Yaz sıcaklarının uzatmaları oynadığı bir eylül sabahıydı. Sabahın erken saatlerinde, heyecanlarından mıdır, yoksa Eskişehir’in sabah ayazından mıdır, titremekte olan 5 arkadaş, bir arabaya doluşmuş, uzun, çok uzun zamandır hayalini kurdukları tatil için yola koyulmuşlardı. Her şey önceden planlanmıştı ve her şey hazırdı.
Hepsi hayatlarında ilk defa arkadaşlarıyla tatil yapacaklardı. Çok değildi elbette, öyle uzun tatiller yapabilmek için daha erkendi, ama en azından 4-5 günlük bir tatil bile onların hayallerini doldurmaya yetiyordu. Hem okullarının durumu, hem de otellerin daha ucuzlaması sebebiyle seçtiler eylül ayını. Çok da sıcak olmayacaktı böylece, bunalmadan, fazla kalabalığa kalmadan, rahatça kafalarını dinleyebileceklerdi. Tıpkı hayal ettikleri gibi…
Henüz 20’li yaşlarının başlarındaki insanlar için basit, kısa bir tatil bile uzun uzun hayal kurup planlar yapmaya değiyordu. Hele bir de gerçekleşmesi muhtemel, ve mutluluk katsayısı gereğinden fazla yüksek bir hayalse bu. Birbirlerinin her şeyleriydi onlar. Kusursuz gözüküp aradan bir süre geçtikten sonra yüzlerine bakıp tanımazdan gelecekleri ilişkilerden değildi aralarındaki. En zor zamanların, en sancılı dönemlerin, en aydınlık zamanlara dönüşmesini beklerken yaşanılırdı onların arkadaşlığı.
Ve aileleri vardı, ve içinde yaşadıkları toplum vardı. İçinde bulundukları toplumun göz bebekleriydiler, içten içe nefret duyulan, ama tek yaptıkları yine ülke için çalışmak olan parlak insanlardı hepsi ayrı ayrı. Gençliğin ateşinin en harlı olduğu zamanda, patlamalarla, aşırılıklarla geçiyordu henüz ömürleri. Hezeyanları, aşkları vardı. Çaldıkları müzikleri, yazdıkları hikayeleri vardı. İsyanları vardı, hüzünleri vardı hepsinin. Kapkaranlık bir gece sabaha dönerken, kapkaranlık bir odada fısıldadıkları sırları vardı, sadece birbirlerinin bildiği…
Aileleri içinse gurur kaynağıydı onlar. İmrenilerek bakılan, özenilen evlatlardı. Ve o hepsinin gözlerindeki umut, o aydınlık geleceğe dönük sessiz ve mağrur bakışları. Uzaklara dalıp giden, görünenin ardındakini hissedip tahlil eden bakışları.
En hayalci olanı yıl boyunca anlatmıştı zaten bunu. Bir tatile gitmeliydiler, zaten yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Artık bunun da zamanı gelmişti, ve gerçekten de bu imkansız bir hayal değildi. Deniz hep kendi kafasında kurardı zaten, yine öyle yapıyordu. Arkadaşlarını da dahil ediyordu kendi gündüz düşlerine, ve anlatıyordu, sürekli anlatıyordu. Arkadaşları ise sadece dinliyorlardı onu. Bazen bazı hayallere insan inanmak ister, ama sadece susar, çünkü inandığını belli etmek istemez, kendine dahi itiraf etmekten kaçınır. Zira bilir ki, hayal kırıklığının yıkımı, umudunu doya doya, coşkulu yaşamanın kıvancından daha büyüktür. İşte böyle bir susuştu bu, herkesin yatağa uzanıp gözlerini yumduğunda kafasında görüntülediği, ancak kimseye anlatamadığı hayallerden biriydi.
Mehmet’in telefonunu çalmaya başladı. Eskişehir’de kuru, yakıcı bir sıcak vardı ve öğlen saatiydi. Ekrana bile bakmadan açtı, Deniz heyecanla, “araba işi tamam, otele bakıyorum, gidiyor muyuz?” diye sordu. Mehmet; “ötekiler?” dedi tereddüt eder bir ses tonuyla, onlardan onay alınmıştı bile. Her şey hazır gibiydi, Mehmet bunun olacağını içten içe biliyordu sanki, ama gerçekten olabileceğini, ve olursa ne yapacağını bilmiyordu.
Her şey boştu ama artık o andan sonra, sadece gülümsedi, bir süre hiçbir şey yapmadı bile…
Deniz annesinden arabayı bir haftalığına gönülsüzce de olsun alabilmişti, kafasında aylardır kurduğu şey gerçekten oluyordu. Şöför kendisi olacaktı ve yol boyunca dinleyecekleri müzikleri bile çoktan seçmişti…
Kuşluk vakti alacakaranlığında, soğuktan titrerken kullandığı arabayla herkesi evlerinin önünden sırayla aldı. Hepsi uyku mahmuruydu, ama heyecanları ve mutlulukları her hallerinden belli oluyordu bile. Yol belliydi, önce Kütahya, sonra Afyon, sonra ver elini İzmir yolu…
***
İlk yarım saatin sonunda deniz hariç hepsi uyumuştu bile. Deniz de müziğin sesini biraz kıstı, her şey hayal ettiği gibiydi. Bomboş bir yol, güneşin yavaş yavaş doğuşu, altından akıp giden yol, yanı başında uyuyan dostları, onları bekleyen müthiş bir hafta ve her şeyden önemlisi, uzun süredir ilk defa çok içten istediği bir şeyin gerçekleştiğini görmek. Hayata ve kadere isyan edişi ilk defa bu sefer ona aynı fırsatı vermiyordu, bu sefer al diyordu, işte sonunda senin istediğin de oldu. Artık isyan etmeyi bırak…
Hava nispeten aydınlanmaya başlamışken aynadan uyuyan arkadaşlarına baktı. Onları uyurken ilk defa görüyor değildi aslında. Ama yine de onun için ifade ettikleri anlamı düşündü, uyuyorken hepsi masumdu, kim bilir hangi rüyaları görüyor, hangi kötülüklerle mücadele ediyorlardı… hafifçe gülümsedi, ve başını koluna yaslayıp sürmeye devam etti…
***
Polis memuru İsmail, yeni görevine başlayalı 3 gün olmuştu. Her zamanki gibi erken kalktı, hava bulutluydu, garip bir kasvet hakimdi. İşe gitmeden önce yine traş olması gerekiyordu, uykulu gözlerle adeta otomatik bir robot gibi jileti yüzünde ustaca gezdirdi, şimdi hazırdı. Üniformasını giydi, uyuyan küçük oğlunu uyandırmadı, eşine veda edip sessizce evden ayrıldı. Karayolları trafik şube’ye çalışanlar yavaş yavaş geliyordu. İsmail her zamanki gibi erkenciydi. Masasına oturdu ve derin bir iç çekti. Bulutlu havaları hiç sevmemişti zaten, bugün de bu kapalı iç boğucu hava sabah sabah canını sıkmıştı. Gitti, kendine bir çay aldı ve masasına oturup penceresinden boş manzarayı izlemeye başladı.
Telsizden ihbar gelmesiyle oturduğu yerden fırlaması bir oldu, İzmir yolu’ndan kaza haberi geliyordu ve galiba durum ciddiydi. Ekip aracına bindiği gibi olay yerine doğru hızla ilerlemeye başladı. Zaten fazla mesafe yoktu. Tek başına gidiyordu çünkü mesai arkadaşları için erken bir saatti, onlar sonra da gelebilirlerdi, orada olması birçok şeyi değiştirebilirdi… Ne olmuş olabileceğini düşünürken bir taraftan hızla kullanıyordu aracını. Bir hatalı sollama mı? Belki aşırı hız sonucu virajı alamamıştır, belki de uyumuştur, kim bilir, bu saatlerde normal bir durumdu, ilk defa karşılaşmış olmazdı. Ne olursa olsun kötü bir şey görmemeyi umarak gitti ihbar edilen yere.
Kaza mahalline ulaştığını hemen anladı, yol kenarına park etmiş onca araç vardı, herkes korku içinde yol kenarındaki tarlaya bakıyordu. Yükselen duman kötüye işaretti. Bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, eli ağzında yanındakine sarıldı. Yakını mıydı acaba kazan yapan araçtakilerin diye düşündü İsmail. Polisi gören vatandaşlar hemen aracı gösterdiler. İsmail dehşete kapıldı, araç yoldan metrelerce savrulmuştu ve ters dönmüştü. Sapsarı başak tarlasının içinde simsiyah bir duman tütüyordu. Büyük bir yangın tehlikesinin olmadığına emindi, bu duman motordan geliyordu. Araç belli ki tarlanın içinde sayısız takla atmıştı zira ekinlerin harap olduğu bölgeler buna işaret ediyordu.
Araca doğru yaklaştı polis İsmail… Yaklaştıkça kesif kan kokusunu duymaya başlamıştı, yüzü ekşidi istemsiz şekilde. Daha önce de kazalar görmüştü ama böylesi ile ilk defa karşılaşıyordu. Aracın içine baktığında ise bir anda refleks olarak kafasını çevirdi. Bu korkunç görüntü karşısında dayanabilmek için dişlerini sıktı. İçeride görebildiği kadarıyla 5 kişi vardı ve hepsi de hemen hemen tanınmaz haldeydi. Kaza ön koltuktaki kemerli yolcular için de ölümcül olmuştu zira araç hurda haldeydi. Şöförün burnu paramparça olmuştu sanki çünkü suratının her yeri kan içindeydi, burnundan boşalmış olmalıydı onca kan. Ve eğer burnundan kan akmışsa kaza olduğunda aniden ölmemişti, belki de dakikalarca bilinci açık şekilde orada kaldı, hareketsiz, sessiz. Arkadaşlarının halini görmüş müydü acaba ve onlardan ses duyamayınca ne hissetmişti? Atılan taklalar her yandan darbe alınmasına sebep olmuştu. Kan, kopmuş bir kol ve cansız bedenler. En üzücüsü ise hepsinin çok, çok genç olmasıydı. Telefonunu eline aldı, sesi titreyerek durumu merkeze bildirmeye çalıştı. Ambulans, ambulans lazım mıydı? Ve kaç kişi vardı, nefes alan, canlı olan var mıydı? İsmail kendini sıkarak da olsa iyice baktı aracın içine, yüksek sesle bağırdı, bilinci açık olan var mı diye? Ama görüntü karşısında midesi bulanmadan daha fazla duramadı. Midesi dayansa yüreği kaldırabilecek gibi değildi. Çoğunun yüzü bile tanınmayacak hale gelmişti ve hepsi, hepsi ölmüştü. Sağ çıkmaları imkansızdı. İsmail ambulans istedi yine de, belki bir umut, geri dönen olabilir diye…
***
Kaza tutanağı, aracın çekilmesi ve ölü bedenlerin parçalarının toplanıp kimliklerinin tespit edilmesi. Hiçbiri uzun işlemler değildi. Aracın plakasının bilinmesi de işlemleri kolaylaştırmıştı. Herkes uzaklaşmış, kaza mahali temizlenmişti. İsmail yol kenarında öylece yıpranmış ekinlere bakıyordu. İhbardan sonra oraya gelmiş amiri yanına yaklaştı, derin bir nefes aldı ve;
- Burada böyle kazalar oluyor maalesef.
dedi. Bir süre sessizlik oldu, birlikte baktılar öylece.
- Hepsi, hepsi çok gençti, neden…
Söylenecek hiçbir şey yoktu. Amiri İsmail’in ne kadar sarsıldığını görebiliyordu. Kendisi de alışkın olmasaydı, aynı İsmail gibi hissedecekti muhtemelen, ama gördükleri onun kalbini sertleştirebilmişti. İsmail yine kekeleyerek;
- Galiba tatile gidiyorlardı, arkadaşlarıyla hem de…
diyebildi. Oradan uzaklaşırken tek düşünebildiği, şimdi bu çocukların ailelerinin ne halde olduğuydu…
***
Ateş ilk önce Deniz’in ailesine düştü. Feryat çok uzaklardan bile duyulabilecek şiddette ve acıdaydı. Çocukların hepsinin ailesine haber verildi. Onca farklı insan, o kadar farklı aileler vardı, ancak acının, kederin tek bir dili vardı. Kelimelerin anlamlarını yitirdiği, zamanın ise yavaşladığı, hatta durduğu anlardı bunlar. Önce çığlıklar, feryatlar, sonra bitmek bilmeyen ağlama nöbetleri. Yaşanan şeyin tek izahı ölmekten beter olmaktı, ölmek o an onlar için bir kurtuluştu sadece. Halbuki onlardan ne çok şey bekleniyordu. Hepsinin ne kadar hayalleri vardı. Onlar evleneceklerdi, düğünlerinde dans edilecekti yorgunluktan ölene kadar. Sonra torunlar girecekti araya, aileler büyüyecekti. Zor olacaktı hayat belki, ama bir olup atlatacaklardı hepsini. En azından bir hayat olacaktı, şimdi ise başka bir dünyadaydı hepsi. Hem de en mutlu oldukları anda. Şimdi ise geride sadece acı bırakmışlardı, anlatılması imkânsız, çekilmesi mecburi bir acı. Öyle bir acıydı ki bu, asla unutulmayacak, sadece onunla yaşamaya alışılabilecekti. Onca hayal, onca ümit, o gurur duyulan hayatlar, artık sadece toprağı besleyebilecekti.
Cenazeleri gidip almak her ailenin en güçlüsüne kaldı. En zor görev en güçlüye, en dik durabilene…
Hastanenin morgunda şimdi 5 genç vardı, ve hepsi gelip alınmayı bekliyordu. Deniz’in ağabeyi oraya nasıl vardığını bile hatırlamıyordu, hiçbir şey düşünmemişti bütün yol boyunca. Sanki bitmişti her şey onun için, o ve ailesi için. Kendi de boş bir bedenden farksızdı, kardeşi gibi tıpkı. Ruhunu o haberi aldığı yerde bırakmıştı ve geri dönüp alamayacağını biliyordu. Bıraktığı yerde ruhunu bulamayacaktı belki ama zaman onun yaralarını bir nebze olsun iyileştirebilecekti. Sadece o içindeki kocaman boşluk, işte o haberi aldığında ruhundan kopup giden parça, onu asla geri getiremeyecekti…
Morgun kapısına doğru gittiğinde bile yürüyen bir ölüden farksızdı, biraz sonra göreceği manzarayı düşünmüyordu. Sessiz ve nemli koridorda yürüdükçe ağlayan diğer insanların seslerini duymaya başlamıştı. Onların kimler olabileceğini hemen tahmin etti, bunu bilmek için çok zeki olmaya gerek yoktu. Hiç tanımadığı onca insan, babalar, amcalar, dayılar veya kendi gibi ağabeylerdi her biri. Aynaya bakmamıştı ne zamandır ama onların gözünde kendi gözlerini görebiliyordu. Aynı şekilde onlar da ona doğru bakıyorlardı. Hepsinin gözleri kan çanağı olmuştu, suratlarındaki tüm kaslar kasılmaktan sertleşmişti artık, duygusuz, ruhsuz mimiksiz ve ifadesiz insanlar vardı sadece. Bir anlık sessizlik oldu kapının ağzına geldiğinde, içeride kendi kardeşi ve 4 yakın arkadaşının olduğunu çok iyi biliyordu. Yanındakiler de o ölen gençlerin aileleriydiler, önce kapıdan içeri girmeye niyetlendi, sonra yanındaki orta yaşlıca bir adama döndü. Göz göze geldikleri anda o dimdik adamlar bir anda ağlamaya başladılar ve sarıldılar. Sessizlik tamamen bozulmuştu artık, kimileri duvar diplerinde için için ağlıyor kimi birbirini teselli etmeye çalışıyordu.
Göremedikleri izleyicileri ise, ağlayamıyorlardı belki ama hala bu dünyadaydılar, işleri çoktan bitmiş olmasına rağmen anlamlandıramadıkları bir sebepten gidemiyorlardı. Onca insanı, onca kederi izleyebiliyorlardı sadece. Onlar bile çaresizdiler, onlar bile üzgündüler. Ara ara birbirlerine bakıyorlardı kaçamak da olsa, ama yine de o soğuk çekmecelerden, o bedenlerin alınıp götürülmesini izlemek zorunda kaldılar…
Cenazeler toprağa verilirken tam 5 ayrı yerde, bütün dünyaya yetecek kadar acı vardı. Bunun adı mutsuzluk değildi, keder değildi veya basit bir hüzün değildi. Bu saf, katışıksız acıydı, hissedilen duygunun tek adıydı. Hıçkırıklar kimi zaman çığlığa dönüşüyordu. Daha güçlü olanların, kendilerini kaybetmişlere destek olmaya çalışarak nafile bir çaba içine girdikleri, korkunç anlardı. O genç bedenlerin üzerlerini toprak kaplarken, belki bütün dünyanın duyduğu bir pişmanlık feryadı yükseldi;
“Elim kırılsaydı da, o anahtarı veremeseydim…”
***
Zaman onlar için fani insanlar için olduğundan daha farklıydı. Artık dayanamıyordu bu olanlara ve diğerlerinin de onunla aynı fikirde olduğunu hissediyordu. Cenaze başında ağlayan insanların hissettiği her duyguyu kendi içinde bir bütün ve toplam olarak hissetmek onun için bile çekilir türden değildi. Belki de ilk defa bu kadar büyüğüyle karşılaşıyordu. Gözlerini yumdu, diğer arkadaşlarını çağırdı. Diğer 4 arkadaşın yazıcıları ve koruyucuları da toplanmıştı şimdi etrafına bir halka olarak. Hepsi birbirine bakıyor, bazen gözlerini kaçırıyorlardı. Birbirlerinin ne düşündüklerini çok iyi biliyorlardı, ama bunu açıklayabilecek, itiraf edebilecek kadar cesur olan sadece biri olmuştu, onları bu buluşmaya çağıranla aynı.
Heyecanlı ama yine de kararlılıkla;
- Bir şeyler yapmak zorundayız.
dedi.
Ötekiler de bunu çok iyi biliyorlardı ama ellerinden pek az şey gelebiliyordu, bunun da farkındaydılar. Kimileri basit fikirler öne sürdü, üzgün aileleri teselli edebilirlerdi kolaylıkla, birisi iç huzuru vermeyi teklif etti. Bazıları da dengeyi sağlayacak kadar farklı yerlerden kazanım sağlamanın daha adil olacağını söyledi. Ama bunları söylerlerken bile aslında ne kadar formalite icabı konuştuklarının farkındaydılar. Bunların hiçbiri yaşanan onca acıyı unutturmayacak, sadece üzerini basit bir maskeyle örtecekti. Bütün o acı, kalıcı hasar verecekti hepsinin ruhlarında ve on yıllar geçmiş bile olsa bugünün üzerinden, her anımsayışlarında aynı tarifsiz kederi hissedeceklerdi.
Yine de tartışmalar gittikçe alevlendi, herkes kendi fikrinin daha doğru olduğunu savunuyordu. Sadece bir tanesi sessizce diğerlerini dinliyor ve düşünüyordu. Artık hiç biri diğerini duyamacak şekilde anlamsız bir çatışma yaşarken hiddetle bağırdı;
- Yeter! Hala burada olmamızın bir anlamı yok mu sizce? Hem bu saydıklarınızı yapmak bizim görevimiz bile değil. Söyleyin o zaman neden hala buradayız? Çoktan kaynağa dönmüş olmamız gerekirdi.
Tam anlamıyla bir ölüm sessizliği oluştu. Hepsi başını öne eğdi ve çoktan bildikleri ancak söyleyemediklerini duymanın verdiği utançla öyle kaldılar. İçlerinden biri;
- Ne demek istediğini biliyorum, fakat bu imkansız. Buradaki bu kadarımızın bile gücü yetmez, hem zaten böyle bir şeyin gerçekten yapılıp yapılamayacağını bile bilmiyoruz.
- Hayır böyle bir şeyi biliyorsak vardır, sadece ne zaman nasıl yapılmış olabileceğini bilemeyiz, zaten işin doğası da bu değil mi? Kuralları hepimiz biliyoruz…
Bir başkası ona cevap olarak;
- Elimizde somut bir plan olmadan çıkamayız biliyorsun.
- O zaman fazla vakit kaybetmeden düşünmeye başlamalıyız…
Gerçekten de hemen düşünmeye başladılar. Onca yaşananları, geçmişi. Kurallar basitti ancak bu kuralları ihlal etmeden yeni bir plan oluşturmak, kaderin çoktan örmüş olduğu onca ilmeği çözmek ve tekrar kendi istedikleri yerde bağlamak çok zordu. Zaman öyle teyp gibi ileri geri sarılıp, bozulmadan devam ettirilecek bir yapı değildi. Tüm evren söz konusuydu, tüm düzen, tüm işleyişi hesaba katmaları gerekliydi. Ancak onlar içinse zaman önemsizdi, fani zamanın çok ötesinde düşünebileceklerdi.
Bir kere en önemlisi yaptıkları plan adil olmalıydı. Herkes cezasını çekmeliydi, yapılmış bir hata hiçbir şey olmamış gibi geri alınamazdı. Bu diğer insanlara haksızlık olurdu. Yeni planlarında da suçun kaynağının dışında kimse zarar görmemeliydi. Ayrıca özgür irade de önemli bir engeldi çünkü buna O dahil hiçbir varlık karışamıyordu.
Düşündüler, tartıştılar, hesaplayıp öngörmeye çalıştılar. Ne zaman nerede bir tuğla çekmeye çalışsalar, ne zaman geri sarılı teypte ufacık bir değişiklik yapmaya kalksalar bütün sistem çöküyordu. Adaletsiz, başka bir tarafa hiç olmadık yere külfet yükleyen veya ödül veren bir planla asla başarılı olamazlardı.
Ama onca uğraşları, sonunda galiba gerçekten olmuştu. Biri çıkıp kendi fikrini anlatırken diğer hepsi onu dinledi, yapmaları gereken o küçücük müdahaleyi, bundan sonra olacakları ve hangi anda, tam o biricik eşsiz anda yapmaları gerektiğini anlattı. Diğerleri meraklı gözlerle birbirlerine bakıyorlardı, aradıkları galiba gerçekten buydu. O kadar geriye gidişe rağmen, o kadar ilmeğin çözülmüş olmasına rağmen o küçücük müdahale tüm evreni bozunmaya uğratmadan aynı akışkanlıkta devam ettirebiliyordu, üstüne üstlük tamamen adil bir şekilde dağılıyordu her şey. Geri kalan diğer tüm evren tekrar örülmeye devam edebilecekti, sadece hedefledikleri insanların hayatları, kökten değişmiş olacaktı…
Planları da hazır olduğuna göre yapmaları gereken son şey O’na çıkmaktı. Çünkü bu kadar büyük bir şeyi asla yapamazlardı, yetkileri de güçleri de yoktu buna. Sadece O yapabilirdi ve bu da kesin değildi zaten. Tek yapabilecekleri teklif etmekti, ve içlerinden biri, zamanı geri alıp yaşananları değiştirmek gibi radikal bir fikri ilk ortaya atan gitmeye razı oldu. Bu yaptığıyla da aslında büyük bir risk alıyordu, çünkü kolay değildi bunu yapmak.
Kararını almıştı bir kere, baştan bile buna razıydı, tüm o acının, kederin hiç yaşanmamış olabileceğini düşünmek, ona güç veren tek kaynaktı. İlk defa yapacaktı bunu ve kendini neyin beklediğini bilmiyordu. Gözlerini yumdu ve sadece aklından geçen şeye konsantre oldu. Sadece çok içten isterse olabilirdi, bunu çok iyi biliyordu. İçinden tekrarlıyordu aynı şeyleri, yumruklarını sıkmıştı ve göz kapakları sıkılmaktan acımıştı neredeyse ki, birden yükseldiğini hissetti. Çok hızla, şimdiye kadar hissettiği tüm hızlardan farklı bir hızla. Yavaşlayıp durduğunda nerede olduğunu tahmin edebiliyordu, dünyevi ışıklardan milyonlarca kat parlak bir ışık vardı sadece, gözleri kapalı olmasına karşın içini delip geçen bir ışık… O’nun da orada olduğunu hissedebiliyordu. İnsanlardan çok farklı olmasına rağmen burada onlar gibi olmuştu, aciz, korkak ve güvensiz, ama yine de müthiş huzurlu… İlk defa buraya geliyordu ve herkesin neden bu kadar çekindiğini şimdi daha iyi anlayabiliyordu, tir tir titriyordu, böyle bir şey imkansızdı belki ama, evet soğuk soğuk terliyordu aynı zamanda. Yine de konuşabilecek gücü içinde buldu ve kekeleyerek;
- Efendim…
diyebildi. Tam konuşmaya başlayacaktı ki sanki varlığının tüm zerrelerinin içinden gür bir ses yükseldi. Sesin kaynağını anlaması zor olmadı.
- Duaları sadece siz duymuyorsunuz.
Ses, sertleşerek sordu;
- Emin misiniz?
- Evet, evet tüm kalbimle…
Hiçbir şey göremiyordu, bütün hisleri körelmişti sanki, ancak bir anda ayaklarının altında müthiş güçlü bir anaforun onu hızla çekmeye başladığını hissetti. Geldiğinden bile daha yüksek bir hızla dibe çekiliyordu. Acaba bu planlarının işe yaramadığını mı gösteriyordu, acaba nerede hata yapmışlardı, neden kabul edilmemişti? Hızla kendi belirsiz geleceğine doğru gidiyordu, bilinmezliğe doğru gömülüyordu, ilk defa bu kadar çaresizdi ve tamamen insanlar için yapıyordu bunu. Kendini ilk defa, basit fani insanlar için tehlikeye atmıştı. Buna değip değmediklerini bile bilmeden…
***
Deniz annesiyle dışarıdaydı. Haftasonu kalabalığını oldu olası hiç sevmemişti zaten. Ama sınavlarından önceki son gelişiydi bu, belki bir ay boyunca İstanbul’da kalacaktı ve annesi rica edince onu kırmak istemedi. Hem onun için de değişiklik iyi olabilirdi. Annesi de onun sıkıldığını bildiğinden bu sefer fazla oyalanmadı, yolda gördükleri garip tiplerle dalga geçe geçe yürüyorlardı, arabaya binip evlerine döneceklerdi…
***
Sert toprağı hissetti, bütün o anafor ve sis kaybolmuştu. Etraf yavaş yavaş berraklaşmaya başlıyordu, gözlerini açmaya korktu bir süre. Ama sonunda ışık kaynağının güneş olduğunu fark etti. Ayağa kalkıp etrafına bakınmaya başlayınca anladı, tam o anda, olmak istediği yerdeydi. Ve diğerleri, onlar da oradaydı, hepsi bıraktığı gibiydi ve işlerini bitirmek için bir aradalardı. Onlar da birbirlerine inanmayan gözlerle baktılar ve gerçekten başarmak üzere olduklarını fark ettiler. İşte birazdan hesapladıkları gibi beyaz bir araç viraja yaklaşacaktı ve onların hamle sırası geliyordu. Umutla beklerlerken araç yolun başında gözüktü. Birbirlerine son kez baktılar, şimdiye kadar yaptıkları en iyi şey için kutluyorlardı sanki birbirlerini. Tam anlamıyla bir suskunluk vardı, bu anın büyüsünü bozmanın bir anlamı yoktu. Artık söylenecek sözün kalmadığı yerdeydiler, her şey çok açık ve netti. Amaçlarını tamamlayacaklardı ve bunu kendi gözleriyle göreceklerdi. Araç virajın tam o noktasına geldiğinde, o küçücük etkiyi yaptılar. Bir tekerin, yarın tur daha fazla dönmesi yetti. Yavaş yavaş izliyorlardı olanları, olay örgüsü tam bekledikleri gibi gelişiyordu bile. Devamı da öngördükleri gibi olacaktı, bunun verdiği güvenle korkmuyorlardı bile artık. Bulundukları yer bir anda karışmış da olsa onlar kendi geleceklerini biliyorlardı ve böyle olmasını istemişlerdi. Kendileri karar vermişti, bilerek ve isteyerek yapmışlardı bunu.
Yavaş yavaş hepsi silikleşmeye başladı. Son kez görebildikleri şeylere baktılar, birbirlerini hissettiler. Tam anlamıyla kendi gözleri için bile kaybolmadan önce başını öne eğdi, ve diğerlerine teşekkür edebildi sadece… Yaptıkları şeyin büyüklüğü onların sonu olmuştu, tek seçenek buydu. Hepsi kaynağa geri döndüler…
***
Cumartesi günü nöbeti her zaman kötü olurdu, ama bir önceki gün tayin olduğunun haberini almış olan memur İsmail için daha sıkıcıydı şimdi. Hem de şehir merkezinde çalışırken bu sefer karayolları’na çıkmıştı tayini, aldığı maaş daha fazla olacaktı belki ama yine de daha ağır bir işti, hem Eskişehir’i de sevmişti, kendi memleketi olmamasına rağmen. Yine de üzülmeyi anlamsız buldu, Uşak’ta da yaşamını sürdürebilirdi nasıl olsa…
İhbar üzerine hemen mesai arkadaşıyla birlikte olay yerine gittiler. Beyaz bir araç çok kötü kaza yapmıştı, aracın durumu kötü gözüküyordu. Belli ki virajı alamayıp duvara çarpmıştı. Araçtan biraz uzakta iki kişi gördü, ikisinin de bilinci açıktı, ölümlü bir kaza olmamıştı Allahtan. Hem başka zarar gören de yok gibiydi, araba doğrudan duvara çarpmıştı. Hemen indi ve daha 20’li yaşlarında olduğunu sandığı çocuğun yanına gitti, iyi olup olmadığını sordu. Çocuk iyiydi, fakat annesi acı içinde kolunu tutuyordu, gidip ona baktı, büyük ihtimalle bir kırık vardı, ama onun dışında iyi gözüküyordu. Hemen sonra da ambulans geldi zaten, kadını bindirip diğer işlemler için çocuğun yanına gitti.
- Adın ne?
diye sordu. Çocuk;
- Deniz, adım Deniz.
diyebildi. Belli ki çok korkmuştu, ayrıca hala burnu kanıyordu, çok fazla kanıyordu hem de. İsmail ona da hastaneye gitmeyi teklif etti ama Deniz ısrar etti, “benim burnum kanar böyle” dedi.
İsmail Deniz’i de alıp karakola doğru giderken kaza yapan araca baktı, pek iflah olacak gibi gözükmüyordu. Büyük ihtimalle hurdaya çıkardı. Deniz’e döndü;
- Büyük geçmiş olsun, kaza kötü olmuş.
dedi. Deniz olayın şokuyla cevap dahi veremedi, sadece dışarı bakabiliyordu. İsmail onu anlayabiliyordu, derin bir nefes aldı ve önüne döndü, ona doğru sakin bir ses tonuyla;
- Şimdi böyle düşünmen çok zor biliyorum, ama boşver, annen de iyi olacağa benziyor, ikinize de bir şey olmamış, bunun için dua et…
***
Yaz sıcaklarının uzatmaları oynadığı bir eylül sabahıydı. Deniz erken kalkıyordu artık, annesinin kolunu ovması, ona gerekli egzersizleri yaptırması gerekiyordu. Uykulu gözlerle salona geldiğinde annesini yüzünde kocaman bir sırıtma ile gördü. Hemen yanına gitti, annesi kazadan beri hiç oynatamadığı bileğini sonunda kullanabiliyordu. Bir anda gözleri doldu ve annesine sarıldı. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Aylardır çektiği onca sıkıntı sonunda yavaş yavaş bitiyordu. Geri çekildi ve tekrar baktı, görmek için o kadar zamandır dua ettiği görüntüye…
Mehmet’in telefonunu çalmaya başladı. Eskişehir’de kuru, yakıcı bir sıcak vardı ve öğlen saatiydi. Ekrana bile bakmadan açtı, Deniz heyecanla, “annemin bileği iyileşmeye başladı” dedi…
Eserlerimiz
1 yorum:
:/
Yorum Gönder