki ben olmasaydım o kâğıtlar başkası tarafından imzalanacak ve dünya dönmeye huzur ve barış saçmaya devam edecekti, bu da yaptığım işin ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyordu bana, gözümün içine soka soka. Orada bulunan ben değil bir başkası da olabilirdi ve bu hiçbir şeyi etkilemezdi. Kağıt işleri, gelişmiş sanayi toplumları, bürokrasi… işte bunlar kent insanını birey olmaktan çıkarıp sadece kanunlar önünde biçilmiş görevler kadar insan yapan düzenin araçlarıydı ve ben de bu düzenin içinde sadece daha büyük bir çarktım. Tek işlevim başka bir çarkı çevirmekti ve başka çarklar da beni çeviriyordu ama asla sistemin tamamını göremezdiniz.
Bu yüzden de kendimi aramak için belki, bilmediğim yerlere doğru yürüdüm bu defa…
Aslında yanı başımda olan bu caddeye hiç girmemiştim, sadece varlığından haberdardım. İş çıkışında denk geldiğim için kalabalıktı, birçokları evlerine yetişme derdinde koşuşturuyor, kırmızının sarıya döndüğü anda kornasına asılıyor küfürler ediyordu. Kim bilir evinde belki onu bekleyen mutlu bir yuva vardı, benimse böyle bir derdim olmadığı için salına salına onları izliyordum. Başka bir grup insan da benim gibiydi daha çok, sanki onlar da sahipsizlerdi ve sadece oradan geçip gidiyorlardı, boş ve amaçsız. Bu benim yarattığım bir illüzyondu aslına bakarsanız, bu dünyada aynı şeyleri hisseden başkalarının olmasını istemiştim ve kafama göre insanlara da bu rolleri biçmiştim.
Sonra okul formalı gençler geçmeye başladı, ben de pek yaşlı sayılmazdım tabi ama okul forması giymeyeli o kadar uzun zaman olmuşu ki, hepsi de mutluydu sanki ve onlara özendim. Tek dertleri ya ertesi gün olacakları sınav ya da gerçekte eğlenceli olan konular hakkında başka arkadaşlarıyla ettikleri kavga olan bu gençler hayatın onlara ne getireceğini ya da götüreceğini bilmeden tasasızca gülebiliyorlardı.
Başımı öne eğdim ve onları görmezden gelmek için kendimi zorladım, tıpkı lise hayatımı görmezden gelmeye çalıştığım gibi onlardan da kaçtım, çünkü olacakları biliyordum ve bu durumda en iyisi kaçmaktı, hayat bana bunu öğretmişti işte. Arkama bakmadan kendimden kaçtım onlar da geçip gittiler zaten. Anılarımı da bastırmayı başarmış ve kendimce büyük bir zafer kazanmıştım.
Bu sırada yürümeye devam ediyordum elbette, farkında olmadan o kadar yürümüşüm ki artık caddeden eser yoktu, daha sessiz ve gayet tenha bir mahalleye gelmiştim. Burayı da sadece ismen biliyordum ama hoşuma gitti. Bir tür oyun parkı vardı ve içinde bir sürü çocuk mutlulukla oyun oynuyordu. Hem yorgunluktan hem de neşeli çocukların huzur veren manzarasından olacak, oyun parkına belli bir mesafede bulunan banklardan birine oturdum...
O banka oturmamı sağlayan neydi bilmiyorum ama şimdi düşününce bile yaşadıklarıma bir anlam veremiyorum, zaten olaylara anlam yüklemeyi bırakalı da çok oldu, şey, şeyden sonra işte…
Banka oturduktan sonra çok geçmemişti ki park kalabalıklaştı, sanırım çocuklar havanın iyi olmasını da fırsat bulmuş oynamaya çıkmışlardı. Bir kaçı top oynuyordu, kimisi kaydırakta kimisi de salıncaktaydı. Dikkatimi çeken garip bir ayrıntı oldu, her çocuğun başında anne babası yoktu. Genel olarak küçük yaşta olmalarına rağmen tek tük ebeveyn vardı. İçimden buranın güvenilir bir mahalle olduğunu geçirdim. Gerçekten de hatırı sayılır bir saygınlığı vardı ve sanırım bu yüzden de aileler çocuklarını iç rahatlığıyla oynamaya yollayabiliyorlardı. Çocuğum olmadığı için ebeveyn olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordum ama içten içe de ne kadar rahat olsalar da ailelerin pencerelerden balkonlardan çocuklarına göz kulak olduklarını hissedebiliyordum.
Derken top oynayan çocuklardan biri diğerlerini de kızdıracak şekilde sert bir şut çekince topları uzakta olan benim ayağıma kadar geldi. Topa vuran çocuk arkadaşlarının bağırışları yüzünden topunu almak için yanıma gelmeye başladı. Ben de topu elimle tuttum ve onu bekledim. Gülümsüyordum sanki kalkıp ben de oynayacakmışım gibi. Çocuk geldi ve “Topu alabilir miyim amca?” diye sordu. Yüzümde beliren yerli yersiz gülümseme artık bas baya sırıtmaya dönmüştü, çok sevimli bir çocuktu, en fazla 5-6 yaşlarındaydı, bembeyaz bir yüzü ve o yaşta daha açık olması gerekirken kapkara saçları vardı. Ailesi yabancılarla pek içli dışlı olmaması gerektiğini öğütlemişti sanki, o da bu yüzden belli bir mesafede duruyordu. Ben de öne eğilmiş topunu elimde tutuyor ve onu inceliyordum. “Topunuz güzelmiş” dedim, sırf onunla konuşmuş olabilmek için. Sanırım yüzümdeki sıcak ifadeyi anlamış olacak ki o da çekingenliğini bir kenara attı ve gülümseyerek “evet benim” dedi. Yanaklarında gamzeler vardı ve gülümseyince iyice çukurlaşıyor, çıkık ve al al duran sevimli elmacık kemikleriyle uyum sağlıyordu. “Adın ne senin?” diye sordum. “Burak” dedi. “Peki Burak al bakalım topunu, ama dikkatli oyna bu kadar sert vurma” dedim. Sadece güldü ve topunu alarak arkadaşlarının yanına döndü. Burak’ta çok garip bir şey vardı onu daha hiç tanımadan sevmiştim sanki. Kahverengi gözlerinin içi gülüyordu ve bakanlara huzur ve mutluluk saçıyordu.
Düşüncelerle dalıp gitmiştim ki parkın yan tarafından bir bayanın “Burak” diye seslenişi duydum. Annesi çağırıyordur diye düşündüm ve dönüp kadına baktım. Omzunda şık çantası ellerinde market poşetleri vardı. Büyük ihtimalle o da benim gibi işten çıkmış evine gidiyordu ve parktan çocuğunu alıp yemek yiyeceklerdi. Burak pek çok çocuk gibi dışarıda kalmayı istemek yerine hemen annesinin yanına koştu. Annesi de poşetleri bırakıp ona sarılmak için dönmüştü, böylece yüzünü de görebilmiştim. Ve gördüğüm manzara beni hayrete düşürdü…
O kadın sendin ve Burak’ın annesiydin. Oğluna seslenirken duyduğum sesinden tanımalıydım aslında ama dedim ya çok zaman olmuştu seni de görmeyeli ve hatıralarımı öylesine bastırmıştım ki artık refleks olarak bana seni hatırlatan her şeyi görmezden geliyordum. Burak’ın gözlerindeki ışıltı ve yanaklarındaki gamzeler senden ona bir miras olmalıydı ve ona duyduğum bir anlık sevgi bana seni hatırlatması sayesinde gerçekleşmişti. Olduğum yerde donup kaldım, ama sen ve oğlun uzaklaşıyordunuz.
O kadar uzun zaman oldu mu diye geçirdim içimden, yıllar seni daha da olgunlaştırmış ve farklı bir güzellik katmıştı. Aynı yıllar bende ise değişik etkiler yaratmış, her zaman yaşından büyük duran ben, yüzümdeki çizgilerin derinleşmesiyle iyice yaşlanmıştım. O kadar zaman olmuştu demek, senin yanında bir çocuk vardı, demek bir aile kurmuştun ve demek artık mutluydun. Bense hala bıraktığın gibiydim, anlamsız düşünceleri olan, arada boş yere sinirlenen fakat mutlu olmayı bilen ve mutlu edebilen biriydim. Yıllar çok şey götürse de birkaç sağlam dost da kazandırmıştı, çoğunlukla da beni bırakıp gittikten sonra onlar sayesinde kendimi toparlayabilmiştim. Hayatın benden kopardıklarına inat ben de ondan çalmayı öğrenmiştim ve inadına da olsa, geçici de olsa mutlu olmayı başarmıştım. Ama bir aile kurmak veya birini tekrar sevmek gibi yeteneklerimi asla geri getiremedim. Hep kendiliğinden olur bir gün diye beklediysem de içimdeki boşluğu dolduramadım ve bir daha kimseyi sevemedim bir türlü. Sen ise bir aile kurabilmiştin işte, hatta bir çocuğun bile vardı, evine alışveriş yapıyordun ve belki bu akşam mutlu bir yemek yiyecektiniz. Oysa ben boş evime gidip sadece uykum gelene kadar vakit geçirecek ertesi gün yine işe gidecek sonra yine aynı rutini devam ettirecektim. Senin evin bir yuva iken benimki sadece dört duvardı.
Düşünceler beynimden hızla geçerken ayaklarım sanki beni dinlemedi ve ayağa kalktım, seni takip etmeye başladım. Uzaklığımı özellikle korumaya dikkat ediyordum çünkü şu anda en son istediğim şey seninle karşılaşmaktı. Konuştuğunuzu görebiliyordum, anne-oğul muhabbet ediyordunuz ama ne konuştuğunuzu duyamayacak kadar uzaktım. Çok geçmeden parkı geçip bir ara sokağa girdiniz ve bir apartmana girip gözden kayboldunuz. Apartmanınıza baktım öylece ve hoşuma gitti, belki benim hayallerimde seninle yaşamayı düşlediğim eve benziyordu. Bir süre öylece durdum, sonra kendi evime gittim.
O gece nasıl geçti bilmiyorum, oturuyordum yemek yiyordum su içiyordum ama aslında sadece seni düşünüyordum. Sen ve seninle yaşadıklarım. Hatta benden götürdüklerini bile düşündüm, geçen onca seneyi düşündüm, ben neler yapmıştım, bu sırada sen bir aile kurmuşsun. Kimse bana söylememişti, neden? Aslında tahmin etmesi kolay, yaşadıklarımdan sonra bunu bilenler büyük ihtimalle bana bir düğün davetiyesi yollamayacak kadar anlayışlı olabilmişlerdir. Dostlarım arkadaşlarım, hepsi destek olmuştu bana ve anlıyorum ki bazı şeyleri gizleyerek aslında doğru olanı yapmışlardı. Aynı şehirde olmamız bile tesadüftü çünkü senin hayatın hakkında hiçbir bilgim yoktu. İyice geç olmuştu ve ben yine seni düşünerek uyuya kalmıştım.
Ertesi gün her zamanki gibi koşarak çıkmıştım işten ve günüm de diğerleri gibi geçmişti, boş ve anlamsız. Tek farkı bugün bütün boş kağıtlarda senin yüzün vardı, ve tabi ki oğlunun yüzü de. İşten çıkınca yine aynı parka gittim. Burak bu sefer yoktu, ama sen tahmin ettiğim gibi aynı yoldan geçtin, ve ben yine sana belli etmeden seni takip ettim. Bunu neden yapıyordum bilmiyorum sadece arkandan yürüyordum işte, ne seninle görüşmek gibi bir amacım ne de konuşmak gibi bir isteğim vardı. Sadece arkandan yürüyordum ve mutlu oluyordum, aynı eski günlerdeki gibi…
Günlerce o parka gitmeye devam ettim, önce oğlunu izliyordum sonra seni. Burak’ın babasını görememiştim henüz, görmek istediğimden de emin değildim aslında. Demek ki senden sonra geliyordu eve, belki de çok geç geliyordu, bilmiyorum. Günler geçtikçe Burak’la daha fazla konuşma imkanı bulmuştum, daha okula başlamamıştı, babasının adını da öğrendim, senin adını söylediğinde de bilmiyormuş gibi yapmayı başardım sanırım, Eskişehir’i bilip bilmediğini de sordum ve tahmin ettiğim gibi bilmekle kalmıyor çok seviyordu, tıpkı ikimizin de sevdiği gibi. Konuşmalarımız özellikle babasından kaçınacak şekilde oluyordu, ondan bahsetmek onun hakkında bir şeyler bilmek istemiyordum çünkü. Ama o kadar tatlıydı ki ve bana seni öylesine hatırlatıyordu ki onunla konuşmak büyük mutluluk veriyordu bana. Aslında daha çok günlük konulardan bahsediyor ona çeşitli öğütler veriyordum. Artık beni görünce oyununu bırakıp yanıma oturuyor annesi geleceğine yakın da oynamaya dönüyordu. Ona benden bahsetmemesini zaten söylemiştim, çünkü yabancılarla konuşmak sakıncalıdır, benden başka kimseyle de konuşmaması gerektiğini söyledim.
Burak zeki bir çocuktu, bir kaç gün geçmeden , “neden annemden kaçıyorsun ki ne var seni ona göstersem” dedi. Ben de bir şekilde kaçındım saçma bahaneler buldum ama o yine de inat etti ve “bugün seni anneme anlatıcam” dedi. Ona gerçek adımı söylememiştim ağzından herhangi bir şey kaçırır diye. Senden kaçmam da kendi isteğim için değildi. Huzurunun bozulmasını istemiyordum. Burak’ın babası beni belki biliyor belki bilmiyordu iki türlü de açıklaması zor bir durum oluşturacaktım ve bunca yıl sonra hayatına paldır küldür girip ufacık da olsa bir etki yaratmak istemiyordum. Tam geliyordun ki Burak sana doğru koşmaya başladı ve bana da baktı. Göz göze geldiğimizde anladım ki sana beni gösterecekti, işte diyecekti kaç gündür bu parka gelen bir adam, beni de çok seviyor sürekli konuşuyoruz, ve sen bana doğru bakacak ve belki beni tanıyacaktın. Sonra işin içinden çıkılmaz tonla olaylar silsilesi ile boğuşacaktık. Ben zaten fırtınanın içinde yaşıyordum ve alışıktım ama senin bundan ne ölçüde etkileneceğini bilmediğim için seni de kendi bataklığıma çekmek haksızlık olurdu.
Bu yüzden Burak sana koşarken ben de oturduğum yerden fırladım ve ikinizi görebileceğim ama sizin beni göremeyeceğiniz bir yere sığındım. Burak heyecan ve sevinçle elini oturmuş olduğum yere doğru salladı, ama beni göremeyince yüzü birden değişti. Senin de yüzünde kızgın bir ifade oluştu, eminim geçmiş günlerde benimle nasıl konuştuğunu anlatıyordu Burak, sen de bundan hoşnutsuz bir şekilde onu azarlamaya hazırlanıyordun. Çünkü haklıydın sonuçta çocuk da olsa yanlış bir şey yapmıştı ve çok tehlikeliydi.
Her zamanki gibi evinize doğru yürüdünüz ve ben de başım öne eğik yoluma devam ettim. Bir daha o parka gitmedim, çok kez kendimi yarı yoldan çevirmek zorunda kaldım, Burak’ı da seni de görmeyi ne kadar istesem de sınırlarımı aşmak istemedim ve geçmişte nasıl yaptıysam şimdi de hislerimi ve isteklerimi kalbime gömmeye çalıştım.
Her zamanki monoton hayatımı yaşıyordum, sen belki çok mutluydun, aynı şehirdeydik ve karşılaşmıştık, ama bu bize verilen tek şanstı bunu hissediyordum. Bu sefer de bu şansı kullanmayı ben istemedim çünkü hayat ikimiz için de çok farklıydı artık. Haklı olarak hayatında beni istemezdin bunu biliyordum. Bu yüzden bir daha o parka gitmeyeceğim, hatta o mahalleden bile geçmeyi düşünmüyorum, hani bir anlık bir zayıflıkla yönümü parka doğru çeviririm diye.
Anılarımdan tam kurtuldum derken yine hayatıma girmiştin ve ben yine aylarca sadece seni düşündüm, sonra yine alıştım, her zaman yapmak zorunda olduğum gibi, alışmak…
2007, Yaz...
Eskişehir
Devamını Oku!
İşten sanki arkamdan kovalayan birileri varmış gibi hızla çıkmıştım, zaten oldum olası zilin çalmasını bekleyen sonra da hızla kendini sınıftan atan çocuklardan biri olmuştum. Yorucu bir gün değildi aslında gayet sıradan monoton evrak işlerinin tamamlandığı anlamsız ve gereksiz bir sürü kâğıda imzalar basarak çok mühim görevimi tamamladığım günlerden biriydi işte.
Sanırdınız ki o kağıtlar olmasa ve o kağıtlarda imzam olmasa bütün dünya duracak, insanlık kaos ve anarşi içinde yıkılacaktı. Ama yine gariptir ki ben olmasaydım o kâğıtlar başkası tarafından imzalanacak ve dünya dönmeye huzur ve barış saçmaya devam edecekti, bu da yaptığım işin ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyordu bana, gözümün içine soka soka. Orada bulunan ben değil bir başkası da olabilirdi ve bu hiçbir şeyi etkilemezdi. Kağıt işleri, gelişmiş sanayi toplumları, bürokrasi… işte bunlar kent insanını birey olmaktan çıkarıp sadece kanunlar önünde biçilmiş görevler kadar insan yapan düzenin araçlarıydı ve ben de bu düzenin içinde sadece daha büyük bir çarktım. Tek işlevim başka bir çarkı çevirmekti ve başka çarklar da beni çeviriyordu ama asla sistemin tamamını göremezdiniz.
Bu yüzden de kendimi aramak için belki, bilmediğim yerlere doğru yürüdüm bu defa…
Aslında yanı başımda olan bu caddeye hiç girmemiştim, sadece varlığından haberdardım. İş çıkışında denk geldiğim için kalabalıktı, birçokları evlerine yetişme derdinde koşuşturuyor, kırmızının sarıya döndüğü anda kornasına asılıyor küfürler ediyordu. Kim bilir evinde belki onu bekleyen mutlu bir yuva vardı, benimse böyle bir derdim olmadığı için salına salına onları izliyordum. Başka bir grup insan da benim gibiydi daha çok, sanki onlar da sahipsizlerdi ve sadece oradan geçip gidiyorlardı, boş ve amaçsız. Bu benim yarattığım bir illüzyondu aslına bakarsanız, bu dünyada aynı şeyleri hisseden başkalarının olmasını istemiştim ve kafama göre insanlara da bu rolleri biçmiştim.
Sonra okul formalı gençler geçmeye başladı, ben de pek yaşlı sayılmazdım tabi ama okul forması giymeyeli o kadar uzun zaman olmuşu ki, hepsi de mutluydu sanki ve onlara özendim. Tek dertleri ya ertesi gün olacakları sınav ya da gerçekte eğlenceli olan konular hakkında başka arkadaşlarıyla ettikleri kavga olan bu gençler hayatın onlara ne getireceğini ya da götüreceğini bilmeden tasasızca gülebiliyorlardı.
Başımı öne eğdim ve onları görmezden gelmek için kendimi zorladım, tıpkı lise hayatımı görmezden gelmeye çalıştığım gibi onlardan da kaçtım, çünkü olacakları biliyordum ve bu durumda en iyisi kaçmaktı, hayat bana bunu öğretmişti işte. Arkama bakmadan kendimden kaçtım onlar da geçip gittiler zaten. Anılarımı da bastırmayı başarmış ve kendimce büyük bir zafer kazanmıştım.
Bu sırada yürümeye devam ediyordum elbette, farkında olmadan o kadar yürümüşüm ki artık caddeden eser yoktu, daha sessiz ve gayet tenha bir mahalleye gelmiştim. Burayı da sadece ismen biliyordum ama hoşuma gitti. Bir tür oyun parkı vardı ve içinde bir sürü çocuk mutlulukla oyun oynuyordu. Hem yorgunluktan hem de neşeli çocukların huzur veren manzarasından olacak, oyun parkına belli bir mesafede bulunan banklardan birine oturdum...
O banka oturmamı sağlayan neydi bilmiyorum ama şimdi düşününce bile yaşadıklarıma bir anlam veremiyorum, zaten olaylara anlam yüklemeyi bırakalı da çok oldu, şey, şeyden sonra işte…
Banka oturduktan sonra çok geçmemişti ki park kalabalıklaştı, sanırım çocuklar havanın iyi olmasını da fırsat bulmuş oynamaya çıkmışlardı. Bir kaçı top oynuyordu, kimisi kaydırakta kimisi de salıncaktaydı. Dikkatimi çeken garip bir ayrıntı oldu, her çocuğun başında anne babası yoktu. Genel olarak küçük yaşta olmalarına rağmen tek tük ebeveyn vardı. İçimden buranın güvenilir bir mahalle olduğunu geçirdim. Gerçekten de hatırı sayılır bir saygınlığı vardı ve sanırım bu yüzden de aileler çocuklarını iç rahatlığıyla oynamaya yollayabiliyorlardı. Çocuğum olmadığı için ebeveyn olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordum ama içten içe de ne kadar rahat olsalar da ailelerin pencerelerden balkonlardan çocuklarına göz kulak olduklarını hissedebiliyordum.
Derken top oynayan çocuklardan biri diğerlerini de kızdıracak şekilde sert bir şut çekince topları uzakta olan benim ayağıma kadar geldi. Topa vuran çocuk arkadaşlarının bağırışları yüzünden topunu almak için yanıma gelmeye başladı. Ben de topu elimle tuttum ve onu bekledim. Gülümsüyordum sanki kalkıp ben de oynayacakmışım gibi. Çocuk geldi ve “Topu alabilir miyim amca?” diye sordu. Yüzümde beliren yerli yersiz gülümseme artık bas baya sırıtmaya dönmüştü, çok sevimli bir çocuktu, en fazla 5-6 yaşlarındaydı, bembeyaz bir yüzü ve o yaşta daha açık olması gerekirken kapkara saçları vardı. Ailesi yabancılarla pek içli dışlı olmaması gerektiğini öğütlemişti sanki, o da bu yüzden belli bir mesafede duruyordu. Ben de öne eğilmiş topunu elimde tutuyor ve onu inceliyordum. “Topunuz güzelmiş” dedim, sırf onunla konuşmuş olabilmek için. Sanırım yüzümdeki sıcak ifadeyi anlamış olacak ki o da çekingenliğini bir kenara attı ve gülümseyerek “evet benim” dedi. Yanaklarında gamzeler vardı ve gülümseyince iyice çukurlaşıyor, çıkık ve al al duran sevimli elmacık kemikleriyle uyum sağlıyordu. “Adın ne senin?” diye sordum. “Burak” dedi. “Peki Burak al bakalım topunu, ama dikkatli oyna bu kadar sert vurma” dedim. Sadece güldü ve topunu alarak arkadaşlarının yanına döndü. Burak’ta çok garip bir şey vardı onu daha hiç tanımadan sevmiştim sanki. Kahverengi gözlerinin içi gülüyordu ve bakanlara huzur ve mutluluk saçıyordu.
Düşüncelerle dalıp gitmiştim ki parkın yan tarafından bir bayanın “Burak” diye seslenişi duydum. Annesi çağırıyordur diye düşündüm ve dönüp kadına baktım. Omzunda şık çantası ellerinde market poşetleri vardı. Büyük ihtimalle o da benim gibi işten çıkmış evine gidiyordu ve parktan çocuğunu alıp yemek yiyeceklerdi. Burak pek çok çocuk gibi dışarıda kalmayı istemek yerine hemen annesinin yanına koştu. Annesi de poşetleri bırakıp ona sarılmak için dönmüştü, böylece yüzünü de görebilmiştim. Ve gördüğüm manzara beni hayrete düşürdü…
O kadın sendin ve Burak’ın annesiydin. Oğluna seslenirken duyduğum sesinden tanımalıydım aslında ama dedim ya çok zaman olmuştu seni de görmeyeli ve hatıralarımı öylesine bastırmıştım ki artık refleks olarak bana seni hatırlatan her şeyi görmezden geliyordum. Burak’ın gözlerindeki ışıltı ve yanaklarındaki gamzeler senden ona bir miras olmalıydı ve ona duyduğum bir anlık sevgi bana seni hatırlatması sayesinde gerçekleşmişti. Olduğum yerde donup kaldım, ama sen ve oğlun uzaklaşıyordunuz.
O kadar uzun zaman oldu mu diye geçirdim içimden, yıllar seni daha da olgunlaştırmış ve farklı bir güzellik katmıştı. Aynı yıllar bende ise değişik etkiler yaratmış, her zaman yaşından büyük duran ben, yüzümdeki çizgilerin derinleşmesiyle iyice yaşlanmıştım. O kadar zaman olmuştu demek, senin yanında bir çocuk vardı, demek bir aile kurmuştun ve demek artık mutluydun. Bense hala bıraktığın gibiydim, anlamsız düşünceleri olan, arada boş yere sinirlenen fakat mutlu olmayı bilen ve mutlu edebilen biriydim. Yıllar çok şey götürse de birkaç sağlam dost da kazandırmıştı, çoğunlukla da beni bırakıp gittikten sonra onlar sayesinde kendimi toparlayabilmiştim. Hayatın benden kopardıklarına inat ben de ondan çalmayı öğrenmiştim ve inadına da olsa, geçici de olsa mutlu olmayı başarmıştım. Ama bir aile kurmak veya birini tekrar sevmek gibi yeteneklerimi asla geri getiremedim. Hep kendiliğinden olur bir gün diye beklediysem de içimdeki boşluğu dolduramadım ve bir daha kimseyi sevemedim bir türlü. Sen ise bir aile kurabilmiştin işte, hatta bir çocuğun bile vardı, evine alışveriş yapıyordun ve belki bu akşam mutlu bir yemek yiyecektiniz. Oysa ben boş evime gidip sadece uykum gelene kadar vakit geçirecek ertesi gün yine işe gidecek sonra yine aynı rutini devam ettirecektim. Senin evin bir yuva iken benimki sadece dört duvardı.
Düşünceler beynimden hızla geçerken ayaklarım sanki beni dinlemedi ve ayağa kalktım, seni takip etmeye başladım. Uzaklığımı özellikle korumaya dikkat ediyordum çünkü şu anda en son istediğim şey seninle karşılaşmaktı. Konuştuğunuzu görebiliyordum, anne-oğul muhabbet ediyordunuz ama ne konuştuğunuzu duyamayacak kadar uzaktım. Çok geçmeden parkı geçip bir ara sokağa girdiniz ve bir apartmana girip gözden kayboldunuz. Apartmanınıza baktım öylece ve hoşuma gitti, belki benim hayallerimde seninle yaşamayı düşlediğim eve benziyordu. Bir süre öylece durdum, sonra kendi evime gittim.
O gece nasıl geçti bilmiyorum, oturuyordum yemek yiyordum su içiyordum ama aslında sadece seni düşünüyordum. Sen ve seninle yaşadıklarım. Hatta benden götürdüklerini bile düşündüm, geçen onca seneyi düşündüm, ben neler yapmıştım, bu sırada sen bir aile kurmuşsun. Kimse bana söylememişti, neden? Aslında tahmin etmesi kolay, yaşadıklarımdan sonra bunu bilenler büyük ihtimalle bana bir düğün davetiyesi yollamayacak kadar anlayışlı olabilmişlerdir. Dostlarım arkadaşlarım, hepsi destek olmuştu bana ve anlıyorum ki bazı şeyleri gizleyerek aslında doğru olanı yapmışlardı. Aynı şehirde olmamız bile tesadüftü çünkü senin hayatın hakkında hiçbir bilgim yoktu. İyice geç olmuştu ve ben yine seni düşünerek uyuya kalmıştım.
Ertesi gün her zamanki gibi koşarak çıkmıştım işten ve günüm de diğerleri gibi geçmişti, boş ve anlamsız. Tek farkı bugün bütün boş kağıtlarda senin yüzün vardı, ve tabi ki oğlunun yüzü de. İşten çıkınca yine aynı parka gittim. Burak bu sefer yoktu, ama sen tahmin ettiğim gibi aynı yoldan geçtin, ve ben yine sana belli etmeden seni takip ettim. Bunu neden yapıyordum bilmiyorum sadece arkandan yürüyordum işte, ne seninle görüşmek gibi bir amacım ne de konuşmak gibi bir isteğim vardı. Sadece arkandan yürüyordum ve mutlu oluyordum, aynı eski günlerdeki gibi…
Günlerce o parka gitmeye devam ettim, önce oğlunu izliyordum sonra seni. Burak’ın babasını görememiştim henüz, görmek istediğimden de emin değildim aslında. Demek ki senden sonra geliyordu eve, belki de çok geç geliyordu, bilmiyorum. Günler geçtikçe Burak’la daha fazla konuşma imkanı bulmuştum, daha okula başlamamıştı, babasının adını da öğrendim, senin adını söylediğinde de bilmiyormuş gibi yapmayı başardım sanırım, Eskişehir’i bilip bilmediğini de sordum ve tahmin ettiğim gibi bilmekle kalmıyor çok seviyordu, tıpkı ikimizin de sevdiği gibi. Konuşmalarımız özellikle babasından kaçınacak şekilde oluyordu, ondan bahsetmek onun hakkında bir şeyler bilmek istemiyordum çünkü. Ama o kadar tatlıydı ki ve bana seni öylesine hatırlatıyordu ki onunla konuşmak büyük mutluluk veriyordu bana. Aslında daha çok günlük konulardan bahsediyor ona çeşitli öğütler veriyordum. Artık beni görünce oyununu bırakıp yanıma oturuyor annesi geleceğine yakın da oynamaya dönüyordu. Ona benden bahsetmemesini zaten söylemiştim, çünkü yabancılarla konuşmak sakıncalıdır, benden başka kimseyle de konuşmaması gerektiğini söyledim.
Burak zeki bir çocuktu, bir kaç gün geçmeden , “neden annemden kaçıyorsun ki ne var seni ona göstersem” dedi. Ben de bir şekilde kaçındım saçma bahaneler buldum ama o yine de inat etti ve “bugün seni anneme anlatıcam” dedi. Ona gerçek adımı söylememiştim ağzından herhangi bir şey kaçırır diye. Senden kaçmam da kendi isteğim için değildi. Huzurunun bozulmasını istemiyordum. Burak’ın babası beni belki biliyor belki bilmiyordu iki türlü de açıklaması zor bir durum oluşturacaktım ve bunca yıl sonra hayatına paldır küldür girip ufacık da olsa bir etki yaratmak istemiyordum. Tam geliyordun ki Burak sana doğru koşmaya başladı ve bana da baktı. Göz göze geldiğimizde anladım ki sana beni gösterecekti, işte diyecekti kaç gündür bu parka gelen bir adam, beni de çok seviyor sürekli konuşuyoruz, ve sen bana doğru bakacak ve belki beni tanıyacaktın. Sonra işin içinden çıkılmaz tonla olaylar silsilesi ile boğuşacaktık. Ben zaten fırtınanın içinde yaşıyordum ve alışıktım ama senin bundan ne ölçüde etkileneceğini bilmediğim için seni de kendi bataklığıma çekmek haksızlık olurdu.
Bu yüzden Burak sana koşarken ben de oturduğum yerden fırladım ve ikinizi görebileceğim ama sizin beni göremeyeceğiniz bir yere sığındım. Burak heyecan ve sevinçle elini oturmuş olduğum yere doğru salladı, ama beni göremeyince yüzü birden değişti. Senin de yüzünde kızgın bir ifade oluştu, eminim geçmiş günlerde benimle nasıl konuştuğunu anlatıyordu Burak, sen de bundan hoşnutsuz bir şekilde onu azarlamaya hazırlanıyordun. Çünkü haklıydın sonuçta çocuk da olsa yanlış bir şey yapmıştı ve çok tehlikeliydi.
Her zamanki gibi evinize doğru yürüdünüz ve ben de başım öne eğik yoluma devam ettim. Bir daha o parka gitmedim, çok kez kendimi yarı yoldan çevirmek zorunda kaldım, Burak’ı da seni de görmeyi ne kadar istesem de sınırlarımı aşmak istemedim ve geçmişte nasıl yaptıysam şimdi de hislerimi ve isteklerimi kalbime gömmeye çalıştım.
Her zamanki monoton hayatımı yaşıyordum, sen belki çok mutluydun, aynı şehirdeydik ve karşılaşmıştık, ama bu bize verilen tek şanstı bunu hissediyordum. Bu sefer de bu şansı kullanmayı ben istemedim çünkü hayat ikimiz için de çok farklıydı artık. Haklı olarak hayatında beni istemezdin bunu biliyordum. Bu yüzden bir daha o parka gitmeyeceğim, hatta o mahalleden bile geçmeyi düşünmüyorum, hani bir anlık bir zayıflıkla yönümü parka doğru çeviririm diye.
Anılarımdan tam kurtuldum derken yine hayatıma girmiştin ve ben yine aylarca sadece seni düşündüm, sonra yine alıştım, her zaman yapmak zorunda olduğum gibi, alışmak…
2007, Yaz...
Eskişehir
Devamını Oku!
Perşembe, Temmuz 23, 2009
Dumansız Hava Sahası
Yazar
Anteros
özgürlükler ve sağlık meselesinden tartışalım o zaman bu konuyu...
özgürlük, bize ilkokulda ezberletildiği gibi başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyordu değil mi? bu ezberimizi bozmayalım ve ilkokul 3 seviyesine inerek anlatalım ki, herkes anlayabilsin... boş beleş ezberlerimizi kafamızın bir yerinde veri olarak alalım ve ilk varsayımımızı "senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" olarak belirleyelim.
şimdi bu bağlamda dumansız hava sahası nedir, kapalı alanlarda sigara içme yasağıdır ki bu yerlerde sigara içmenin, içmeyen insanlara yüksek zararlar verdiğini hepimiz biliyoruz, biz bilmesek de bilim zaten bunu kanıtlamış, bize susmak düşer...
ben sigara içmiyorum, sigara içen sevgili bile edinmedim, kokusundan da nefret ederim, nargile bile içemem, hemen öksürürüm.
peki ama "sağlık" ve "özgürlük" kavramlarımız sadece sigara üzerinden mi tehlikede? işte benim karşı çıktığım nokta burada başlıyor. eğer yüce devletimiz ve pek muhterem akp hükümetimiz, haşmetli başbakanımız ve onun vezirleri (ay pardon bakanları) bizi bu kadar düşünüyorsa, neden şimdiye kadar sadece sigara konusunda bu denli kararlı davrandılar?
türkiye'de ve dünyada insanların neden öldükleri konusu incelendiğinde akciğer kanseri vb. rahatsızlıklar sonucu ölümler ilk sıralarda kendilerine oldukça zor yer bulabiliyorlar.
en üst sıralarda ise şunlar var: kalp hastalığı, trafik kazası, tüm kanser çeşitleri, diyabet ve hatta grip...
şimdi bunları tek tek inceleyelim...
kalp hastalığı: kalp hastalığı, damar tıkanıklığı ve buna bağlı kalp krizleri ile yaşanan sıkıntılara verilen genel addır. bunun en önemli sebebi de yanlış beslenme, eksik spor ve önleyici tıp hizmetlerinin eksikliğidir. şimdi kafamızda hepimizin bildiği bir manzara canlandıralım. bir alışveriş merkezinin yemek katında sigaranın da serbest olduğunu düşünelim. burada oturan ve sigara içmeyen sadece bir vatandaş için olası sağlık problemlerini analiz etmek istersek, elbette soluduğu havadaki sigara dumanı ilk sırada olacaktır, buna kimse itiraz edemez. ancak kafamızı kaldırıp, bakış açımızı genişletirsek, acaba bu sade vatandaş için o dumandan ölme olasılığı daha mı yüksektir, istatistiklere göre hayır. o yemek katında bulunan restoranlardan yemek yeme sonunda kalp ve damar rahatsızlıklarına yakalanma olasılığı gerçekten daha yüksektir. burada şunu belirtmek istiyorum, ey tayyip, sigara ile bu kadar savaşıyorsun eyvallah da, o kfc'de aynı yağda kaç kere kızartma yapılıyor bundan haberin var mı? veya burger king'de hamburgerlerin lezzetini artırmak için kullanılan kimyasalların denetimini bu kadar sıkı yapıyor musun?
çok basit, kesinlikle yapmıyorlar. cezalar bu kadar sert mi, asla değil. hiçbir restoranda bulaşıkhanelerde nasıl virüsler kol geziyor haberleri bile yok. aa ama olur mu serbest piyasa, özgürlük, onlara hep özgürlük, tam özgürlük... (ben salata yiyorum diyenler, biraz aşağıda gerekli açıklamaları bulacaksınız)
trafik kazaları: trafik kazasından ölümün bu denli yüksek olduğu ülkemizde, neden acaba kaza olasılığı çok yüksek yerlere bile gerekli önem verilmiyor. neden bir üst geçit veya bir ışıklandırma yapılmıyor? şundan kesinlikle emin olun ki kazalarda sürücü payı yüksek olsa da, önemli bir bölümünde de kalitesiz yol çok büyük rol oynamaktadır. özellikle çukurlar, yağmur veya kar yağışı sonucunda kayganlaşan yollar vs. çok sayıda ölüme, ailelerin toptan yok oluşu ile sonuçlanmaktadır. peki acaba yol yapımlarında görev alan taşeron firmalar bu denli denetleniyor mudur? kesinlikle hayır. zaten belediyelerin kendileri bile asfalt konu olduğunda büyük rantlar sağlıyorken, şehirlerarası yollarda bu tarz bir denetim veya kontrol mekanizması hayal gibi.
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, haydi koy her kilometre başına bir radar ve polis, bakalım bu kadar kaza oluyor mu? koyar mısın, asla koymazsın, çünkü insan hayatı senin son düşündüğün şey, bırak bu yalanları artık... ya da de ki, türkiye'ye giren her otomobile mekanik hız sınırı koyacağız, hiçbiri 90'ın üzerine çıkamayacak. diyebilir misin? nerde sende o yürek, diyemezsin... insanların hız yapma özgürlüğü çok, çok önemli... başkalarının yaşama özgürlüğünün başladığı yerde, bu kimselerin hız yapma özgürlüğü bitmiyor, maalesef o insanların yaşamı bitiyor.
kanser türleri: bu konuda ne diyeyim ki ben... aslında her şey ortada. bizi çok düşünen devletimiz zamanında bardak bardak çayları içtiler. tanıdığı olanlar bilir, şu anda karadenizde her mahallede, evet her mahallede hiç yoksa 2 tane kanserli hasta var. niceleri öldü, niceleri de ölmeye devam ediyor.
kanser allahın takdiri tabi, ama yine kafamızda bir mizansen oluşturalım ve varsayımsal bir şehir insanının sigara dumanından ne kadar zehirlendiğini düşünelim. mesela diyelim bu varsayımsal kişimiz beşiktaş semtinde oturuyor olsun ve işi de maslak iş kulelerinde olsun. şimdi sorarım size, acaba bu kimse, istanbul çevresinde üretim yapan sanayilerin bacalarından çıkan dumandan ve egzoz gazından mı çeşitli kanserlere yakalanır, yoksa yolda suratına kırk yılda bir üflenen sigara dumanından mı? acaba bu kimsenin banyo yaptığı, yiyeceklerini yıkadığı suya hangi ağır sanayi atıkları ilmek ilmek karışmaktadır? şimdi bu kimsemiz, neden bağırsak kanseri, mide ülseri olmaktadır? sigara dumanından mı?
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, sanayi bacalarındaki filtrelemeleri, sigara yasağı kadar denetliyor musun? boya fabrikalarının, atıklarının hangi sulara karıştığından haberin var mı? kesinlikle bunların hiçbiri olumlu yanıt alamayacaktır. aa ama olur mu, üretim önemli bir özgürlük. onların özgürlüğü önemli. benim kaliteli yaşam hakkımı, sağlıklı hava soluma hakkımı elimden almaları önemli değil, benim özgürlüğüm sadece kafelerde sigara içen insanlar tarafından ihlal ediliyor...
grip ve diğer viral hastalıklar: domuz gribinin pandemic olduğu şu günlerde, bir aşı geliştirme çabası var mı? bir önlem var mı? kış kapımıza dayandı, hepimizin bağışıklığı azalacak ve maalesef ciddi oranda ölüm oranları artacak. havaalanlarına ısı dedektörü koyarak mı korunuyor bizim özgürlüğümüz. yoksa sigara dumanından korunmak yetiyor mu?
diyoruz ki o zaman, ey tayyip, bu konuda sana bir şey demeyeceğim bile, yukarıda saydıklarım yeter de artar bile...
şimdi bu söylediklerime yapılabilecek en önemli eleştirilere baştan yanıt vermeye çalışalım.
diyeceksiniz ki, ey Anteros, siz sosyal demokratlar hep böylesiniz, sadece eleştirirsiniz, bir sistem bir çözüm ortaya atmazsınız...
el cevap: birincisi ben sosyal demokrat değilim.
ikincisi hayır, benim gayet sigara içmeyenların haklarını koruma konusunda farklı fikirlerim var, ve bu da aklıma yukarıda yaptığım kalp hastalığı riski analizinde aklıma geliyor.
okuduysanız, orada yaptığım "burger king, kfc çok zararlı onlar denetleniyor mu?" eleştirime gelebilecek en sağlam eleştiri, "arkadaşım onları zararlı olduğunu bile bile yeme o zaman, git salata ye sağlıklı yaşa" olacaktır. bunu buraya gelene kadar kendiliğinden düşünmüş herkesin alnından öpüyorum, helal olsun lan size. ama benim de buna cevabım şu, evet, her insan kendi sağlığını düşünme özgürlüğüne sahiptir ve bunu sonuna kadar yapmalıdır, yapmak zorundadır! öyleyse salata yemeyi seçen birisi, yine gideceği mekanları da seçemez mi?
çok basit, bir barın kapısının önünde, "bu müessese de tütün ürünleri içmek serbesttir" yazsa, ve diğerlerinde de bu ibare olmasa, acaba isteyen istediği yere gitmez mi? ben şahsen yakım çevremde de sigara içen çok az olduğu için bir yere gitmeden önce şunu mutlaka düşünüyoruz: "ya abi oranın havalandırması falan çok uyduruk hep duman altı, oraya gitmeyelim". e o zaman biz bu otokontrolü zaten yapmışız, devlet eliyle böyle saçma sapan bir yasağın gereği nedir? ve evet genelde de gitmiyoruz. ha ne oluyor, arada çok istersek belli bir yere gitmeyi, kırk yılda bir bir kerecik çekiyoruz dumanı, ama emin olun o sebepten akciğer kanseri olmuyoruz.
önermeye çalıştığım sistem şu, bırakalım mekan sahipleri, kendi mekanlarında sigara içilip içilemeyeceğine kendileri karar versinler, müşteri profillerini kendileri seçsinler. ben eminim kendi başına sigarayı yasaklayan müesseselerin müşterisi ciddi anlamda artacaktır. ha zaten şunu da yapın, sigara içilebilme ruhsatı çıkarın, bu ruhsatı almak isteyenlerden 6 ayda bir vergi alın. hem bütçeye ek gelir sağlayın, hem kimsenin özgürlüğünü kısıtlamayın.
ama şurada şunu söylemek zorundayım, elbette kamusal alanlarda yasak olmalıdır. örneğin alışveriş merkezlerinde. sigara içilebilir bölümler ya tamamen kapalı olmalıdır, veya böyle bir bölüm yoksa diğer her yerde sigara yasak olmalıdır. bahsettiğimiz ve eleştirdiğimiz, yasakların kişilerin özgürce gittikleri ve istedikleri takdirde gitmeme seçeneklerinin bulunduğu, bar-cafe ve restoranlar...
bu yüzden herkese diyorum ki, azıcık ezber bozun. ilkokulda öğrendiğiniz kavramların hepsini bir kenara bırakın ve düşün dünyanızı buna göre şekillendirin. özgürlüğün anlamını daha detaylı irdeleyin, ve televizyondan duyduğunuz her şeye inanmayın.
bugün sigarayı yasaklayanların yarın, küpe takmak yasaktır, çünkü sağlığa zararlıdır, demeyeceğinin garantisini, hiç kimse veremez, akıllı olun...
Devamını Oku!
özgürlük, bize ilkokulda ezberletildiği gibi başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyordu değil mi? bu ezberimizi bozmayalım ve ilkokul 3 seviyesine inerek anlatalım ki, herkes anlayabilsin... boş beleş ezberlerimizi kafamızın bir yerinde veri olarak alalım ve ilk varsayımımızı "senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" olarak belirleyelim.
şimdi bu bağlamda dumansız hava sahası nedir, kapalı alanlarda sigara içme yasağıdır ki bu yerlerde sigara içmenin, içmeyen insanlara yüksek zararlar verdiğini hepimiz biliyoruz, biz bilmesek de bilim zaten bunu kanıtlamış, bize susmak düşer...
ben sigara içmiyorum, sigara içen sevgili bile edinmedim, kokusundan da nefret ederim, nargile bile içemem, hemen öksürürüm.
peki ama "sağlık" ve "özgürlük" kavramlarımız sadece sigara üzerinden mi tehlikede? işte benim karşı çıktığım nokta burada başlıyor. eğer yüce devletimiz ve pek muhterem akp hükümetimiz, haşmetli başbakanımız ve onun vezirleri (ay pardon bakanları) bizi bu kadar düşünüyorsa, neden şimdiye kadar sadece sigara konusunda bu denli kararlı davrandılar?
türkiye'de ve dünyada insanların neden öldükleri konusu incelendiğinde akciğer kanseri vb. rahatsızlıklar sonucu ölümler ilk sıralarda kendilerine oldukça zor yer bulabiliyorlar.
en üst sıralarda ise şunlar var: kalp hastalığı, trafik kazası, tüm kanser çeşitleri, diyabet ve hatta grip...
şimdi bunları tek tek inceleyelim...
kalp hastalığı: kalp hastalığı, damar tıkanıklığı ve buna bağlı kalp krizleri ile yaşanan sıkıntılara verilen genel addır. bunun en önemli sebebi de yanlış beslenme, eksik spor ve önleyici tıp hizmetlerinin eksikliğidir. şimdi kafamızda hepimizin bildiği bir manzara canlandıralım. bir alışveriş merkezinin yemek katında sigaranın da serbest olduğunu düşünelim. burada oturan ve sigara içmeyen sadece bir vatandaş için olası sağlık problemlerini analiz etmek istersek, elbette soluduğu havadaki sigara dumanı ilk sırada olacaktır, buna kimse itiraz edemez. ancak kafamızı kaldırıp, bakış açımızı genişletirsek, acaba bu sade vatandaş için o dumandan ölme olasılığı daha mı yüksektir, istatistiklere göre hayır. o yemek katında bulunan restoranlardan yemek yeme sonunda kalp ve damar rahatsızlıklarına yakalanma olasılığı gerçekten daha yüksektir. burada şunu belirtmek istiyorum, ey tayyip, sigara ile bu kadar savaşıyorsun eyvallah da, o kfc'de aynı yağda kaç kere kızartma yapılıyor bundan haberin var mı? veya burger king'de hamburgerlerin lezzetini artırmak için kullanılan kimyasalların denetimini bu kadar sıkı yapıyor musun?
çok basit, kesinlikle yapmıyorlar. cezalar bu kadar sert mi, asla değil. hiçbir restoranda bulaşıkhanelerde nasıl virüsler kol geziyor haberleri bile yok. aa ama olur mu serbest piyasa, özgürlük, onlara hep özgürlük, tam özgürlük... (ben salata yiyorum diyenler, biraz aşağıda gerekli açıklamaları bulacaksınız)
trafik kazaları: trafik kazasından ölümün bu denli yüksek olduğu ülkemizde, neden acaba kaza olasılığı çok yüksek yerlere bile gerekli önem verilmiyor. neden bir üst geçit veya bir ışıklandırma yapılmıyor? şundan kesinlikle emin olun ki kazalarda sürücü payı yüksek olsa da, önemli bir bölümünde de kalitesiz yol çok büyük rol oynamaktadır. özellikle çukurlar, yağmur veya kar yağışı sonucunda kayganlaşan yollar vs. çok sayıda ölüme, ailelerin toptan yok oluşu ile sonuçlanmaktadır. peki acaba yol yapımlarında görev alan taşeron firmalar bu denli denetleniyor mudur? kesinlikle hayır. zaten belediyelerin kendileri bile asfalt konu olduğunda büyük rantlar sağlıyorken, şehirlerarası yollarda bu tarz bir denetim veya kontrol mekanizması hayal gibi.
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, haydi koy her kilometre başına bir radar ve polis, bakalım bu kadar kaza oluyor mu? koyar mısın, asla koymazsın, çünkü insan hayatı senin son düşündüğün şey, bırak bu yalanları artık... ya da de ki, türkiye'ye giren her otomobile mekanik hız sınırı koyacağız, hiçbiri 90'ın üzerine çıkamayacak. diyebilir misin? nerde sende o yürek, diyemezsin... insanların hız yapma özgürlüğü çok, çok önemli... başkalarının yaşama özgürlüğünün başladığı yerde, bu kimselerin hız yapma özgürlüğü bitmiyor, maalesef o insanların yaşamı bitiyor.
kanser türleri: bu konuda ne diyeyim ki ben... aslında her şey ortada. bizi çok düşünen devletimiz zamanında bardak bardak çayları içtiler. tanıdığı olanlar bilir, şu anda karadenizde her mahallede, evet her mahallede hiç yoksa 2 tane kanserli hasta var. niceleri öldü, niceleri de ölmeye devam ediyor.
kanser allahın takdiri tabi, ama yine kafamızda bir mizansen oluşturalım ve varsayımsal bir şehir insanının sigara dumanından ne kadar zehirlendiğini düşünelim. mesela diyelim bu varsayımsal kişimiz beşiktaş semtinde oturuyor olsun ve işi de maslak iş kulelerinde olsun. şimdi sorarım size, acaba bu kimse, istanbul çevresinde üretim yapan sanayilerin bacalarından çıkan dumandan ve egzoz gazından mı çeşitli kanserlere yakalanır, yoksa yolda suratına kırk yılda bir üflenen sigara dumanından mı? acaba bu kimsenin banyo yaptığı, yiyeceklerini yıkadığı suya hangi ağır sanayi atıkları ilmek ilmek karışmaktadır? şimdi bu kimsemiz, neden bağırsak kanseri, mide ülseri olmaktadır? sigara dumanından mı?
o zaman diyoruz ki, ey tayyip, sanayi bacalarındaki filtrelemeleri, sigara yasağı kadar denetliyor musun? boya fabrikalarının, atıklarının hangi sulara karıştığından haberin var mı? kesinlikle bunların hiçbiri olumlu yanıt alamayacaktır. aa ama olur mu, üretim önemli bir özgürlük. onların özgürlüğü önemli. benim kaliteli yaşam hakkımı, sağlıklı hava soluma hakkımı elimden almaları önemli değil, benim özgürlüğüm sadece kafelerde sigara içen insanlar tarafından ihlal ediliyor...
grip ve diğer viral hastalıklar: domuz gribinin pandemic olduğu şu günlerde, bir aşı geliştirme çabası var mı? bir önlem var mı? kış kapımıza dayandı, hepimizin bağışıklığı azalacak ve maalesef ciddi oranda ölüm oranları artacak. havaalanlarına ısı dedektörü koyarak mı korunuyor bizim özgürlüğümüz. yoksa sigara dumanından korunmak yetiyor mu?
diyoruz ki o zaman, ey tayyip, bu konuda sana bir şey demeyeceğim bile, yukarıda saydıklarım yeter de artar bile...
şimdi bu söylediklerime yapılabilecek en önemli eleştirilere baştan yanıt vermeye çalışalım.
diyeceksiniz ki, ey Anteros, siz sosyal demokratlar hep böylesiniz, sadece eleştirirsiniz, bir sistem bir çözüm ortaya atmazsınız...
el cevap: birincisi ben sosyal demokrat değilim.
ikincisi hayır, benim gayet sigara içmeyenların haklarını koruma konusunda farklı fikirlerim var, ve bu da aklıma yukarıda yaptığım kalp hastalığı riski analizinde aklıma geliyor.
okuduysanız, orada yaptığım "burger king, kfc çok zararlı onlar denetleniyor mu?" eleştirime gelebilecek en sağlam eleştiri, "arkadaşım onları zararlı olduğunu bile bile yeme o zaman, git salata ye sağlıklı yaşa" olacaktır. bunu buraya gelene kadar kendiliğinden düşünmüş herkesin alnından öpüyorum, helal olsun lan size. ama benim de buna cevabım şu, evet, her insan kendi sağlığını düşünme özgürlüğüne sahiptir ve bunu sonuna kadar yapmalıdır, yapmak zorundadır! öyleyse salata yemeyi seçen birisi, yine gideceği mekanları da seçemez mi?
çok basit, bir barın kapısının önünde, "bu müessese de tütün ürünleri içmek serbesttir" yazsa, ve diğerlerinde de bu ibare olmasa, acaba isteyen istediği yere gitmez mi? ben şahsen yakım çevremde de sigara içen çok az olduğu için bir yere gitmeden önce şunu mutlaka düşünüyoruz: "ya abi oranın havalandırması falan çok uyduruk hep duman altı, oraya gitmeyelim". e o zaman biz bu otokontrolü zaten yapmışız, devlet eliyle böyle saçma sapan bir yasağın gereği nedir? ve evet genelde de gitmiyoruz. ha ne oluyor, arada çok istersek belli bir yere gitmeyi, kırk yılda bir bir kerecik çekiyoruz dumanı, ama emin olun o sebepten akciğer kanseri olmuyoruz.
önermeye çalıştığım sistem şu, bırakalım mekan sahipleri, kendi mekanlarında sigara içilip içilemeyeceğine kendileri karar versinler, müşteri profillerini kendileri seçsinler. ben eminim kendi başına sigarayı yasaklayan müesseselerin müşterisi ciddi anlamda artacaktır. ha zaten şunu da yapın, sigara içilebilme ruhsatı çıkarın, bu ruhsatı almak isteyenlerden 6 ayda bir vergi alın. hem bütçeye ek gelir sağlayın, hem kimsenin özgürlüğünü kısıtlamayın.
ama şurada şunu söylemek zorundayım, elbette kamusal alanlarda yasak olmalıdır. örneğin alışveriş merkezlerinde. sigara içilebilir bölümler ya tamamen kapalı olmalıdır, veya böyle bir bölüm yoksa diğer her yerde sigara yasak olmalıdır. bahsettiğimiz ve eleştirdiğimiz, yasakların kişilerin özgürce gittikleri ve istedikleri takdirde gitmeme seçeneklerinin bulunduğu, bar-cafe ve restoranlar...
bu yüzden herkese diyorum ki, azıcık ezber bozun. ilkokulda öğrendiğiniz kavramların hepsini bir kenara bırakın ve düşün dünyanızı buna göre şekillendirin. özgürlüğün anlamını daha detaylı irdeleyin, ve televizyondan duyduğunuz her şeye inanmayın.
bugün sigarayı yasaklayanların yarın, küpe takmak yasaktır, çünkü sağlığa zararlıdır, demeyeceğinin garantisini, hiç kimse veremez, akıllı olun...
Devamını Oku!
Pazar, Temmuz 12, 2009
O'nun Hikayesi...
Yazar
Anteros
Diğer her hikaye gibi onun hikayesi de bir kızın hayatına girmesi ile başladı. Aslında sorsanız ona karşı başlarda hiçbir şey hissetmiyordu, sadece diğerleri gibi basit bir arkadaştı, ta ki kızın ona karşı farklı sinyaller gönderdiğini düşünmeye başlayıncaya kadar...
O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı, içten içe bunu o da hissediyordu. Bu yolun nasıl bir yol olduğunu çok iyi biliyor, gidişatın yönünü az çok kestirebiliyordu, tek bilmediği ise bunun önceki gibi olup olmayacağı idi.
Onu anlatmak, aslında yoldan geçen herhangi bir insanı anlatmaktan farksızdı. Yaşadığı toplumun tüm değerleriyle yıkanmış bir benliği, yine bu toplum tarafından ona biçilmiş görevi layıkıyla yerine getirmekten başka bir amacı olmayan bir ruhu vardı. Toplumsallamış insan tipinin en iyi örneğiydi, okumak onun için bir amaç değil araçtı, iyi bir işte çalışıp yeterince para kazanabilmeyi sağlamak için basit bir araç, aşılması gereken önemli bir basamak, diğer insanların ona biçtiği yolda sadece küçük bir bölümdü. Kendini bildi bileli yaptığı şey de buydu zaten, okumak en iyi yaptığı şeylerden biriydi de. Ders çalışmak, bir şeyler öğrenmek sadece sınavlarda alınması gereken yüksek notlar anlamına geliyordu ki bu da belli notları etkileyecek, dolayısıyla da toplumun ona verdiği görevin bir sonraki adımını diğer insan kitlelerine göre daha kolay atlamasını sağlayacaktı. Bu rolü anlamak, onu anlamanın en önemli kısmıydı, çünkü o, kişi olarak özelliği olmayan, sadece bu rolü devam ettiren basit bir bireydi, bu yüzden de verdiği kararlar, yaptığı hareketler, özetle tüm davranışları, bu rolün usulüne uygun oynanması ve verilen görevlerin tamamlanması demek oluyordu. Rol ise çok basitti, birkaç anlaşılabilir ilkeden oluşmaktaydı. Birincisi ve en önemlisi, “tek amaç kendini kurtarmak, diğer bireylerin önüne geçmektir”. İkincisi ise ilk ilkenin devamı olarak, “siyasi olaylara karışma, bırak onu, senin yerine birileri düşünür, birileri karar verir, fazla kurcalama”. Üçüncüsü de; “sadece sana söyleneni yap, çünkü bu senin için en iyi olandır”. İşte bu ilkelere inanarak yaşamak, rolünü en iyi şekilde yapabilme yeteneğini kazandırdı ona da. Toplumun ona verdiği amaç ise çok daha kısa ve açıktı; oku, çalış, vatani görevini(!) yap, evlen, çocuk yap, onları da okut ve öl. İşte onun için hayat bu kadar basitti, ve hikayenin asıl konusu ise, bu görevlerden en sancılı olanını yapması gerektiğini hissettiği zaman yaşadıklarıdır.
İyi bir üniversiteyi kazanmak, görevlerin içinde en çok kıvanç duyulan ve çevresi tarafından övgü toplayan başarısıydı. Çünkü bu yolla diğer görevlerin yolu açılmış, adeta ona çizilen yolun en önemli bariyerini aşmıştı. Bu konuda ona yardımcı olabilecek insanlar vardı ve bu kimseler de ellerinden geleni ardına koymamışlardı, sonuç da umulduğu gibi olmuştu.
Konu kızlarla ilişkiler olduğunda o hiçbir zaman etrafındaki bazı arkadaşları gibi olamamıştı. Hiç kız arkadaşı olmamış, buna pek de vakit bulamamıştı. Elbette aşkları olmuştu fakat genelde bunlar lisede herkesin yaşadığı gibi tek taraflı duygular olarak kalmış, üniversiteye başladığında da unutulup gitmişti. İlk yılların verdiği heyecan onda ilk olarak bahar aylarında yaşadığı ani duygusal değişiklikler, ve olur olmaz herkese aşık gezme ile sonuçlanmıştı.
Bir süre post-ergenlik dönemi devam etse de ilerleyen yıllarda daha seçici davranmaya başlamış, ayakları daha yere basar hale gelmişti. Hatta farkındalığı o kadar artmıştı ki eskiden yaşadığı şeylere gülüp geçiyor, hissettiği duyguların ne kadar çocukça ve yersiz olduğunu düşünmeye başlıyordu. Artık o büyümüştü, eskisi gibi değildi, en azından kendisi öyle sanıyordu. Düşündüğü ve hissettiği şeylerinse sadece ona biçilmiş rolün realitesi olduğundan habersiz, bunların kaynağının kendi içi olduğuna inanıyordu.
Üçüncü yılında artık zamanın azaldığını, toplumun ve çevresinin rahatça kabul edebileceği, kendisinin de az da olsa sevebileceği birini bulma olasılığının azaldığının bilinç-altında hızla onu kemirdiğini bilmeden, etrafındaki bu tanımlamaya en uygun kızlara “aşık” oluyordu. İşin ilginç tarafı bu role de uygun kişi uzun süredir tanıdığı, ancak asla o şekilde düşünmediği biriydi. Bu bile tek başına hissettiği şeyin aşk olmadığını göstermesine rağmen, kendisi bu bilinçten tamamen uzak bir şekilde, kızı tanıdıkça hayallere dalmaya başlamıştı bile. Kızın da ondan hoşlanıyor olma ihtimalinin yüksekliği, geçen sene yaşadığı talihsiz reddedilme travmasını tekrar yaşama olasılığını, sanal bile olsa düşürüyor, cesaretine cesaret katarken, onu ciddi ciddi sevdiği sanrısına daha yoğun bir şekilde inanmasına olanak tanıyordu.
Hayalleri kurmak onun için hiçbir zaman zor olmamıştı, o kızla da zor değildi. Kız tam aradığı gibiydi, fazla güzel dikkat çeken biri değildi, ki bu da ileride yaşayabileceği potansiyel bir aldatılma ihtimalini düşürüyordu, bu iyiydi. Toplumsal olarak boşanmak kötüydü, ve bu durum baştan önlenmeliydi. Kızın yumuşak başlı ve sessiz olması da yine olası bir tartışma ve fikir ayrılığından doğabilecek bir boşanma olasılığını ortadan kaldırıyordu. Ayrıca dikkat çekmemesi kendi düşük egosu için de, yanında o varken katlanılabilir bir kıskançlık seviyesi doğurmaktaydı. Kız tam bir aile kızıydı, bu da iyiydi. Aileye düşkün olmak yine toplumun en büyük saydığı erdemlerden biriydi. Çalışkanlık da aynı şekilde iyiydi, ve kızdada bol bol bulunmaktaydı, dersleri oldukça iyiydi ve hatta bu konularda ona yardımcı bile olabilirdi. İşinde başarılı, ortalama da olsa ciddi bir kariyer sahibi (asla kendinden yüksek bir mevkide olmamalıydı), ailesine düşkün ve sessizce eşinin sözünden çıkmayan bir eş hayali, onun aklını cezbetmekte yeterliydi. Hayatta bundan başka bir beklentisi olamazdı bile, çünkü iyi bir üniversiteyi de kazanarak zaten yeterli para kazanmayı ve üst düzey kariyerle birlikte, yine orta-üst sınıfa dahil olabilecek kadar bir kazancı garantiydi, tek eksiği bu hayalde tarif ettiği gibi bir eşti, ve bu hayalin eksik parçası da o kız olabilirdi. Hem ondan da hoşlanıyor gibiydi, bu sefer ötekiler gibi olmayabilirdi, umut vardı…
Önündeki ciddi bir engel ise kızla az da olsa geçmişi olan bir arkadaşlıkları olmalıydı. Kendi düşüncesine göre o kıza karşı ilgisini yoğun bir şekilde gösteriyordu, kızın bu durumun farkında olmaması imkansızdı. Kızdan aldığı sinyaller de kötüye yorulabilecek cinsten değildi, internette yazdığı iletiler, onunla olan yakınlığı ve sohbetlerinden çekip aldığı ince detaylar, hepsi doğru yönü işaret ediyordu, onun istediği yönü. Ama yine de emin olamıyordu elbette, zaman da daralmaktaydı zira etraf yüzlerce potansiyel rakiple doluydu. Hem arkadaşları da çok baskı yapıyorlardı ona, halbuki ne gerek vardı ki, istediği zaman konuşabilirdi, o sadece her şeyin doğru olmasını istiyordu, doğru zaman geldiğinde gerekli konuşmayı yapacak, ve güzel bir geleceğe birlikte, el ele yürüyeceklerdi artık. Artık olayı iyice resmiyete dökmenin vakti gelmişti, bunu o da biliyordu, aralarındaki ilişkinin arkadaşlıktan çıkıp farklı bir boyuta gelmesi onun için çok önemliydi. Bu, okul boyunca sürecek ciddi bir ilişki ve birbirini tanıma evresinden sonra gelebilecek bir nişanlılık, sonra da işini ve hayatını düzene soktuktan sonra yaşanacak bir evlilikten başka bir anlam taşımıyordu onun için. O yeni nesil bir muhafazakardı. Toplumun ona söylediği her şeyi elbette yapacak, ama filmlerden gördüğü ve öğrendiği diğer hayallerini de gerçekleştirecekti. Hem zaten zaman da artık eski tip geleneksel toplum yapısına sahip değildi, o da okumuş modern bir bireydi, en azından görüntüde, bu yüzden yeterli sürede bir flört dönemi gerekliydi ve kaçınılmazdı.
İşte bu hayallere dalıp gitmişti, ama hepsinin gerçek olabilmesi için önünde tek bir engel kalmıştı, kızla konuşmak. Kızla konuşmak konusu bile onun için bambaşka bir ritüeldi, yapılması gereken, ve doğru yapılması gereken bir zorunluluk, hayal ettiği gibi olmak zorunda olan, ve yıllar sonra çocuklarına anlatmaya değecek kadar orijinal ve güzel olmalıydı, yıllarca izleyerek büyüdüğü aşk filmlerinden farksız olmalıydı, her şey kusursuz, her şey mükemmel olmalıydı. mükemmel bir manzara eşliğinde olmalıydı bu, arkada mümkünse tam o ana uygun bir müzik, ve kendi ses tonu, yine mükemmel olmalıydı. hem kıza güven vermeliydi, hem de hissettiklerinin boş duygular olmadığını belirtmeye yetecek kadar duygusal. Ama asla fazla duygusal olmamalıydı, fazla duygusal erkekler kızlar tarafından iyi bir koca adayı olarak kabul edilmiyorlardı, ona göre hem biraz sert hem biraz yumuşak olmalıydı, daha da doğrusu, kızı koruyabilecek kadar sert, ama onu kayıtsız şartsız sevebilecek kadar da duygusal. Kendini bildiği kadar kızı da biliyordu, zira toplumun ideal erkek eş, tanımını da çocukluğundan beri yeterince öğrenmişti. Aynı kendi gibi olan bir kız da, nasıl kendi ideal kadın eşi arıyorsa, ideal erkek eşi arıyor olmalıydı, ve bu kız da aynı onun gibiydi, yeterince toplumsallaşmış, çevresinin ona öğütlediği her şeyi yapan ve kendini buna göre şekillendiren biri.
Bu seferki konuşma çok başka olmalıydı, ve olacaktı da. Her şeyi kafasında kurmuştu, somut olarak her şey mükemmel olabilirdi, ama bu sefer kendi de çok hazırdı. Artık o kızların karşısında ezilip büzülen çocuk yoktu, kendine güvenmeliydi, çünkü bu da karşısındakini etkileyebilirdi. Konuşması hazırdı, aynen kendi gibi olan arkadaşlarından aldığı anlamsız öğütleri de yazmıştı kafasına, sanki onlar çok biliyorlardı, ama söyledikleri kafasına yatmıştı, bu yüzden dinleyecekti. Kıza adeta kendini pazarlayacaktı, onu mutlu edebileceğini söyleyecek, ona güzel bir gelecek vaadedecekti. Tek istediği ise bir şanstı, sadece küçücük bir şans ve her nasılsa ondan sonra her şeyin mükemmel gideceğine inanıyordu, çünkü şimdiye kadar o eşiği hiç aşamamıştı, aştıktan sonra her şey kolay olmalıydı, en zor kısmı buydu, en azından o böyle sanıyordu, gerçek hiç böyle olmasa da.
Kendine olan bütün güvenini toplayacak, kızın arkadaşını da bir şekilde ayarlayarak, kafasında kurduğu o mükemmel yere, mükemmel zamanda gidecek, mükemmel şarkı ile desteklenmiş kusursuz konuşmasını yapacaktı. Ondan sonra ise ne olacağını çok düşünmüyordu, zaten anlamsızdı düşünmek, nasıl olsa yeterince kusursuz olursa ve düşündüğü gibi karşısında dik bir şekilde durup, doğru kelimeler ve doğru vurgu ile konuşursa başarısız olma ihtimali bile yoktu. Her şey çok güzel olacak, artık mutlu bir hayat sürecekti.
Dediği gibi de oldu aslında, planının zor kısımlarını utana sıkıla da olsa gerçekleştirebildi, sadece kızın arkadaşı bu duruma oldukça zor ikna olmuştu, bu da çocuğun sinirlerini bozmuştu biraz. Müstakbel kız arkadaşının en iyi arkadaşı ile arasının açık olması işleri zorlaştırabilirdi. Yine de kafasından bu düşünceleri attı, şu an yaşadığı kusursuz ana odaklanmalıydı.
Mükemmel manzara için Karaköy’deki Galata Kulesi’ni seçmişti, zira kız bundan önceki bir konuşmalarında başka bir kule için “ilan-ı aşk etmek için güzel bir yer” demişti, bunu hemen beynine kazımış, kendi ilan-ı aşkı için ona çok benzer olan bu yeri seçmişti. Başarısızlık olasılığı iyice düşmüştü bu şekilde, zaten başarısız olamazdı ama, bu şekilde olasılık tamamen ortadan kalkmıştı nerdeyse. Ancak kendisi hiç oraya gitmemişti, ama olsun biraz biliyordu sonuçta, hayallerindeki gibi bir sahneyi yaşamak, film karesine sıkıştırılmış hayatın gerçekliğini sorgulamadan, aynen onu taklit etmek için doğru yerdi Galata Kulesi.
Kızla kulenin yakın bir yerinde buluştuklarında adeta eli ayağına dolaşmıştı, konuşamıyordu bile, ama ona sorsanız çok sakindi ve kendinden emin olarak selamlaşmışlardı. Kuleye ulaşmaları için buluştukları yerden biraz yukarı doğru yürümeleri gerekmekteydi, bu da işine geliyordu, eski İstanbul’un o mistik havası kızın içindeki romantizmi ortaya çıkabilir, bu da yapacağı konuşmayı daha derinlere sokarak başarı şansını artıabilirdi. Arkadaşıyla da konuşmuştu zaten bu konuyu, tekrar tekrar üzerinden geçmişlerdi, her şey doğruydu, akla yatkındı ve kesinlikle bu şekilde olmalıydı.
Yürürlerken ilk konuyu kız açtı, elbette diğerleri gibi derslerden ve okulla ilgili konulardan bahsediyordu, oğlan da gerekli cevapları veriyor, kendi de saçma da olsa sohbeti devam ettirmeye çalışıyordu. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı, kuleye giden yol çok dikti, zaten birazdan yapacağı konuşma onu heyecanlandırıyordu ve bu ikisi birleşince iyice nefes nefese kalıyordu. Üzerine bir de terlemeye başlamıştı, ki bu iyi değildi, oldukça yakın olacaklardı konuşurlarken ve yakın iken duyulan ter kokusu her şeyi mahvedebilirdi. Bunları düşünürken ve kızla da konuşmaya çalışırken bir süre sonra kuleye geldiler. Biletleri oğlan ısmarladı, tam bir erkekti çünkü o, kıza biletini ısmarlıyor kapıyı açarken onun geçmesi için tutuyor ve ona yol veriyordu. Fakat kuleye girdiklerinde bir kötü sürprizle daha karşılaştı, durum iyice vahim hale geliyordu ama yılmayacaktı, asansörün bozuk olduğunu gösteren kağıdı okuduktan sonra, merdivenle de çıkabileceklerini söyledi kıza. Kız da ilk başta biraz mırın kırın etse de kabul etti, buraya kadar gelmişti artık.
Merdiven dardı ve çıkmaları gereken kat sayısı oldukça fazlaydı. Dik yokuşu çıkarken zaten nefes nefese kalmış biraz da terlemişti, ama bu dar ve rutubetli merdivenler durumu iyice kötüleştiriyordu. Artık ter kokusu gerçeğinden iyice çekinir olmuştu, bu kadar yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken böyle basit bir hatadan dolayı kaybetmesi korkunç olurdu, tekrar bu fırsatı sağlayamazdı. Neden böyle olmuştu ki zaten, filmlerde kimse terlemezdi, hiç kimse ter kokmazdı, hepsinin bembeyaz dişleri vardı, ve ses tonları mükemmeldi.
Merdivenler de bu düşünceler içindeyken sonunda bitmişti. Ama gördüğü manzara onu hemen mutlu edemedi, çünkü kulenin zirvesi hiç beklediği gibi değildi, çok dardı, ve rahat rahat konuşabileceği bir ortamı yoktu. Evet bir restoran vardı ama konuşmasını otururken değil ayakta, manzarayı izlerlerken yapmalıydı. İşin kötüsü gündüz iyi olan hava yavaş yavaş kasvetli bulutlar tarafından kapanmış, ciddi bir yağmur tehdidi oluşmuştu. İnsanların aralarından geçe geçe kenar kısma ulaşmış manzarayı seyretmeye başlamışlardı. Etrafta çok fazla turist vardı ve hepsi fotoğraf çekmeye çalışıyordu, hepsiyle de dip dibelerdi ama bu onu yıldırmadı, konuşacaktı kızla ve burada tam da bu anda olacaktı, başkalarının duymasını bile önemsemiyordu artık, ki duymamaları olasılık dışıydı. Yan yana durabildiler bir şekilde ve bir süre konuşmadan durdular. Oğlan tam nefesini içine çekmiş, mükemmel konuşmasını yapmak üzereyken birden müthiş bir gök gürültüsü duydular ve aniden, çocuğun hayatında görmediği kadar şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. İşte şimdi her şey rezil olmuştu, kızın bu durumdan hiç mutlu olmadığı belliydi, üzerindeki ince bir bluzdu ve ceketi de yoktu, yağmuru o da beklemiyordu. Etraflarındaki turistler ise pek bu durumdan şikayetçi gibi değillerdi, kimisi içeri girdiyse de yağmurdan kaçmak için, çocuğun yanındaki 200 kiloluk alman onu sıkıştırmaya devam ediyordu. Oğlan alman turist ile kızın arasında sıkışıyor gibiydi ve kız da çocuğun ona doğru bu itilmesinden hiç memnun değildi. Çocuğun bütün hayalleri bozuluyordu, ve kafasında kurduğu film karesi, akan yağmur suyuyla yavaş yavaş eriyordu. Hızlı düşünmeliydi ve doğru olanı yapmalıydı, anlık bir tereddütten sonra kız içeri girmek istedi, ve sesi çok kararlıydı, oğlanın karşısında dimdik durmuştu, ezik değildi.
Birlikte içeri girdiler ve bir süre üstleri başları ıslak, yağmurun dinmesini beklediler. Kızın ruh hali tamamen alt üst olmuştu ve çocuğun da bunu düzeltebilmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu, konuşması için hiç doğru bir zaman değildi. Yağmurun biraz azaldığını düşündükleri bir sırada kuleden çıkıp okullarına dönmek için yola koyuldular.
Onun beklediği gibi olmamıştı hiçbir şey, hatta her şey tamamen ters gitmişti bile diyebilirdi açıkça. İlerleyen günlerde de eline istediği gibi bir fırsat asla geçmedi, kızla yalnız kalamadılar, o da konuşmasını sürekli erteledi.
Aradan geçen birkaç hafta sonunda kızın başka biriyle birlikte olduğunu öğrendi, ilişkileri de ciddi gibiydi aslında, ilk önce oldukça sinirlendi, kıskandı, ama bir şekilde atlattı. Sonra da gerçekleri görmeye başladı, aslında o kızı hiç sevmemişti ki, hem o onun düşündüğü gibi biri değildi, yoksa neden gidip o çocukla çıksındı ki. O sadece kızı kafasında büyütmüştü böyle, hayalindeki insana benzediğini sanmıştı. Hem sevmiş olsa şimdi böyle hisseder miydi, basbaya sevmiyordu işte, hatta konuşmadığına mutlu bile olmuştu artık, belki de onu yeterince tanımayışının acısı ileride bir ilişkide olsalardı daha kötü çıkabilirdi. Evet artık böyle düşünüyordu ve onu tamamen aklından atmıştı.
Ya da böyle düşünmek, çok daha kolaydı…
07.05.2009, İstanbul
Devamını Oku!
O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı, içten içe bunu o da hissediyordu. Bu yolun nasıl bir yol olduğunu çok iyi biliyor, gidişatın yönünü az çok kestirebiliyordu, tek bilmediği ise bunun önceki gibi olup olmayacağı idi.
Onu anlatmak, aslında yoldan geçen herhangi bir insanı anlatmaktan farksızdı. Yaşadığı toplumun tüm değerleriyle yıkanmış bir benliği, yine bu toplum tarafından ona biçilmiş görevi layıkıyla yerine getirmekten başka bir amacı olmayan bir ruhu vardı. Toplumsallamış insan tipinin en iyi örneğiydi, okumak onun için bir amaç değil araçtı, iyi bir işte çalışıp yeterince para kazanabilmeyi sağlamak için basit bir araç, aşılması gereken önemli bir basamak, diğer insanların ona biçtiği yolda sadece küçük bir bölümdü. Kendini bildi bileli yaptığı şey de buydu zaten, okumak en iyi yaptığı şeylerden biriydi de. Ders çalışmak, bir şeyler öğrenmek sadece sınavlarda alınması gereken yüksek notlar anlamına geliyordu ki bu da belli notları etkileyecek, dolayısıyla da toplumun ona verdiği görevin bir sonraki adımını diğer insan kitlelerine göre daha kolay atlamasını sağlayacaktı. Bu rolü anlamak, onu anlamanın en önemli kısmıydı, çünkü o, kişi olarak özelliği olmayan, sadece bu rolü devam ettiren basit bir bireydi, bu yüzden de verdiği kararlar, yaptığı hareketler, özetle tüm davranışları, bu rolün usulüne uygun oynanması ve verilen görevlerin tamamlanması demek oluyordu. Rol ise çok basitti, birkaç anlaşılabilir ilkeden oluşmaktaydı. Birincisi ve en önemlisi, “tek amaç kendini kurtarmak, diğer bireylerin önüne geçmektir”. İkincisi ise ilk ilkenin devamı olarak, “siyasi olaylara karışma, bırak onu, senin yerine birileri düşünür, birileri karar verir, fazla kurcalama”. Üçüncüsü de; “sadece sana söyleneni yap, çünkü bu senin için en iyi olandır”. İşte bu ilkelere inanarak yaşamak, rolünü en iyi şekilde yapabilme yeteneğini kazandırdı ona da. Toplumun ona verdiği amaç ise çok daha kısa ve açıktı; oku, çalış, vatani görevini(!) yap, evlen, çocuk yap, onları da okut ve öl. İşte onun için hayat bu kadar basitti, ve hikayenin asıl konusu ise, bu görevlerden en sancılı olanını yapması gerektiğini hissettiği zaman yaşadıklarıdır.
İyi bir üniversiteyi kazanmak, görevlerin içinde en çok kıvanç duyulan ve çevresi tarafından övgü toplayan başarısıydı. Çünkü bu yolla diğer görevlerin yolu açılmış, adeta ona çizilen yolun en önemli bariyerini aşmıştı. Bu konuda ona yardımcı olabilecek insanlar vardı ve bu kimseler de ellerinden geleni ardına koymamışlardı, sonuç da umulduğu gibi olmuştu.
Konu kızlarla ilişkiler olduğunda o hiçbir zaman etrafındaki bazı arkadaşları gibi olamamıştı. Hiç kız arkadaşı olmamış, buna pek de vakit bulamamıştı. Elbette aşkları olmuştu fakat genelde bunlar lisede herkesin yaşadığı gibi tek taraflı duygular olarak kalmış, üniversiteye başladığında da unutulup gitmişti. İlk yılların verdiği heyecan onda ilk olarak bahar aylarında yaşadığı ani duygusal değişiklikler, ve olur olmaz herkese aşık gezme ile sonuçlanmıştı.
Bir süre post-ergenlik dönemi devam etse de ilerleyen yıllarda daha seçici davranmaya başlamış, ayakları daha yere basar hale gelmişti. Hatta farkındalığı o kadar artmıştı ki eskiden yaşadığı şeylere gülüp geçiyor, hissettiği duyguların ne kadar çocukça ve yersiz olduğunu düşünmeye başlıyordu. Artık o büyümüştü, eskisi gibi değildi, en azından kendisi öyle sanıyordu. Düşündüğü ve hissettiği şeylerinse sadece ona biçilmiş rolün realitesi olduğundan habersiz, bunların kaynağının kendi içi olduğuna inanıyordu.
Üçüncü yılında artık zamanın azaldığını, toplumun ve çevresinin rahatça kabul edebileceği, kendisinin de az da olsa sevebileceği birini bulma olasılığının azaldığının bilinç-altında hızla onu kemirdiğini bilmeden, etrafındaki bu tanımlamaya en uygun kızlara “aşık” oluyordu. İşin ilginç tarafı bu role de uygun kişi uzun süredir tanıdığı, ancak asla o şekilde düşünmediği biriydi. Bu bile tek başına hissettiği şeyin aşk olmadığını göstermesine rağmen, kendisi bu bilinçten tamamen uzak bir şekilde, kızı tanıdıkça hayallere dalmaya başlamıştı bile. Kızın da ondan hoşlanıyor olma ihtimalinin yüksekliği, geçen sene yaşadığı talihsiz reddedilme travmasını tekrar yaşama olasılığını, sanal bile olsa düşürüyor, cesaretine cesaret katarken, onu ciddi ciddi sevdiği sanrısına daha yoğun bir şekilde inanmasına olanak tanıyordu.
Hayalleri kurmak onun için hiçbir zaman zor olmamıştı, o kızla da zor değildi. Kız tam aradığı gibiydi, fazla güzel dikkat çeken biri değildi, ki bu da ileride yaşayabileceği potansiyel bir aldatılma ihtimalini düşürüyordu, bu iyiydi. Toplumsal olarak boşanmak kötüydü, ve bu durum baştan önlenmeliydi. Kızın yumuşak başlı ve sessiz olması da yine olası bir tartışma ve fikir ayrılığından doğabilecek bir boşanma olasılığını ortadan kaldırıyordu. Ayrıca dikkat çekmemesi kendi düşük egosu için de, yanında o varken katlanılabilir bir kıskançlık seviyesi doğurmaktaydı. Kız tam bir aile kızıydı, bu da iyiydi. Aileye düşkün olmak yine toplumun en büyük saydığı erdemlerden biriydi. Çalışkanlık da aynı şekilde iyiydi, ve kızdada bol bol bulunmaktaydı, dersleri oldukça iyiydi ve hatta bu konularda ona yardımcı bile olabilirdi. İşinde başarılı, ortalama da olsa ciddi bir kariyer sahibi (asla kendinden yüksek bir mevkide olmamalıydı), ailesine düşkün ve sessizce eşinin sözünden çıkmayan bir eş hayali, onun aklını cezbetmekte yeterliydi. Hayatta bundan başka bir beklentisi olamazdı bile, çünkü iyi bir üniversiteyi de kazanarak zaten yeterli para kazanmayı ve üst düzey kariyerle birlikte, yine orta-üst sınıfa dahil olabilecek kadar bir kazancı garantiydi, tek eksiği bu hayalde tarif ettiği gibi bir eşti, ve bu hayalin eksik parçası da o kız olabilirdi. Hem ondan da hoşlanıyor gibiydi, bu sefer ötekiler gibi olmayabilirdi, umut vardı…
Önündeki ciddi bir engel ise kızla az da olsa geçmişi olan bir arkadaşlıkları olmalıydı. Kendi düşüncesine göre o kıza karşı ilgisini yoğun bir şekilde gösteriyordu, kızın bu durumun farkında olmaması imkansızdı. Kızdan aldığı sinyaller de kötüye yorulabilecek cinsten değildi, internette yazdığı iletiler, onunla olan yakınlığı ve sohbetlerinden çekip aldığı ince detaylar, hepsi doğru yönü işaret ediyordu, onun istediği yönü. Ama yine de emin olamıyordu elbette, zaman da daralmaktaydı zira etraf yüzlerce potansiyel rakiple doluydu. Hem arkadaşları da çok baskı yapıyorlardı ona, halbuki ne gerek vardı ki, istediği zaman konuşabilirdi, o sadece her şeyin doğru olmasını istiyordu, doğru zaman geldiğinde gerekli konuşmayı yapacak, ve güzel bir geleceğe birlikte, el ele yürüyeceklerdi artık. Artık olayı iyice resmiyete dökmenin vakti gelmişti, bunu o da biliyordu, aralarındaki ilişkinin arkadaşlıktan çıkıp farklı bir boyuta gelmesi onun için çok önemliydi. Bu, okul boyunca sürecek ciddi bir ilişki ve birbirini tanıma evresinden sonra gelebilecek bir nişanlılık, sonra da işini ve hayatını düzene soktuktan sonra yaşanacak bir evlilikten başka bir anlam taşımıyordu onun için. O yeni nesil bir muhafazakardı. Toplumun ona söylediği her şeyi elbette yapacak, ama filmlerden gördüğü ve öğrendiği diğer hayallerini de gerçekleştirecekti. Hem zaten zaman da artık eski tip geleneksel toplum yapısına sahip değildi, o da okumuş modern bir bireydi, en azından görüntüde, bu yüzden yeterli sürede bir flört dönemi gerekliydi ve kaçınılmazdı.
İşte bu hayallere dalıp gitmişti, ama hepsinin gerçek olabilmesi için önünde tek bir engel kalmıştı, kızla konuşmak. Kızla konuşmak konusu bile onun için bambaşka bir ritüeldi, yapılması gereken, ve doğru yapılması gereken bir zorunluluk, hayal ettiği gibi olmak zorunda olan, ve yıllar sonra çocuklarına anlatmaya değecek kadar orijinal ve güzel olmalıydı, yıllarca izleyerek büyüdüğü aşk filmlerinden farksız olmalıydı, her şey kusursuz, her şey mükemmel olmalıydı. mükemmel bir manzara eşliğinde olmalıydı bu, arkada mümkünse tam o ana uygun bir müzik, ve kendi ses tonu, yine mükemmel olmalıydı. hem kıza güven vermeliydi, hem de hissettiklerinin boş duygular olmadığını belirtmeye yetecek kadar duygusal. Ama asla fazla duygusal olmamalıydı, fazla duygusal erkekler kızlar tarafından iyi bir koca adayı olarak kabul edilmiyorlardı, ona göre hem biraz sert hem biraz yumuşak olmalıydı, daha da doğrusu, kızı koruyabilecek kadar sert, ama onu kayıtsız şartsız sevebilecek kadar da duygusal. Kendini bildiği kadar kızı da biliyordu, zira toplumun ideal erkek eş, tanımını da çocukluğundan beri yeterince öğrenmişti. Aynı kendi gibi olan bir kız da, nasıl kendi ideal kadın eşi arıyorsa, ideal erkek eşi arıyor olmalıydı, ve bu kız da aynı onun gibiydi, yeterince toplumsallaşmış, çevresinin ona öğütlediği her şeyi yapan ve kendini buna göre şekillendiren biri.
Bu seferki konuşma çok başka olmalıydı, ve olacaktı da. Her şeyi kafasında kurmuştu, somut olarak her şey mükemmel olabilirdi, ama bu sefer kendi de çok hazırdı. Artık o kızların karşısında ezilip büzülen çocuk yoktu, kendine güvenmeliydi, çünkü bu da karşısındakini etkileyebilirdi. Konuşması hazırdı, aynen kendi gibi olan arkadaşlarından aldığı anlamsız öğütleri de yazmıştı kafasına, sanki onlar çok biliyorlardı, ama söyledikleri kafasına yatmıştı, bu yüzden dinleyecekti. Kıza adeta kendini pazarlayacaktı, onu mutlu edebileceğini söyleyecek, ona güzel bir gelecek vaadedecekti. Tek istediği ise bir şanstı, sadece küçücük bir şans ve her nasılsa ondan sonra her şeyin mükemmel gideceğine inanıyordu, çünkü şimdiye kadar o eşiği hiç aşamamıştı, aştıktan sonra her şey kolay olmalıydı, en zor kısmı buydu, en azından o böyle sanıyordu, gerçek hiç böyle olmasa da.
Kendine olan bütün güvenini toplayacak, kızın arkadaşını da bir şekilde ayarlayarak, kafasında kurduğu o mükemmel yere, mükemmel zamanda gidecek, mükemmel şarkı ile desteklenmiş kusursuz konuşmasını yapacaktı. Ondan sonra ise ne olacağını çok düşünmüyordu, zaten anlamsızdı düşünmek, nasıl olsa yeterince kusursuz olursa ve düşündüğü gibi karşısında dik bir şekilde durup, doğru kelimeler ve doğru vurgu ile konuşursa başarısız olma ihtimali bile yoktu. Her şey çok güzel olacak, artık mutlu bir hayat sürecekti.
Dediği gibi de oldu aslında, planının zor kısımlarını utana sıkıla da olsa gerçekleştirebildi, sadece kızın arkadaşı bu duruma oldukça zor ikna olmuştu, bu da çocuğun sinirlerini bozmuştu biraz. Müstakbel kız arkadaşının en iyi arkadaşı ile arasının açık olması işleri zorlaştırabilirdi. Yine de kafasından bu düşünceleri attı, şu an yaşadığı kusursuz ana odaklanmalıydı.
Mükemmel manzara için Karaköy’deki Galata Kulesi’ni seçmişti, zira kız bundan önceki bir konuşmalarında başka bir kule için “ilan-ı aşk etmek için güzel bir yer” demişti, bunu hemen beynine kazımış, kendi ilan-ı aşkı için ona çok benzer olan bu yeri seçmişti. Başarısızlık olasılığı iyice düşmüştü bu şekilde, zaten başarısız olamazdı ama, bu şekilde olasılık tamamen ortadan kalkmıştı nerdeyse. Ancak kendisi hiç oraya gitmemişti, ama olsun biraz biliyordu sonuçta, hayallerindeki gibi bir sahneyi yaşamak, film karesine sıkıştırılmış hayatın gerçekliğini sorgulamadan, aynen onu taklit etmek için doğru yerdi Galata Kulesi.
Kızla kulenin yakın bir yerinde buluştuklarında adeta eli ayağına dolaşmıştı, konuşamıyordu bile, ama ona sorsanız çok sakindi ve kendinden emin olarak selamlaşmışlardı. Kuleye ulaşmaları için buluştukları yerden biraz yukarı doğru yürümeleri gerekmekteydi, bu da işine geliyordu, eski İstanbul’un o mistik havası kızın içindeki romantizmi ortaya çıkabilir, bu da yapacağı konuşmayı daha derinlere sokarak başarı şansını artıabilirdi. Arkadaşıyla da konuşmuştu zaten bu konuyu, tekrar tekrar üzerinden geçmişlerdi, her şey doğruydu, akla yatkındı ve kesinlikle bu şekilde olmalıydı.
Yürürlerken ilk konuyu kız açtı, elbette diğerleri gibi derslerden ve okulla ilgili konulardan bahsediyordu, oğlan da gerekli cevapları veriyor, kendi de saçma da olsa sohbeti devam ettirmeye çalışıyordu. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı, kuleye giden yol çok dikti, zaten birazdan yapacağı konuşma onu heyecanlandırıyordu ve bu ikisi birleşince iyice nefes nefese kalıyordu. Üzerine bir de terlemeye başlamıştı, ki bu iyi değildi, oldukça yakın olacaklardı konuşurlarken ve yakın iken duyulan ter kokusu her şeyi mahvedebilirdi. Bunları düşünürken ve kızla da konuşmaya çalışırken bir süre sonra kuleye geldiler. Biletleri oğlan ısmarladı, tam bir erkekti çünkü o, kıza biletini ısmarlıyor kapıyı açarken onun geçmesi için tutuyor ve ona yol veriyordu. Fakat kuleye girdiklerinde bir kötü sürprizle daha karşılaştı, durum iyice vahim hale geliyordu ama yılmayacaktı, asansörün bozuk olduğunu gösteren kağıdı okuduktan sonra, merdivenle de çıkabileceklerini söyledi kıza. Kız da ilk başta biraz mırın kırın etse de kabul etti, buraya kadar gelmişti artık.
Merdiven dardı ve çıkmaları gereken kat sayısı oldukça fazlaydı. Dik yokuşu çıkarken zaten nefes nefese kalmış biraz da terlemişti, ama bu dar ve rutubetli merdivenler durumu iyice kötüleştiriyordu. Artık ter kokusu gerçeğinden iyice çekinir olmuştu, bu kadar yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken böyle basit bir hatadan dolayı kaybetmesi korkunç olurdu, tekrar bu fırsatı sağlayamazdı. Neden böyle olmuştu ki zaten, filmlerde kimse terlemezdi, hiç kimse ter kokmazdı, hepsinin bembeyaz dişleri vardı, ve ses tonları mükemmeldi.
Merdivenler de bu düşünceler içindeyken sonunda bitmişti. Ama gördüğü manzara onu hemen mutlu edemedi, çünkü kulenin zirvesi hiç beklediği gibi değildi, çok dardı, ve rahat rahat konuşabileceği bir ortamı yoktu. Evet bir restoran vardı ama konuşmasını otururken değil ayakta, manzarayı izlerlerken yapmalıydı. İşin kötüsü gündüz iyi olan hava yavaş yavaş kasvetli bulutlar tarafından kapanmış, ciddi bir yağmur tehdidi oluşmuştu. İnsanların aralarından geçe geçe kenar kısma ulaşmış manzarayı seyretmeye başlamışlardı. Etrafta çok fazla turist vardı ve hepsi fotoğraf çekmeye çalışıyordu, hepsiyle de dip dibelerdi ama bu onu yıldırmadı, konuşacaktı kızla ve burada tam da bu anda olacaktı, başkalarının duymasını bile önemsemiyordu artık, ki duymamaları olasılık dışıydı. Yan yana durabildiler bir şekilde ve bir süre konuşmadan durdular. Oğlan tam nefesini içine çekmiş, mükemmel konuşmasını yapmak üzereyken birden müthiş bir gök gürültüsü duydular ve aniden, çocuğun hayatında görmediği kadar şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. İşte şimdi her şey rezil olmuştu, kızın bu durumdan hiç mutlu olmadığı belliydi, üzerindeki ince bir bluzdu ve ceketi de yoktu, yağmuru o da beklemiyordu. Etraflarındaki turistler ise pek bu durumdan şikayetçi gibi değillerdi, kimisi içeri girdiyse de yağmurdan kaçmak için, çocuğun yanındaki 200 kiloluk alman onu sıkıştırmaya devam ediyordu. Oğlan alman turist ile kızın arasında sıkışıyor gibiydi ve kız da çocuğun ona doğru bu itilmesinden hiç memnun değildi. Çocuğun bütün hayalleri bozuluyordu, ve kafasında kurduğu film karesi, akan yağmur suyuyla yavaş yavaş eriyordu. Hızlı düşünmeliydi ve doğru olanı yapmalıydı, anlık bir tereddütten sonra kız içeri girmek istedi, ve sesi çok kararlıydı, oğlanın karşısında dimdik durmuştu, ezik değildi.
Birlikte içeri girdiler ve bir süre üstleri başları ıslak, yağmurun dinmesini beklediler. Kızın ruh hali tamamen alt üst olmuştu ve çocuğun da bunu düzeltebilmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu, konuşması için hiç doğru bir zaman değildi. Yağmurun biraz azaldığını düşündükleri bir sırada kuleden çıkıp okullarına dönmek için yola koyuldular.
Onun beklediği gibi olmamıştı hiçbir şey, hatta her şey tamamen ters gitmişti bile diyebilirdi açıkça. İlerleyen günlerde de eline istediği gibi bir fırsat asla geçmedi, kızla yalnız kalamadılar, o da konuşmasını sürekli erteledi.
Aradan geçen birkaç hafta sonunda kızın başka biriyle birlikte olduğunu öğrendi, ilişkileri de ciddi gibiydi aslında, ilk önce oldukça sinirlendi, kıskandı, ama bir şekilde atlattı. Sonra da gerçekleri görmeye başladı, aslında o kızı hiç sevmemişti ki, hem o onun düşündüğü gibi biri değildi, yoksa neden gidip o çocukla çıksındı ki. O sadece kızı kafasında büyütmüştü böyle, hayalindeki insana benzediğini sanmıştı. Hem sevmiş olsa şimdi böyle hisseder miydi, basbaya sevmiyordu işte, hatta konuşmadığına mutlu bile olmuştu artık, belki de onu yeterince tanımayışının acısı ileride bir ilişkide olsalardı daha kötü çıkabilirdi. Evet artık böyle düşünüyordu ve onu tamamen aklından atmıştı.
Ya da böyle düşünmek, çok daha kolaydı…
07.05.2009, İstanbul
Devamını Oku!
Cuma, Haziran 19, 2009
Anadolu Sigorta Reklamı ve Baba
Yazar
Anteros
çok önemli bir figürdür ve öylesine geçiştirilemeyecek kadar idealize bir roldür. bahsettiğimiz reklam elbette bir koltukta eşiyle otururken evine hırsız giremeyeceğini anlatan, ancak bu sırada arka tarafta evi soyulan babanın olduğu.
tipi ve anlattıklarına bakarsanız, bu kimsenin tam anlamıyla "türk tipi erkek" olduğunu çok iyi anlayacaksınız. eşi de elbette türk tipi eş olmaktadır.peki nedir reklamda gösterilen türk tipi erkek, şudur:
erkeğimiz hafif göbeklidir, bu hem iyi kazandığını gösterir, hem de türk tipi eşinin ona iyi baktığını. eşini kolunun altına almıştır ki bu zaten anlattıklarıyla da paralel, koruyan kollayan erkek profili çizer. yine anlattıklarından "alttan ısıtmalı" vs. muhabbetlerinde yine erkeğimizin ailesini oldukça rahat ettirebilecek kadar iyi kazandığını anlıyoruz. anlatılanlardan ve adamın konuşma üslübundan babanın "tatlı-sert" dediğimizin seert kısmına yakın, "kodumu oturtan", yani özetle ailesini koruyabilecek fiziksel kapasiteye ve cesarete de sahip olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılmış.babamızın giyimi bile tam anlamıyla türk tipi, kot pantolon, göbekte kavuşmakta zorlanan bir gömlek, ama elbette kravat yok.
elbette türk tipi kadın da bu reklamda gözden kaçmamıştır. türk tipi kadın, zarif yapılı, ince olur ve eşi konuşurken onu sadece onore edecek şekilde onaylar. bunun dışında fikir belirtmeye hakkı yoktur. eşi konuşurken onu eleştiren bir şey söylemesi bile kesinlikle basit bir hayaldir! hanımın kıyafeti bile özenle seçilmiştir, tipik türk kadını hesabı, üzerinde normal ve parlak olabilecek bir renk, altında ise koyu renk bir pantolon. incecik verilen diğer ayrıntı ise evin erkeğinin konuşması sırasında ses çıkarıp ilgi çekmeye çalışan küçük bebeğin, anne tarafından nazikçe susturulmasıdır. işte anne, kendi susmakla kalmıyor, öz çocuğunu bile, babası konuşurken susturmaya çalışıyor. çünkü o baba, o konuşurken herkes susar!
diğer bir öğe de, ailenin sahip olduğu ufak bebektir. bu da özellikle son yıllarda verilmeye çalışılan, daha doğrusu oluşmuş bir kanıdır ve genelde ailelerin tek çocuğa yöneldikleri görülmektedir. bahsi geçen değişme elbette reklamda da gösterilmeye çalışılan "iyi kazanan, geliri yüksek" ailelerde oluşmaktadır. ha ama bana sorarsanız o reklamdaki çocuğa bir kardeş illa ki gelir. o adam rahat durmaz. işleri iyi de gitmeye başlarsa hele mutlaka "küçüğe bir kardeş" yapar.
bize sadece helal olsun demek kalır, bir reklam şirketinin türkiye'yi, ortalama türk ailesini bu kadar iyi analiz edebilmesi gerçekten takdire şayan. ama zaten bundan para kazanan insanlardan da bu beklenirdi.
reklamdaki öğelerin reklamcıların yarattığı bir şey olmadığını anlamak zorundayız. sonuçta reklamcılar sadece basit birer analist, gerçeğin bir taklidini yaratan insanlar. işte bu yüzden reklamda gözükenler tamamen gerçek, ve bu tip rezil ataerkil bir yapının suçu reklamcılarda değil toplumun ta kendisinde!
yeter artık, bireylere bu toplumsal rolleri yüklemenin kimseye faydası yok, bitsin!
Devamını Oku!
tipi ve anlattıklarına bakarsanız, bu kimsenin tam anlamıyla "türk tipi erkek" olduğunu çok iyi anlayacaksınız. eşi de elbette türk tipi eş olmaktadır.peki nedir reklamda gösterilen türk tipi erkek, şudur:
erkeğimiz hafif göbeklidir, bu hem iyi kazandığını gösterir, hem de türk tipi eşinin ona iyi baktığını. eşini kolunun altına almıştır ki bu zaten anlattıklarıyla da paralel, koruyan kollayan erkek profili çizer. yine anlattıklarından "alttan ısıtmalı" vs. muhabbetlerinde yine erkeğimizin ailesini oldukça rahat ettirebilecek kadar iyi kazandığını anlıyoruz. anlatılanlardan ve adamın konuşma üslübundan babanın "tatlı-sert" dediğimizin seert kısmına yakın, "kodumu oturtan", yani özetle ailesini koruyabilecek fiziksel kapasiteye ve cesarete de sahip olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılmış.babamızın giyimi bile tam anlamıyla türk tipi, kot pantolon, göbekte kavuşmakta zorlanan bir gömlek, ama elbette kravat yok.
elbette türk tipi kadın da bu reklamda gözden kaçmamıştır. türk tipi kadın, zarif yapılı, ince olur ve eşi konuşurken onu sadece onore edecek şekilde onaylar. bunun dışında fikir belirtmeye hakkı yoktur. eşi konuşurken onu eleştiren bir şey söylemesi bile kesinlikle basit bir hayaldir! hanımın kıyafeti bile özenle seçilmiştir, tipik türk kadını hesabı, üzerinde normal ve parlak olabilecek bir renk, altında ise koyu renk bir pantolon. incecik verilen diğer ayrıntı ise evin erkeğinin konuşması sırasında ses çıkarıp ilgi çekmeye çalışan küçük bebeğin, anne tarafından nazikçe susturulmasıdır. işte anne, kendi susmakla kalmıyor, öz çocuğunu bile, babası konuşurken susturmaya çalışıyor. çünkü o baba, o konuşurken herkes susar!
diğer bir öğe de, ailenin sahip olduğu ufak bebektir. bu da özellikle son yıllarda verilmeye çalışılan, daha doğrusu oluşmuş bir kanıdır ve genelde ailelerin tek çocuğa yöneldikleri görülmektedir. bahsi geçen değişme elbette reklamda da gösterilmeye çalışılan "iyi kazanan, geliri yüksek" ailelerde oluşmaktadır. ha ama bana sorarsanız o reklamdaki çocuğa bir kardeş illa ki gelir. o adam rahat durmaz. işleri iyi de gitmeye başlarsa hele mutlaka "küçüğe bir kardeş" yapar.
bize sadece helal olsun demek kalır, bir reklam şirketinin türkiye'yi, ortalama türk ailesini bu kadar iyi analiz edebilmesi gerçekten takdire şayan. ama zaten bundan para kazanan insanlardan da bu beklenirdi.
reklamdaki öğelerin reklamcıların yarattığı bir şey olmadığını anlamak zorundayız. sonuçta reklamcılar sadece basit birer analist, gerçeğin bir taklidini yaratan insanlar. işte bu yüzden reklamda gözükenler tamamen gerçek, ve bu tip rezil ataerkil bir yapının suçu reklamcılarda değil toplumun ta kendisinde!
yeter artık, bireylere bu toplumsal rolleri yüklemenin kimseye faydası yok, bitsin!
Devamını Oku!
Perşembe, Mayıs 21, 2009
Türkiye'de Yükselen Lümpen Kültürü
Yazar
Anteros
kısa bir süreçte de olsa, uzun dönemde de irdelense gözden kaçmayacak olan, hatta herhangi basit bir gözlemcinin bile kolayca farkedebileceği, türkiye'de hızla artan ve popülaritesi de yükselen lümpen kültürünün tasvir şeklidir. burada elbette ciddi bir makale yazacak değilim, aa çılgın tespit yaptım da demiyorum, bir deneme ile makale arası bir yazı yazarak kendi gözlemimi paylaşıyorum. işin dalga geçme eğlenme kısmı bir yana, kimi zaman ciddi şekilde rahatsız da olduğun bu durumu gözler önüne sermek istiyorum. bu gözlemimi yaptığım yerler ise; istanbul (çok çeşitli ilçeleriyle), ankara, eskişehir, akşehir, düzce, afyon, kütahya, il ve ilçeleridir. bunu görmek için dediğim gibi özel bir gözlemci olup, hayatı fazlasıyla irdeleyen biri olarak, ayrıntılara takılmamıza gerek yoktur. etrafımızda, yaşayış şeklimizde ve değer yargılarımızda oluşan değişimleri, karşılaştığımız ve duyduğumuz olayları şöyle üstünkörü düşündüğümüzde bile anlayabileceğimiz bir değişimdir bu. bu artışın günümüze olan tezahürünü somut örneklerle anlatmak, yükselişin toplumsal izdüşümünü göstermek, sanırım durumu tüm çıplaklığıyla aktarabilmek için en mantıklı yol olacaktır, ben de bu yolu izleyeceğim.
bu artış ve yükseliş, yoğunlukla maalesef daha çok dar gelirli, mülksüz (proleter) sınıfa mensup insanlardan başlamıştır diyebiliriz. ama kimlerden ve nasıl başladığı çok da önemli değildir çünkü geldiğimiz noktada artık lümpenliğin sınıfı veya gelir grubu yoktur, durum bunu göstermektedir. küçük yaş gruplarından başlarsak, ilköğretim öğrencilerinin oynadıkları oyunları düşünebiliriz. eskiden, yani biz o yaşlardayken, arkadaşlarımızla birbirimize "ahkam, racon" kesmez, en fazla kertenkele keserdik, ya da en olmadı elma keser birlikte yerdik. bu noktada şunu da belirtmeliyim ki "eskiden buralar çok güzeldi, hep vişnelikti" şeklinde muhafazakar ve geçmişi öven bir tavırda olduğumun sanılmaması gereklidir. elbette eskiden de yanlışlar vardı, hem de çok fazlalardı, ama burada yapmaya çalıştığım görünümleri idealleştirerek bir kıyas yapmaktır.
neyse zaten sigaraya başlama yaşının ilköğretime inmesi, yine bu çağda yaşanan cinayetlerin ve okullarda artan "silah taşıma" oranlarının bu yükselen lümpen kültürüyle bağlantısını anlamak kimse için zor olmayacaktır. insanın gözünde elinde "kelebek" bir çakı olup, ağzında sigara ile okul duvarında oturan, "dersi asıp playstation'a gitme" hayalleri kurn bir ortaokul öğrencisi canlanması sorunu yeterince ortaya koyacaktır, işin en kötü tarafı ise bu imajinasyonun hiç de basit bir hayal olmaması, sık sık göze çarpan bir realite olmasıdır. bu ortaokul öğrencisi, küçük arkadaşımızın lisede ne yaptığını mı merak ediyorsunuz?
lümpen kültürünün günümüzde en yüksek olduğu yaş grubu lise öğrencileri veya lisede okuması gereken çocuk yaşlarıdır. "lisede okuması gereken" diyorum çünkü o yaşta lisede okuması gerekirken sanayilerde çalışan çok sayıda çocuk var. bunlara çocuk diyorum çünkü kanuni olarak onlar hala birer "çocuk". ama hayat onları nasıl bir hale soktuysa, onlar çocuk gibi düşünmüyor ve elbette çocuk gibi yaşamıyorlar. buradaki asıl sorun dar gelirlilik, fırsat eşitsizliği ve adaletsiz gelir dağılımı gibi konular gibi gözükse de, toplumdaki yoksulluğun sebebi bunlar olmasına rağmen bu grupta yükselen lümpenizm tamamen bu etmenlerden bağımsızdır. işte lümpen kültürünün yükselmesi derken de bunu kastediyorum zaten, eskiden de dar gelirlilik vardı, ama bu kadar yoğun bir lümpenizm yoktu. yani kıroluk yoktu, magandalık yapmak, vandallık yapmak yoktu.
suçlamamız gereken birileri veya bir şeyler var elbette, ancak bu suçlamanın hedefi tamamen tahmini olacaktır ve bundan sonra "liseliler" olarak tabir edeceğim lise çağındaki çocukları nasıl etkilediğine de bu şekilde bağlamak istiyorum. bence suçlu tamamen medyadır. evet bence durum bu kadar basit. suçun en büyüğünü de kurtlar vadisi'ne buluyorum, çünkü kim ne derse desin ortalama bir lisede kurtlar vadisi izlemeyen liseli yok gibi bir şey. bunu da gözlemlemek için çok yakın kaynaklarım olduğunu belirtmek isterim. özellikle liselilerde, ergenlik çağının mantıklı bir yansıması olarak ortaya çıkan "özenme" durumu, günümüzde ister istemez televizyon kaynaklı olmaktadır. işte belki de sadece bu yüzden televizyon yayınları çok ciddi denetlenmelidir, ama bunu kim duyar, hele ki bu lümpen kültüründen nemalanan siyasetçiler varken...
polat alemdar, çakır, adanalı, ve daha hatırlayamadığım yüzlerce rol model varken, liselilerin gidip discovery channel'da belgesel çeken bir adama özenmesini beklemek zaten büyük naiflik olur. ergenliğin getirdiği o anlamsız öfke, hormonların çıldırmışlığının sebep olduğu şiddete meyil ve bir de varsa dar gelir grubunda olmanın getirdiği aşağılık kompleksi birleştiğinde, kemerinde silah saklamak, ve etrafındaki diğer arkadaşlarına bu şekilde hava atmak elbette ki o yaşta biri için en kolay çözüm olacaktır.
burada dar gelirliliğin getirdiği ezikliği besleyen aptal magazin programları da ikinci büyük suçludur elbette. yukarıda bahsedilen durum daha çok erkek çocuklarını etkilese de, magazin programları hem kızları hem erkekleri çok derinden etkilemektedir. oralarda gösterilen "müthiş" hayatlar, varlıklı olmanın özendirilmesi ve hepsinin "çok mutlu" gösterilmesi, dertsiz tasasız bir hayat hayali yaratmakta, bu da toplumun her kesimini etkilese de özellikle bu tarz etkilere daha açık olan liselileri daha derinden etkilemekte, onları daha fazla özendirmektedir.
bunun yansıması olarak kısacık etek giyen kızlar, onlara laf atan tesbih sallayan erkekler ve bu durumdan rahatsız bile olmayan iki taraf ortaya çıkmaktadır. genç kız bu durumdan içten içe mutlu olarak, genç erkek de lümpenliğinin doruğunu yaşayarak, çift taraflı bir tatmin doğmaktadır. cebinde süper telefon taşımak için oradan buradan para bulmaya çalışan, marka ayakkabı giymek isteyen bir genci, kim o hale getirmiş olabilir ki? etmenleri bir tarafa bırakacak olursak, sonuçlar daha da net şekilde görülebilmektedir. özellikle de geçmişle kıyaslama yaparsak.
çok basit ve vurucu bir örnek vermemiz gerekirse, artık şu günlerde hangi genç kızımız, yine kız arkadaşlarıyla gittiği bir halk plajında, hiçbir rahatsız edici bakış altında kalmadan veya taciz edilmeden, bikinisini giyerek denize girebilir? çok net söylüyorum bunu artık hiç kimse yapamaz. beyaz donla denize girenler bile, artık çırıl çıplak denize girenler görüldükten sonra normal karşılanır olduysa, bu işte bir terslik var diye düşünmemiz doğaldır. örnekte de belirtildiği gibi, lümpen kültür doğduğu ortamda normal karşılansa bile, bu kültüre ait olmayan diğer tüm insanları rahatsız etmektedir.
konu sadece kadın hakları meselesine de bağlanmaya gereksinim duyulmadan, erkekleri de oldukça rahatsız edebilmektedir. bakın belki şahit olması zor bir durum ama erkeklere laf atan kızlar, yine erkekleri taciz eden kızlar var bu ülkede! şimdi ben çıkıp da "ya ben taciz edildim çok seksiyim" demiyorum, ama böyle bir durum yaşadım mı, evet, ve yaşayan başkasını da duydum. durumun sadece erkekler cephesinde bir yükseliş olmadığını gösteren en önemli başka bir örnek de, liselerde yaşanan kavgaların, artık erkekler arasında olmaktan çok kızlar arasında cereyan etmesi gerçeğidir. erkeklerden hiç de geri kalmayacak şekilde kızlar, içine silahların bile karıştığı yaralama olaylarına sebep vermektedirler, ve bu olayların sayıları artacak gibi de değildir. milli eğitim bakanlığı müfredat değiştirmekle dursun, liseler gerçek anlamda kana bulanmaktadır.
ilkokulunda veya lisesinde özel güvenlik sistemleri ve güvenlik elemanı bulunmuş olan kaç kişi vardır? şu sıralarda lisede veya ilköğretimde okumakta olan herkes bu soruya evet şeklinde cevap verecektir, ancak yaşı 20 ila 25 olan insanların yüzde 90'ının cevabı hayır olacaktır, çünkü bu kimselerin okul yıllarında okulda bir kavga çıkması çok büyük bir olaydı ve olayın olduğu okullar hemen dikkat çekerlerdi. günümüzdeki "adi" yaralama olayları, alışıla gelmiş çete kavgaları, ve uyuşturucu madde satıcısı lise öğrencileri düşünüldüğünde, birbirini yumruklayan birkaç lise öğrencisi melek gibi kalmaktadır. ezilmişliklerinin suçunu kusmak isteyen lümpenler, sosyal hayatlarının tamamında bu durumu doyasıya yaşamaktadırlar. paraya kıyıp aldığınız gözlüğünüzle sesli sesli dalga geçmekten geri durmazlar, yanınızda bir kız arkadaşınız olduğu zaman diken üstünde durursunuz, acaba biri bir şey söyleyecek, veya yapacak mı diye. gittikleri mekanlarda gürültü yaparlar, size bile sataşırlar yeri gelince, rahatsızlığın ve tacizin her halini görebilirsiniz bu kimselerden. bundan kaçış da elbette, lümpen kültürünün giremeyeceğini düşündüğünüz pahalı mekanlar veya semtlerde sosyal hayatınızı biçimlendirmek olacaktır ama bu lümpen olmayı reddeden, orta gelirli bir öğrenci için oldukça zor olacaktır. ama sırf, en azından kafanız rahat olsun diye bu seçeneğe yönelirsiniz.
sonuç olarak belirtmek istediğim şey; yukarıdaki dinamikler sonucunda lümpen kültürü ile toplumun diğer kesimleri arasında oluşan uçurum ve kutuplaşma olgusunun derinleşmesidir. bu derinleşme coğrafi olarak ayrılma, sosyal olarak ayrılma ve elbette siyasi olarak ayrılmaya yol açacaktır. bu da elbette günümüzde hepimizin oldukça farkında olduğu "elitist chp, halkçı akp" yanılgısına sürükler insanları. bu yanılgı gün geçtikçe azalır gibi görünmemekte, aksine yukarıda bahsedilen derinleşmeyi körüklemektedir. durumun diğer bir körükleyicisi de elbette siyasilerin bizzat kendileridir, siyasetlerini bahsedilen kültürler üzerinden inşa eden siyasiler, kutuplaşma var oldukça iktidarda olabilecekleri için, bu ikiliği giderme yollarını düşünmemektedirler bile.
özetle; yaşadıkları durumdan haklı olarak hiç de memnun olmayan kesimler, televizyondan izledikleri ve çok özendikleri o "büyülü" dünyanın mensuplarına karşı çok öfeklidirler ve durumlarından kimi zaman örtük, kimi zamanda açıkça onları sorumlu tutmaktadırlar. bunun dışavurumu da mantıklı olarak iki "grubun" kesiştiği ve etkileşimde bulunduğu sosyal hayatta gerçekleşmektedir. hangi cinsiyetin mensubu olursak olalım, artık hiçbirimiz sosyal hayatlarımızda rahat değiliz. işin ilginç tarafı bunun her iki taraf için de geçerli olmasıdır. yani hem "elitler" lümpenleri, "kendi bölgelerine" girdiklerinde ezmektedirler, hem de lümpenler yeri geldiğinde, azıcık giyimi düzgün biriyle dalga geçmekten geri durmazlar. dalga geçmenin öfkeyi yansıtmanın farklı bir türü olarak düşündüğümüzde, iki tarafın da bu tutumu farklı bir boyut kazanacak ve daha akla yatkın hale gelecektir.
"yukarıdaki yazıyı bir sözlüğe yazdığım için tamamen küçük harften oluşmaktadır, sonradan da düzeltmeye resmen erindim... böyle de anlayınız..."
Devamını Oku!
bu artış ve yükseliş, yoğunlukla maalesef daha çok dar gelirli, mülksüz (proleter) sınıfa mensup insanlardan başlamıştır diyebiliriz. ama kimlerden ve nasıl başladığı çok da önemli değildir çünkü geldiğimiz noktada artık lümpenliğin sınıfı veya gelir grubu yoktur, durum bunu göstermektedir. küçük yaş gruplarından başlarsak, ilköğretim öğrencilerinin oynadıkları oyunları düşünebiliriz. eskiden, yani biz o yaşlardayken, arkadaşlarımızla birbirimize "ahkam, racon" kesmez, en fazla kertenkele keserdik, ya da en olmadı elma keser birlikte yerdik. bu noktada şunu da belirtmeliyim ki "eskiden buralar çok güzeldi, hep vişnelikti" şeklinde muhafazakar ve geçmişi öven bir tavırda olduğumun sanılmaması gereklidir. elbette eskiden de yanlışlar vardı, hem de çok fazlalardı, ama burada yapmaya çalıştığım görünümleri idealleştirerek bir kıyas yapmaktır.
neyse zaten sigaraya başlama yaşının ilköğretime inmesi, yine bu çağda yaşanan cinayetlerin ve okullarda artan "silah taşıma" oranlarının bu yükselen lümpen kültürüyle bağlantısını anlamak kimse için zor olmayacaktır. insanın gözünde elinde "kelebek" bir çakı olup, ağzında sigara ile okul duvarında oturan, "dersi asıp playstation'a gitme" hayalleri kurn bir ortaokul öğrencisi canlanması sorunu yeterince ortaya koyacaktır, işin en kötü tarafı ise bu imajinasyonun hiç de basit bir hayal olmaması, sık sık göze çarpan bir realite olmasıdır. bu ortaokul öğrencisi, küçük arkadaşımızın lisede ne yaptığını mı merak ediyorsunuz?
lümpen kültürünün günümüzde en yüksek olduğu yaş grubu lise öğrencileri veya lisede okuması gereken çocuk yaşlarıdır. "lisede okuması gereken" diyorum çünkü o yaşta lisede okuması gerekirken sanayilerde çalışan çok sayıda çocuk var. bunlara çocuk diyorum çünkü kanuni olarak onlar hala birer "çocuk". ama hayat onları nasıl bir hale soktuysa, onlar çocuk gibi düşünmüyor ve elbette çocuk gibi yaşamıyorlar. buradaki asıl sorun dar gelirlilik, fırsat eşitsizliği ve adaletsiz gelir dağılımı gibi konular gibi gözükse de, toplumdaki yoksulluğun sebebi bunlar olmasına rağmen bu grupta yükselen lümpenizm tamamen bu etmenlerden bağımsızdır. işte lümpen kültürünün yükselmesi derken de bunu kastediyorum zaten, eskiden de dar gelirlilik vardı, ama bu kadar yoğun bir lümpenizm yoktu. yani kıroluk yoktu, magandalık yapmak, vandallık yapmak yoktu.
suçlamamız gereken birileri veya bir şeyler var elbette, ancak bu suçlamanın hedefi tamamen tahmini olacaktır ve bundan sonra "liseliler" olarak tabir edeceğim lise çağındaki çocukları nasıl etkilediğine de bu şekilde bağlamak istiyorum. bence suçlu tamamen medyadır. evet bence durum bu kadar basit. suçun en büyüğünü de kurtlar vadisi'ne buluyorum, çünkü kim ne derse desin ortalama bir lisede kurtlar vadisi izlemeyen liseli yok gibi bir şey. bunu da gözlemlemek için çok yakın kaynaklarım olduğunu belirtmek isterim. özellikle liselilerde, ergenlik çağının mantıklı bir yansıması olarak ortaya çıkan "özenme" durumu, günümüzde ister istemez televizyon kaynaklı olmaktadır. işte belki de sadece bu yüzden televizyon yayınları çok ciddi denetlenmelidir, ama bunu kim duyar, hele ki bu lümpen kültüründen nemalanan siyasetçiler varken...
polat alemdar, çakır, adanalı, ve daha hatırlayamadığım yüzlerce rol model varken, liselilerin gidip discovery channel'da belgesel çeken bir adama özenmesini beklemek zaten büyük naiflik olur. ergenliğin getirdiği o anlamsız öfke, hormonların çıldırmışlığının sebep olduğu şiddete meyil ve bir de varsa dar gelir grubunda olmanın getirdiği aşağılık kompleksi birleştiğinde, kemerinde silah saklamak, ve etrafındaki diğer arkadaşlarına bu şekilde hava atmak elbette ki o yaşta biri için en kolay çözüm olacaktır.
burada dar gelirliliğin getirdiği ezikliği besleyen aptal magazin programları da ikinci büyük suçludur elbette. yukarıda bahsedilen durum daha çok erkek çocuklarını etkilese de, magazin programları hem kızları hem erkekleri çok derinden etkilemektedir. oralarda gösterilen "müthiş" hayatlar, varlıklı olmanın özendirilmesi ve hepsinin "çok mutlu" gösterilmesi, dertsiz tasasız bir hayat hayali yaratmakta, bu da toplumun her kesimini etkilese de özellikle bu tarz etkilere daha açık olan liselileri daha derinden etkilemekte, onları daha fazla özendirmektedir.
bunun yansıması olarak kısacık etek giyen kızlar, onlara laf atan tesbih sallayan erkekler ve bu durumdan rahatsız bile olmayan iki taraf ortaya çıkmaktadır. genç kız bu durumdan içten içe mutlu olarak, genç erkek de lümpenliğinin doruğunu yaşayarak, çift taraflı bir tatmin doğmaktadır. cebinde süper telefon taşımak için oradan buradan para bulmaya çalışan, marka ayakkabı giymek isteyen bir genci, kim o hale getirmiş olabilir ki? etmenleri bir tarafa bırakacak olursak, sonuçlar daha da net şekilde görülebilmektedir. özellikle de geçmişle kıyaslama yaparsak.
çok basit ve vurucu bir örnek vermemiz gerekirse, artık şu günlerde hangi genç kızımız, yine kız arkadaşlarıyla gittiği bir halk plajında, hiçbir rahatsız edici bakış altında kalmadan veya taciz edilmeden, bikinisini giyerek denize girebilir? çok net söylüyorum bunu artık hiç kimse yapamaz. beyaz donla denize girenler bile, artık çırıl çıplak denize girenler görüldükten sonra normal karşılanır olduysa, bu işte bir terslik var diye düşünmemiz doğaldır. örnekte de belirtildiği gibi, lümpen kültür doğduğu ortamda normal karşılansa bile, bu kültüre ait olmayan diğer tüm insanları rahatsız etmektedir.
konu sadece kadın hakları meselesine de bağlanmaya gereksinim duyulmadan, erkekleri de oldukça rahatsız edebilmektedir. bakın belki şahit olması zor bir durum ama erkeklere laf atan kızlar, yine erkekleri taciz eden kızlar var bu ülkede! şimdi ben çıkıp da "ya ben taciz edildim çok seksiyim" demiyorum, ama böyle bir durum yaşadım mı, evet, ve yaşayan başkasını da duydum. durumun sadece erkekler cephesinde bir yükseliş olmadığını gösteren en önemli başka bir örnek de, liselerde yaşanan kavgaların, artık erkekler arasında olmaktan çok kızlar arasında cereyan etmesi gerçeğidir. erkeklerden hiç de geri kalmayacak şekilde kızlar, içine silahların bile karıştığı yaralama olaylarına sebep vermektedirler, ve bu olayların sayıları artacak gibi de değildir. milli eğitim bakanlığı müfredat değiştirmekle dursun, liseler gerçek anlamda kana bulanmaktadır.
ilkokulunda veya lisesinde özel güvenlik sistemleri ve güvenlik elemanı bulunmuş olan kaç kişi vardır? şu sıralarda lisede veya ilköğretimde okumakta olan herkes bu soruya evet şeklinde cevap verecektir, ancak yaşı 20 ila 25 olan insanların yüzde 90'ının cevabı hayır olacaktır, çünkü bu kimselerin okul yıllarında okulda bir kavga çıkması çok büyük bir olaydı ve olayın olduğu okullar hemen dikkat çekerlerdi. günümüzdeki "adi" yaralama olayları, alışıla gelmiş çete kavgaları, ve uyuşturucu madde satıcısı lise öğrencileri düşünüldüğünde, birbirini yumruklayan birkaç lise öğrencisi melek gibi kalmaktadır. ezilmişliklerinin suçunu kusmak isteyen lümpenler, sosyal hayatlarının tamamında bu durumu doyasıya yaşamaktadırlar. paraya kıyıp aldığınız gözlüğünüzle sesli sesli dalga geçmekten geri durmazlar, yanınızda bir kız arkadaşınız olduğu zaman diken üstünde durursunuz, acaba biri bir şey söyleyecek, veya yapacak mı diye. gittikleri mekanlarda gürültü yaparlar, size bile sataşırlar yeri gelince, rahatsızlığın ve tacizin her halini görebilirsiniz bu kimselerden. bundan kaçış da elbette, lümpen kültürünün giremeyeceğini düşündüğünüz pahalı mekanlar veya semtlerde sosyal hayatınızı biçimlendirmek olacaktır ama bu lümpen olmayı reddeden, orta gelirli bir öğrenci için oldukça zor olacaktır. ama sırf, en azından kafanız rahat olsun diye bu seçeneğe yönelirsiniz.
sonuç olarak belirtmek istediğim şey; yukarıdaki dinamikler sonucunda lümpen kültürü ile toplumun diğer kesimleri arasında oluşan uçurum ve kutuplaşma olgusunun derinleşmesidir. bu derinleşme coğrafi olarak ayrılma, sosyal olarak ayrılma ve elbette siyasi olarak ayrılmaya yol açacaktır. bu da elbette günümüzde hepimizin oldukça farkında olduğu "elitist chp, halkçı akp" yanılgısına sürükler insanları. bu yanılgı gün geçtikçe azalır gibi görünmemekte, aksine yukarıda bahsedilen derinleşmeyi körüklemektedir. durumun diğer bir körükleyicisi de elbette siyasilerin bizzat kendileridir, siyasetlerini bahsedilen kültürler üzerinden inşa eden siyasiler, kutuplaşma var oldukça iktidarda olabilecekleri için, bu ikiliği giderme yollarını düşünmemektedirler bile.
özetle; yaşadıkları durumdan haklı olarak hiç de memnun olmayan kesimler, televizyondan izledikleri ve çok özendikleri o "büyülü" dünyanın mensuplarına karşı çok öfeklidirler ve durumlarından kimi zaman örtük, kimi zamanda açıkça onları sorumlu tutmaktadırlar. bunun dışavurumu da mantıklı olarak iki "grubun" kesiştiği ve etkileşimde bulunduğu sosyal hayatta gerçekleşmektedir. hangi cinsiyetin mensubu olursak olalım, artık hiçbirimiz sosyal hayatlarımızda rahat değiliz. işin ilginç tarafı bunun her iki taraf için de geçerli olmasıdır. yani hem "elitler" lümpenleri, "kendi bölgelerine" girdiklerinde ezmektedirler, hem de lümpenler yeri geldiğinde, azıcık giyimi düzgün biriyle dalga geçmekten geri durmazlar. dalga geçmenin öfkeyi yansıtmanın farklı bir türü olarak düşündüğümüzde, iki tarafın da bu tutumu farklı bir boyut kazanacak ve daha akla yatkın hale gelecektir.
"yukarıdaki yazıyı bir sözlüğe yazdığım için tamamen küçük harften oluşmaktadır, sonradan da düzeltmeye resmen erindim... böyle de anlayınız..."
Devamını Oku!
Cumartesi, Şubat 07, 2009
Buğday
Yazar
RainMan
bir buğdayla başladı hikâye.
yine bir bahardı,
kendi toprağımdan çıkarıp,
ellerimle verdim canım, suyum
benziyordun ona
buğdayla büyüyordun gün be gün
sonra
cennetin doğusunda avunduk
incir yapraklarıyla mağrur
sen
yasak güneş altında olgun, kavruk
çatlak teninle
kuru rüzgârla nazlanıyordun
ekmeğim
her taneni bilmek, tatmak istedim
ıssızlığa savrulduğumuz gün
sanki daha dün.
sonra
umarsızca düştüğümüz bu boşluk
bulutlara seni sordum
ağladılar
kuşlarla selam ettim
gülüp geçtiler
boynuz kulağı geçer mi hiç
ferhat, kerem, mecnun
bilmezler âdem yanmış
ipsiz bir mum
sonra
sen
bulutların ağlamadığı
kuşların gülüşmediği yerdeymişsin
şah damarına yakın
tam da
buğdayın geçtiği yerde
ikimizin birden
ellerimizi semaya açıp
güldüğü yerde.
sonra
hepimiz birer incir çekirdeği olup
gönüller kırmışız,
tam da o yerde
buğday yerine iri kızıl
düğüm düğüm bir elma bırakmışız
sonra
şerbetle şekerle gönül alıp
kabak tadında tatlılar yapmışız
oysa
asıl tatlı olan
cennetin doğusundaki o buğdaymış
çatlak tenli, olgun
hani şu kavruk
mağrur
yalnızlığımın aynası
ekmeğim
can suyum…
Devamını Oku!
yine bir bahardı,
kendi toprağımdan çıkarıp,
ellerimle verdim canım, suyum
benziyordun ona
buğdayla büyüyordun gün be gün
sonra
cennetin doğusunda avunduk
incir yapraklarıyla mağrur
sen
yasak güneş altında olgun, kavruk
çatlak teninle
kuru rüzgârla nazlanıyordun
ekmeğim
her taneni bilmek, tatmak istedim
ıssızlığa savrulduğumuz gün
sanki daha dün.
sonra
umarsızca düştüğümüz bu boşluk
bulutlara seni sordum
ağladılar
kuşlarla selam ettim
gülüp geçtiler
boynuz kulağı geçer mi hiç
ferhat, kerem, mecnun
bilmezler âdem yanmış
ipsiz bir mum
sonra
sen
bulutların ağlamadığı
kuşların gülüşmediği yerdeymişsin
şah damarına yakın
tam da
buğdayın geçtiği yerde
ikimizin birden
ellerimizi semaya açıp
güldüğü yerde.
sonra
hepimiz birer incir çekirdeği olup
gönüller kırmışız,
tam da o yerde
buğday yerine iri kızıl
düğüm düğüm bir elma bırakmışız
sonra
şerbetle şekerle gönül alıp
kabak tadında tatlılar yapmışız
oysa
asıl tatlı olan
cennetin doğusundaki o buğdaymış
çatlak tenli, olgun
hani şu kavruk
mağrur
yalnızlığımın aynası
ekmeğim
can suyum…
Devamını Oku!
Cuma, Ocak 30, 2009
Tarihten Yanlış Kanılar
Yazar
RainMan
Herkesin ortaokuldan sonra, daha az şanslıların ise üniversite yıllarıyla beraber kavradığı gibi tarih MEB ders kitaplarında yazanlardan ibaret değildir. Üstüne üstlük tarih, o kitaplarda yazanlardan çok daha farklı bir seyir izlemiş, bu sebeple o taze dimağlarımıza ilk sokulan bilgiler neden-sonuç ilişkilerini alt üst etmiş, ya da bu yanlışların en kestirme ve yaygın biçimi olarak ‘nesnellikten uzak’ yazılmış olabilir. Bunun Türkiye’ye özgü örnekleri ise saya saya bitmez: Selçukcuk, Osmancık; sen-bu-oyundan-çık…
-Almanya yenildi diye Osmanlı’nın da yenik sayılması,
-Cengiz Han’ın aynı anda hem Moğolların hem de Türklerin dedesi olması,
-Baltacı Mehmet Paşa’nın uçkur davası yüzünden Prut Savaşı’nın kaybedilmesi,
gibi…
Bu tip yanlış kanıların dünya tarihinde geçen bazılarından, sıkılmayacağınızı da umarak naçizane küçük notlarımla birlikte örnekler vermek isterim:
1)Çin Seddi’nin Ay’dan bile görünebilmesi:
Yahu Allah aşkına, böyle bir şey olabilir mi? Ay dede dediğin buradan 385 bin km uzakta bize hiç yüz çevirmeyen güleç bir amca. Bu amcanın gözleri o kadar hasta ve yorgun ki, topu topu 10 metre eninde ve çevreleyen duvarları da aynı renk olan bu yalnızca ve yalnızca insanın dünyevi boyut algısı için devasa olan duvarı görmesi mümkün değil. Valla değil! Bir de şöyle bir şeyler söyleniyor ki o daha da vahim: Çin Seddi uzaydan görülüyormuş… Yahu iyi de uzayın neresinden be adam? Hani, biz de sonuçta uzaylı değil miyiz, hepimiz aynı boşluğun(!) doğurduğu yaratıklar değil miyiz gibi felsefe yapma noktasına götüren düşünceler alabilir başınızı. Öyle değil midir ama burnunun ucu da uzayda, bilmem ne galaksisinin bilmem ne kara deliği de uzayda… İkisi de göremezsiniz, o ayrı…
2) Sindirella’nın sihirli pabuçlarının camdan olması:
9. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle en köklü ve güncel kalmayı başarabilmiş masallardandır sindirella. Şu ana kadar da toplamda 500’ü bulan uyarlamasıyla tarih boyunca ne kadar popüler kaldığını da kanıtlamıştır. Çok gereksiz bilgi farkındayım ama size bir sır vericem: sindirella’nın kralın şatosuna baloya giderken giydiği ayakkabılar cam değilmiş, altınmış altın… Bunun sebebi de 1697’de Charles Perrault tarafından yazılan uyarlamasında bir sözcüğün önceki uyarlamalardaki bir sözcükle karıştırılıp yanlış yazılması.
3) Âdem Elması
Elma nerden çıktı bilmiyorum ama bizim lisedeki felsefeci buna ‘’Âdem Kabağı’’ diyordu. Biz de adamla dalga geçmiştik, kırk gün kırk gece gülüşmüştük. Meğer adamın bir bildiği varmış… Korkmayın, söz konusu meyve kabak değil ama bizim hoca en azından elma olmadığının farkındaymış. Sağlam denilebilecek hiçbir kaynakta malum meyvenin elma olduğu yazmıyor. İncil’in ilk kısmı olan dünyanın yaratılışı (Genesis) bölümünde ‘’cennetin bahçelerinin içindeki bir ağacın meyvesi’’ diye bahsedilmektedir. Bazı İncil düşünürleri de bu meyvenin Âdem ve Havva’nın üzerlerinde yaprakları olması açısından ‘’incir’’ olabileceği kanısına varmışlardır. İslam âlimleri ise bu meyvenin, ya da her neyse yiyeceğin, ‘’buğday’’ ya da ‘’üzüm’’ olabileceğini öngörmüşlerdir. Peki, tüm bunlara rağmen neden hala elma kurban edilmiştir, orasını Allah bilir. Bence olay şu: ‘’Yeryüzünün bu ilk çifti incir çekirdeğini doldurmayan bir nedenle altından ırmaklar akan cennetten soğuk, ıssız ve çorak dünyaya gönderilmiş’’ demesin millet diye elma uydurulmuş. Şimdi karar veremedim ben; şu er bünyenin gırtlağının ortasında takılmış kalmış olan Âdem İnciri mi yoksa Âdem Kabağı mı? Sizce?
4) Roma yanarken Neon’un keman çalması:
M.S 64’de Neon kendi sarayının yakınlarında bir yangın peydah etmiş ve sonra hiç utanmadan, sıkılmadan, üşenmeden, yakınlardaki Maecenas Kulesi’nin üzerine tırmanarak kemanını çalıp, bir yandan arya söylemiş, bir yandan da ayakları altında yanan Roma’yı izlemiş. Külliyen yalan… Bir kere, bu olayın olduğu tarihte daha keman icat olmamış. İkincisi bu neon o kadar gaddar bir kral olmasına ve kendi öz annesini metres edinmesine rağmen kundakçı da değilmiş hani, o kadar da değil(!); yangın çıktığında 45 km uzakta Antium’daki villasında kuzu kuzu şömine ateşini izleyip cumartesi marka kırmızı şarabını yudumluyormuş. Keza yangını duyunca ‘’eyvah’’ demiş ve tulumbacıların hummalı yangın söndürme çalışmalarına katılmış bizzat. Yangından sonra aç kalanlara ekmek, evsiz kalanlara ev vermiş. Nero’nun Roma’yı yakıp yakmadığı halen tartışılır ancak yüzsüzlüğe vurup böyle fütursuzca bir davranışta bulunması çok mantıksız. Yaptıysa da helal olsun, ‘’large’’ adammış.
5) Bayan Godiva’nın çıplak at turu
Orta Çağlarda internet icat olunsaydı bile Google’a ‘’Lady Godiva’’ yazınca hatunun at üstünde çıplak fotoğrafları gelmezdi. Çünkü 11. yüzyılda İngiltere’nin Coventry vilayetinde böyle bir olay hiç yaşanmadı. Neymiş efendim, bayan godiva mercia kontu olan kocasının halka yüklediği ağır vergilerden çok dert yanmış, kocasına rica etmiş azaltsın diye, kocası da ‘’bak camiye kadar değil, mahallenin tüm sokaklarını at üstünde çıplak gezersen dediğini yaparım’’ demiş. Lan ‘’mercia’’ kontu, memleketini adamı ol da az ‘’merhamet’’ et,afedersin de gavat mısın sen de hanmını öyle milletin içine anadan üryan salıveriyorsun. Sokağa çıkma yasağı koymuş bir de uyanık, kim bilir kaç tane çilli ergen hatuna kapı deliğinden bakıp şevkle doldu. Evet, bunlardan biri de efsaneye göre ‘’peeping tom’’ imiş. Sözde beline kadar gelen upuzun saçları mahrem yerlerini örtmüş ama buna ancak kadir inanır. Bunun fantezisi yeter be! Velhasıl-ı kelam, böyle bir olay yok. Olaydan 200 yıl sonra ilk defa konuşulur olmuş böyle bir efsane.
Devamını Oku!
-Almanya yenildi diye Osmanlı’nın da yenik sayılması,
-Cengiz Han’ın aynı anda hem Moğolların hem de Türklerin dedesi olması,
-Baltacı Mehmet Paşa’nın uçkur davası yüzünden Prut Savaşı’nın kaybedilmesi,
gibi…
Bu tip yanlış kanıların dünya tarihinde geçen bazılarından, sıkılmayacağınızı da umarak naçizane küçük notlarımla birlikte örnekler vermek isterim:
1)Çin Seddi’nin Ay’dan bile görünebilmesi:
Yahu Allah aşkına, böyle bir şey olabilir mi? Ay dede dediğin buradan 385 bin km uzakta bize hiç yüz çevirmeyen güleç bir amca. Bu amcanın gözleri o kadar hasta ve yorgun ki, topu topu 10 metre eninde ve çevreleyen duvarları da aynı renk olan bu yalnızca ve yalnızca insanın dünyevi boyut algısı için devasa olan duvarı görmesi mümkün değil. Valla değil! Bir de şöyle bir şeyler söyleniyor ki o daha da vahim: Çin Seddi uzaydan görülüyormuş… Yahu iyi de uzayın neresinden be adam? Hani, biz de sonuçta uzaylı değil miyiz, hepimiz aynı boşluğun(!) doğurduğu yaratıklar değil miyiz gibi felsefe yapma noktasına götüren düşünceler alabilir başınızı. Öyle değil midir ama burnunun ucu da uzayda, bilmem ne galaksisinin bilmem ne kara deliği de uzayda… İkisi de göremezsiniz, o ayrı…
2) Sindirella’nın sihirli pabuçlarının camdan olması:
9. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle en köklü ve güncel kalmayı başarabilmiş masallardandır sindirella. Şu ana kadar da toplamda 500’ü bulan uyarlamasıyla tarih boyunca ne kadar popüler kaldığını da kanıtlamıştır. Çok gereksiz bilgi farkındayım ama size bir sır vericem: sindirella’nın kralın şatosuna baloya giderken giydiği ayakkabılar cam değilmiş, altınmış altın… Bunun sebebi de 1697’de Charles Perrault tarafından yazılan uyarlamasında bir sözcüğün önceki uyarlamalardaki bir sözcükle karıştırılıp yanlış yazılması.
3) Âdem Elması
Elma nerden çıktı bilmiyorum ama bizim lisedeki felsefeci buna ‘’Âdem Kabağı’’ diyordu. Biz de adamla dalga geçmiştik, kırk gün kırk gece gülüşmüştük. Meğer adamın bir bildiği varmış… Korkmayın, söz konusu meyve kabak değil ama bizim hoca en azından elma olmadığının farkındaymış. Sağlam denilebilecek hiçbir kaynakta malum meyvenin elma olduğu yazmıyor. İncil’in ilk kısmı olan dünyanın yaratılışı (Genesis) bölümünde ‘’cennetin bahçelerinin içindeki bir ağacın meyvesi’’ diye bahsedilmektedir. Bazı İncil düşünürleri de bu meyvenin Âdem ve Havva’nın üzerlerinde yaprakları olması açısından ‘’incir’’ olabileceği kanısına varmışlardır. İslam âlimleri ise bu meyvenin, ya da her neyse yiyeceğin, ‘’buğday’’ ya da ‘’üzüm’’ olabileceğini öngörmüşlerdir. Peki, tüm bunlara rağmen neden hala elma kurban edilmiştir, orasını Allah bilir. Bence olay şu: ‘’Yeryüzünün bu ilk çifti incir çekirdeğini doldurmayan bir nedenle altından ırmaklar akan cennetten soğuk, ıssız ve çorak dünyaya gönderilmiş’’ demesin millet diye elma uydurulmuş. Şimdi karar veremedim ben; şu er bünyenin gırtlağının ortasında takılmış kalmış olan Âdem İnciri mi yoksa Âdem Kabağı mı? Sizce?
4) Roma yanarken Neon’un keman çalması:
M.S 64’de Neon kendi sarayının yakınlarında bir yangın peydah etmiş ve sonra hiç utanmadan, sıkılmadan, üşenmeden, yakınlardaki Maecenas Kulesi’nin üzerine tırmanarak kemanını çalıp, bir yandan arya söylemiş, bir yandan da ayakları altında yanan Roma’yı izlemiş. Külliyen yalan… Bir kere, bu olayın olduğu tarihte daha keman icat olmamış. İkincisi bu neon o kadar gaddar bir kral olmasına ve kendi öz annesini metres edinmesine rağmen kundakçı da değilmiş hani, o kadar da değil(!); yangın çıktığında 45 km uzakta Antium’daki villasında kuzu kuzu şömine ateşini izleyip cumartesi marka kırmızı şarabını yudumluyormuş. Keza yangını duyunca ‘’eyvah’’ demiş ve tulumbacıların hummalı yangın söndürme çalışmalarına katılmış bizzat. Yangından sonra aç kalanlara ekmek, evsiz kalanlara ev vermiş. Nero’nun Roma’yı yakıp yakmadığı halen tartışılır ancak yüzsüzlüğe vurup böyle fütursuzca bir davranışta bulunması çok mantıksız. Yaptıysa da helal olsun, ‘’large’’ adammış.
5) Bayan Godiva’nın çıplak at turu
Orta Çağlarda internet icat olunsaydı bile Google’a ‘’Lady Godiva’’ yazınca hatunun at üstünde çıplak fotoğrafları gelmezdi. Çünkü 11. yüzyılda İngiltere’nin Coventry vilayetinde böyle bir olay hiç yaşanmadı. Neymiş efendim, bayan godiva mercia kontu olan kocasının halka yüklediği ağır vergilerden çok dert yanmış, kocasına rica etmiş azaltsın diye, kocası da ‘’bak camiye kadar değil, mahallenin tüm sokaklarını at üstünde çıplak gezersen dediğini yaparım’’ demiş. Lan ‘’mercia’’ kontu, memleketini adamı ol da az ‘’merhamet’’ et,afedersin de gavat mısın sen de hanmını öyle milletin içine anadan üryan salıveriyorsun. Sokağa çıkma yasağı koymuş bir de uyanık, kim bilir kaç tane çilli ergen hatuna kapı deliğinden bakıp şevkle doldu. Evet, bunlardan biri de efsaneye göre ‘’peeping tom’’ imiş. Sözde beline kadar gelen upuzun saçları mahrem yerlerini örtmüş ama buna ancak kadir inanır. Bunun fantezisi yeter be! Velhasıl-ı kelam, böyle bir olay yok. Olaydan 200 yıl sonra ilk defa konuşulur olmuş böyle bir efsane.
Devamını Oku!